Cumartesi, Eylül 30, 2006

Niçin bazı noktalama işaretlerinden sonra boşluk bırakılmalıdır ?

Şahin Tekgündüz, çeşitli alanlardaki dünya görüşü ve titizliği ile, sevdiğim, saydığım bir kişi. Titizliğinin belki de en güzel örneği, Türkçe için gösterdiği özen.

Şahin çok haklı olarak 'Haluk Mesci'yi örnek almayın sakın, o kurallara uymuyor, üstelik söz de dinlemiyor' dese bile, bazı noktalama işaretlerinden sonra niçin boşluk bırakılması gerektiğine inancımı, bu yazıyla açıklayacağım. (Derdim Şahin'i ikna etmek değil : Edemeyebilirim, edemem. Onun da doğru bulduğu geçerli kuralları birilerinin çıkıp değiştireceğine de inanmıyorum. Ama, genç arkadaşlara 'kurallara uyun' derken, kendim niçin bazı kuralları çiğnediğimi açıklama hakkım olduğunu düşünüyorum.)

Nokta, kısa, kesin bir bitiş.
Bitirdiği cümleye, o cümlenin son sözcüğüne, işte bu kısa ve kesin bitiş ruhuyla cup diye yapışmalı. Yapıştırılıyor da.

Virgül, nokta gibi kesin bir bitiriş tanımlamıyor, ama bir bakıma onun gibi : Geçici olarak biten yani bir sonraki cümleye kadar aralık verilen cümlenin sonunda. Bu nedenle, nokta gibi, sonuna gelidği cümlenin son sözcüğüne yapışıyor.

Oysa soru işareti, aynen soru durumunda ayrı yazdığımız mi, mı, mu ve çekimleri gibi, cümlenin sonunda, o ayrılmayı gerektiren sesi hissettirecek veya işaretleyecek biçimde, ayrı yazılmalı.

Değil mi ? Şahin ?

(Bitişik yazdığımızda, Şahin? gibi örneğin, hem o soru sesi ve biçimi ortaya çıkmıyor, hem sakil bir tipografik bütün oluşuyor. ? imi Şahin sözcüğünün ayrılmaz bir parçası gibi duruyor. Şahin’in babası ona ‘Şahin?’ adını verseydi ne olurduysa o olmuş gibi oluyor.)

Ünlem için benzeri bir durum var ki, artık uzun uzadıya yazmayayım !

En can alıcı bölümü ifade etmeye çalıştım, noktalı virgül ve iki nokta üst üsteyi çıkarmanız zor değil sanırım.

İşte böyle ! Anlatabildim mi acaba ?

'İlginç deneme yapabilir miyiz ?' açıklaması.

Efendim, dün akşam belli bir saate, Şahin Tekgündüz Ortak Deftere bir yazı koydu. Tamam, yazının kamuya açık hale geldiği ile onun gönderdiği saat arasında noktası virgülüne örtüşme olmayabilirdi ama, Şahin belki de o sıralarda online olmalıydı. Hızla bir yazı (not) da ben koyup, başta Şahin olmak üzere, online olanlarımızı messenger üzerinden buluşturup, frenkçesiyle söylersek Ortak Defter Online (ODO oluyor hehehe) yapmak gibi bir hayale kapıldım.

Ve, (alın size bir kural yıkımı daha sayın Tekgündüz ! Bazı noktalama işaretlerine ilişkin kuralları gerçekten gözden geçirmeliyiz,) şu saate kadar okuyanlar şu msn messenger adresinde buluşup sohbet edelim, sonra kaldıracağım bu notu dedim. Nitekim, 3 yazar 3 müşteri temsilcisi toplam 6 (altı) kişi, ve bunların büyük bölümü birbiriyle ilk kez orada tanışıyordu, uzunca bir zaman güzel sohbet ettik... Bendeniz de notu şimdi bildiğiniz haline getirdim, Ortak Defterde bıraktım. Olay budur.

Daha önce, Ortak Defter yazarlarının buluştuğu bir akşam yemeği yapmıştık. Şahin Tekgündüz'ün ünlü ve kışkırtıcı balık bilmecesinin çözümünü öğrenmiş, Save as Draft adlı caz grubunun dünya çapındaki mekanına davet edilmiştik. Online sohbette de hiç fena olmayan bir kısa beraberlik gerçekleşince, durup şu soruyu sormak belki yanlış olmaz :

Birlik, beraberlik, dayanışma, paylaşma ve insanın bazı değerlere inancını ayakta tutan diğer ortak yanlar için, belirli zamanlarda buluşmak iyi olmaz mı ?

Bunun çatısı bile tarif edilebilir. Ortak Değerler yazılabilir. Uzmanlık alanı ne olursa olsun, bu ortak değerler çevresinde güç birliği yapılabilir.

Zaman zaman, msn messenger üzerinden bile olsa, orada bizler gibi birilerinin bulunduğunu duymak için buluşsak kötü mü olur ?

: )

Benzer logolar...

Prodüksiyon çıkmazı...

Bir fikir üzerinde çalışırken, prodüksiyonda müşterinin
harcayabileceği en az parayı düşünerek çalışmak ne kadar doğrudur?


Ya da şöyle sorayım:

Sizler prodüksiyonu nasıl düşünerek çalışıyorsunuz?

F klavye hakkında

Ünlü Şampiyon Daktilo'nun web sitesinden (yazı copyright ama bizim blog için o kadar geçerli bir bilgi ki, kendilerinden özür dileyerek buraya aynen alıyorum !) :


Bilgisayar Klâvyelerinde Gerçek

Gelecek yıllarda okuma yazma bilen her insanın zorunlu gereksinimi haline gelerek daktiloların da yerini alacağı kesin olan bilgisayarlar, ülkemizde genellikle ilkel yöntemlerle kullanılmakta; onparmakla, klâvyeye bakmadan yazma ve kullanma yönteminin yaygınlaşmaması nedeniyle, özellikle yazı işlerindeki zaman ve emek israfı büyük oranlarda bulunmaktadır.

8-10 sayfalık bir raporun 1-2 parmakla bilinçsiz olarak yazılması ile onparmakla klâvyeye bakmadan yazılması arasında 4-5 katı bulan verim farkı genellikle gözardı edilmekte ve düşünülmemekte, hattâ bilinmemektedir.

Ülkemizde bilgisayarların bilinçsiz kullanılmasının ve onparmakla kullanım yönteminin yaygınlaşmamasının baş etkeni, bilgisayarlarda Türk dilinin özelliklerine ve Türk Standardına uymayan klâvyelerin sorumsuzca yayılması; bunun da nedeni, bilinçsizlik ve kuralların uygulanmamasıdır. Gümrük kanunları; sadece mekanik, elektrikli ve elektronik daktilo klâvyelerinin değil, her türlü alfanümerik klâvyelerin de Standart Türk Kodu’na uymasını zorunlu kıldığı halde, bilgisayar klâvyeleri bu hükümden muafmış gibi (yorum hatalarıyla) mevzuat ihlâl edilmektedir.

Türk dilinin özelliklerine göre onparmakla-bakmadan klâvye kullanma yöntemi için çok verimli bir Standart Türk Klâvyesi 1955 yılından beri resmen varolduğu halde, İngiliz dili için 130 yıl önce (Onparmak yönteminin bilinmediği çağlarda) belirlenen (ve Türkçedeki binlerce sözcüğün yazılmasına olanak vermeyen) “Amerikan Standard Code for Information Interchange (ASCII)” klâvyeyi Dünya standardı zanneden ve buna eklenen, Türkçeye has 7 harfin, en kullanışsız yerlere bilinçsizce yerleştirilmesiyle oluşturulmuş klâvyeyi de “Q Türkçe” standardı olarak kabullenen kullanıcıların bu hususta bilinçsiz oluşları, bilgisayar kullanımındaki verimsizliğin en büyük etkeni olmaktadır.
Klâvyelerin oluşturulmasında bir Dünya standardı yoktur ve değişik dilleri konuşan toplumların ses, hece ve harf ayrıcalıkları varoldukça Dünyanın tek bir standardı olamaz da. Örneğin, Türkçedeki “ç, ğ, ı, İ, ö, ş, ü” harfleri, başta İngilizce olmak üzere birçok dillerin alfabelerinde yoktur. Cyril ve Arap abeceleri, Çin ve Japon harfleri ise bambaşka karakterlerdir. Bunları Dünya standardı olarak birleştirmek bugün için hiç düşünülemediği gibi, değişik dillerdeki seslerinin ve harflerinin çoğunun aynı olduğu Lâtin alfabesini müştereken kullanan İngiliz, Fransız ve Alman klâvyelerinde de ”é, è, ê, ç, ö, ü, β” gibi ayrıcalıklar için bu ülkelerde kendi dillerinin özelliklerine göre düzenlenmiş farklı klâv­yeler kullanılmaktadır. Özet olarak klâvyelerde tek bir Dünya standardı yoktur ve olması gerekmemektedir.

Ülkemizde 1950’li yıllarda klâvyeyi Türk dili özelliklerine uygun olarak Bilimsel Yöntemlerle Standartlaştırma çalışmaları, yapıcı bir ruhla (1928’de Atatürk’ün yaptığı harf devriminin bilimsel yönü örnek alınarak) geliştirilmiş ve Türkçedeki harflerin kullanılma oranları, sesli-sessiz ilişkileri, hece ve sözcük yapıları, eklentilerin uyum kurallarıyla, parmakların kuvvet, yetenek ve işlekliklerine göre en verimli çalışabilecekleri yerlere harflerin yerleştirildiği, üzerinde çalışanların Dünya şampiyonu bile olabilecekleri (oldukları), rekorlar kırabilecekleri (kırdıkları) Standart Türk Klâvyesi, 20 Ekim 1955 tarihinde, önce “Bakanlıklararası Standardizasyon Komitesi” tarafından, sonra “Devlet Malzeme Ofisi” ve “Türk Standardları Enstitüsü” tarafından resmen kabul edilmiş; bu arada Gümrükler Kanununa da standarda uymayan klâvyelerin ithalini yasaklayan madde eklenmiş; daha sonra ülkeye bilgisayar ithalâtının başlamasıyla da, sadece mekanik, elektrikli ve elektronik daktilolar için değil, bilgisayarlar için de “TS 2117 – UDK 681.6.065” kodu ve “İki Elle Kullanılan Alfanümerik Klâvyelerin Temel Düzeni” başlığı ile (bugün “F Türkçe” diye bilinen klâvye olarak) tescil edilmiş bulunmaktadır. Fakat bu hükümlerin bilgisayar klâvyeleri için de uygulanması genellikle ihmal edilmektedir.

Dünyanın en çok konuşulan dili İngilizce olduğu için bilgisayar satışlarında da başta gelen İngiliz klâvyesi, Amerikan ve İngiliz firmalarının bile; gerek donanım, gerekse yazılım bakımından ürettikleri tek klâvye değildir. Üretici firmalar, dil ayrıcalıklarını gözönüne alarak, istenen her türde klâvye ile donanım ve yazılımlar üretip satmaktadırlar; yeter ki ithalâtçı, yerli üretici ve kullanıcı, klâvye konusunda bilinçli olsun ve kendi dilinin klâvyesini istesin. (Satıcı firmaların ürettikleri çeşitli klâvyeler arasında Standart Türk Klâvyesi, Microsoft firmasının DOS yazılımlarının klâvye dizini içinde TS5881 kod “F440” standardı ile; Windows işletim sistemlerinde de aynı kodda mevcut “F Türkçe” için sadece “Shift Alt” tuşlarına aynı anda basmakla kullanıma hazır bulunmakta; Apple firmasının ise, “MAC İşletim Sistemi” içinde hem yazılım hem de donanım olarak tamamı Türk Standardları Enstitüsü Klâvyesine uyumlu ve kullanıma hazır bulunmakta; Elektronik posta işlemlerinde ise kod tabloları “ISO 8859 table 9” kod’a ayarlanarak –karşı taraf da bilinçli ise- iletişim hiçbir sorun olmadan sağlanabilmektedir.)

KAYNAK : DEVLET PLANLAMA TEŞKİLATI ÖZEL İHTİSAS KOMİSYONU RAPORU (KLÂVYE BÖLÜMÜ)
SEKİZİNCİ 5 YILLIK KALKINMA PLÂNI: 2001-2005

Uluslararası Bilgi İşlem Federasyonu Şampiyon Bilgisayar Kursları Fair Play Kariyer Dalı Büyük Ödülü

Copyright © 2003 İhsan Yener Şampiyon Bilgisayar Kursları.Tüm Hakları Saklıdır.

Gel!

Gelsene
Gel
İşte İstanbul'dayım
İstanbul'dasın
Yoksun
Yokum


03 /08 / 06

Cuma, Eylül 29, 2006

İlginç bir deneme yapabilir miyiz ?

Aşağdaki notu, söz verdiğim saatten de yaklaşık yarım saat sonra, kaldırmak yerine, belge olarak kalsın diye adresi değiştirip bıraktım.

Çağrı sonrasında bir grup insan gayet hoş yazıştık. Kimler olduğunu yazmayacağm. Çatlayın, patlayın !

- - - - - - - - - - - - - - -


Bu notu yazdığım sırada saat 21.18...

Her kim bağlı (online) ve örneğin msn messenger'da bağlı ise, bu mesajı alır almaz [burayı sildim işte !] adresli kullanıcıyı ekleyip kendilerini belli edebilirler mi ? Örneğin Şahin Tekgündüz...

Bu notu bir saat sonra kaldıracağım.

Bana böyle bir mail geldi...

Noktasına, virgülüne dokunmadan, sizinle paylaşıyorum!



Merhaba,

Çok enteresan bir konuda size yazmak istedim...

Sormak isterim... Bir emekçi ajansından ayrılırsa ama
yaptığı iş yayınlanmaya devam ederse ismi künyeden
atılmalı mıdır? Bu ne kadar etik bir davranıştır? Peki
yine bir reklam emekçisinin ayrılmadan önce yaptığı iş
çeşitli yarışmalara gönderildiğinde ismini künyeden
çıkarmak ne kadar etik bir davranıştır?
Olmaz öyle şey diyebiliriz. Öyle bir oluyor ki... ismi
künyeden çıkarmakla kalmıyor, yerine başka isimler
bile yazılabiliyor.

İşte taptaze bir örnek. Üstelik ülkemizin güzide
reklam ajanslarından TBWA İstanbul tarafından yapılmış
bir emeğe saygısızlık hikayesi. TBWA İstanbul'a büyük
emek vermiş Derya Tambay'ın ismi o ajanstan ayrılmadan
önce yarışmaya gönderilen işlerde var, o ayrıldıktan
sonra yerine gelen kişinin ismi künyeye
yerleştirilmiş. Son derece üzücü, son derece acı,
yapılan işin patron gözünde hiçbir kıymetinin
olmadığını gösteren bir durum. Bir iç burkucu durum da
yeni kreatif direktörün işle hiç ilgisi olmadığı halde
künyeye kendi ismini yazılmasını kabul etmiş olması.
Sani o daha da acı. Buyrun efendim inceleyin... İşte
iki farklı yarışmaya gönderilen işin ikisinin de
künyesi arasındaki farka siz de bir göz atın.

http://www.goldendrum.com/en/showcase/entry/16832/details.html

http://www.newyorkfestivals.com/main.taf?erube_fh=nyf&nyf.submit.WinnerDetail=true&nyf.WinnerItemID=290701

Sevgiler,
Meral

BURadaDUR

Aşağıda Radikal Gazetesi'nin bugünkü internet sayfasından alınmış bir haber var. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın ya da Valilliklerin bu sloganları kimlere çalıştırdığını merak ediyorum açıkçası. Aslında olumlu da bir adım... Neyse lafı uzatmadan haberin alıntısını yapayım:

Hey yolcu 'BURadaDUR'
29/09/2006 RADİKAL

AA - BURADADUR - Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın her ilin anımsanabileceği söz ya da deyimlerle anılmasına ilişkin genelgesinin ardından, Burdur'un bundan böyle 'BURadaDUR' sloganıyla tanıtılması kararlaştırıldı.

Vali Rasih Özbek başkanlığında dün yapılan toplantıda, kenti bir cümle ya da kelimeyle anlatacak sözler tartışıldı. Vali Özbek, "Kültür Bakanlığımızdan dün bir yazı aldık. Bu yazıda illerin, söylendiği zaman hemen anımsanabileceği bazı sözcükler ve deyimler bulunması öneriliyor" dedi. Daha sonra toplantıya katılanlar tarafından önerilen 45 slogan ve deyim beşe indirildi. 'BURadaDur', 'Teke Yöresinin Kalbi', 'Cennet BURadaDUR', 'Sazın sözün coştuğu, gurbetçinin buluştuğu yer' ve 'Gurbetçilerin Kışlası' tanımlarından Özbek'in önerdiği 'BURadaDUR' sloganı, toplantıdaki 33 kişiden 22'sinin oyuyla kabul edildi.


NOT: Haberdeki AA - BURadaDUR detayı çok hoşuma gitti. :)

Ortak Defter için kampanya zamanı...

Ankara, Bursa ve İzmir (kentler alfabetik sırayla yazılmıştır) merkezli arkadaşlarımız acaba kendi çevrelerinden reklam yazarlarını buraya davet etmezler mi ?

Nostaljik köşe yazıları...





12 Eylül 1980 tarihli gazetenin manşeti:

Ordu yönetime el koydu

Ancak darbe saat 04:00'da duyurulduğundan gazetenin iç sayfaları her zamanki gibi. Aşağıdaki yazıyı noktalama işaretlerine, ayrı ve bitişik yazılmalarına dokunmadan aktarıyorum. Keyifli okumalar.





İnsanı
zıvanadan
çıkarırlar


ZIVANADAN çıkarmak, diye bir deyim vardır dilimizde…
Birisine kızınca, karşımızdaki abuk, sabuk, ipe sapa gelmez işler edinince tepemiz atar “Bana bak, beni zıvanadan çıkarma” diye öfkeleniriz.
Aslında Türkçe deyimi çok olan bir dildir; şu yukarıdaki cümlede bile bakın kaç deyim kullandık. Abuk sabuk, dedik, ipe sapa gelmez, dedik, tepemiz atar, dedik.
Bir zıvanadan çıkarmayı anlatmak için kaç deyimi bir arada kullandık.
Bir de Ertuğrul Saraçbaşı ile İbrahim Minnetoğlu’nun yeni yayınladıkları “Türkçe Deyimler Sözlüğü” nü bir karıştırsanız, ne yakası açılmadık deyimler bulursunuz; hem de örnekleriyle, kimler tarafından nasıl kullanıldığına kadar…
Mesela “Zıvanadan çıkmak” deyimini Sait Faik bakın nasıl kullanmış:
“İnsan belli olmaz birader! Para da bizi zıvanadan çıkarabilir”.
Sizin anlayacağınız Sait Faik paranın da insanı, baştan çıkarıp deliye çevireceğini söylemek istemiş.
Doğrudur!
Ama memleketimizdeki insanların çoğu ne paradan, ne de parasızlıktan zıvanadan çıkıyor.
Bir tarafta geçim derdi, bir tarafta can derdi, ev kirası, elektrik kısıntısı, su kesintisi, bir taraftan akıl almaz dangalaklıklar.
Zıvanadan çıkmayıp, ne yapacaksın!

BAKIN şu işe.
Recep Sevinç Vural, işi gereği, her akşam saat 17:45’te Kabataş’tan kalkan Yalova vapuruna yetişmesi gerek. İskeleye ancak vapurun kalkmasına on, onbeş dakika kala gelebiliyor, gişelerin önü ana, baba günü. Çok kere vapuru kaçırmayayım diye, biletalmadan içeri girip cezalı ödüyor. Vapuru kaçırırsa iki saat daha beklemesi gerek. En iyisi abonman karnesi almak. Parayı peşin öder, gişe önünde kuyruğa girmekten ya da vapur kaçtı kaçacak diye heyecan çekmekten kurtulur.
Gişe memuruna gidip abonman bileti olup olmadığını sorar. Vardır, 600 liraya satılmaktadır. Memur kendisine 10 yapraklı bir karne uzatır, 600 lirayı alır. Vapura biner, Yalova’ya gider, dönüşte yine aynı bileti kullanacaktır. Vapurdaki kontrol memuru bilete bakar:

- Bu bilet geçmez!
- Niye geçmez!
- Bu biletle ancak adalara gidilebilir, Yalova’ya değil.
- Bakın biletin arkasında ne yazıyor: Bu karne yalnız Sirkeci Rıhtım – Kabataş’tan, Moda – Bostancı – Adalar – Yalova arasında geçerlidir, diyor. Niçin geçmesin? Kabataş İskelesinden aldım.
- Olmaz, geçmez!
- Niye geçmez, niçin geçmez? Geçmez demek kolay!
Tartışma uzar, sonunda memur lütfedip insafa gelir:
- Bu seferlik kabul ediyorum, ama bir daha kabul etmem.


RECEP Sevinç Vural, Kabataş’a gelince doğru İskele başmemuruna koşar:
- Bu abonman karnesini sizin gişeden aldım, fakat vapurdaki kontrol memuru geçmez dedi, dedi.
Başmemur karneyi eline alır, bakar, inceler, sanki ilk defa böyle bir şey görmektedir:
- Evet, bu karne geçmez!
- Efendim nasıl geçmez? Eğer geçmezse niçin satıyorsunuz? Buyurun gişe memurunuza gidip soralım. Geçmeyen bileti bana niçin bana satmış?
Baş memur, gişeye kadar gitmeye pek istekli değildir. Ama israr üzerine kerhen yerinden kalkıp, gişeye gelir. Gişe memuru karneye bakar, numarasını kontrol eder:
- Evet, bunu ben sattım!
Baş memur kızar:
- Bu karne geçmez, niye sattın?
- Falan bey sat, dedi, ben de sattım.
- Falan bey kim oluyor da, sana sat diyor… O bir şey bilmez!
- Bilmez olur mu sat dedi, ben de sattım. Hem çok sattım.
- Nasıl satarsın?
- Sattım işte!
- Satarsın, satamazsın… tartışma uzar gider.

Recep Sevinç Vural sonunda dayanamaz:

- Memur beyler, anlaşıldı bu iş uzayacak, ben vazgeçtim, alın karneyi, verin paramı!
Memurlar birden tartışmayı kesip, tek cephe halinde yolcuya karşı birleşirler:
- Olmaaaaaaazzzz! Satılan bilet geri alınmaz!

Hoppala!
Hani çocuk hırsızı yakalamış babasına bağırmış:

- Baba bir hırsız yakaladım!
- Tut getir!
- Gelmiyor!
- Bırak gitsin!
- Gitmiyor!
Tıpkı onun gibi…
Hem bu biletle vapura binemezsin, hem de sattığım bu bileti ben geri almam!

VAR mıdır bunun izahı!
Ne güzel deyimmiş değil mi zıvanadan çıkmak…
İşte insan böyle zıvanadan çıkar.
Sait Faik, para da bizi zıvanadan çıkarabilir, desin.
Ruhun şadolsun Sait Faik, paraya ne hacet, bu memlekette insanı bila bedel, bedava zıvanadan çıkarırlar.
Paranın lafı mı olur!



Perşembe, Eylül 28, 2006

türkçemi? oda ne?

Uzun zamandır kafamı kurcalayan, canımı sıkan bir konuydu. Bugün ajansta metinlerini elden geçirmem için elime tutuşturulan bir katalog ateşledi fitili. Kendimi serzenişte bulunurken bulunca anladım yazmam gerektiğini. Endüstride bulunan herkesin bildiği bir şeyden bahsedeceğim, yeni bir konu değil.

Önce katalogdan bahsedeyim. Genç olmasına rağmen sektörce adı bilinen bir ajansta çalışıyorum. Ama bugün bana emanet edilen işi görünce en yalın ifadeyle nutkum tutuldu. 16 sayfalık ve çoğu görsellerle dolu bir kitapçık. Üşenmedim saydım, o kısacık metinlerde 50’den fazla yazım hatası var. Kocaman başlıklarda yanlış yazılan kelimeler. İfadelerdeki anlam bozukluklarını, cümle düşüklüklerini saymıyorum bile. İmla hatası yapmak biz yazarların en doğal hakkı. Kimi zaman hata gibi görünen yaklaşımlarda yaratıyoruz en vurucu esprilerimizi. Ama elimdeki metin gerçek bir Türkçe katliamıydı. Sorumlusu da yakın zamanda ajans çatısı altına alınan bir reklam yazarıydı, yüksek ihtimalle bir yazar adayı. Hatta bu örnek için aday adayı demek bile yetersiz. İşte zurnanın zırt dediği yer de burası zaten.

Varmak istediğim noktaya gelecek olursak. Bu sektörün emekçileri olarak hemen hemen hepimiz ciddi anlamda çömezlik dönemlerinden geçtik ve geçiyoruz. Hayal gücümüzü dizginlemeyi, Türkçe’nin dilinden anlayıp, onu kuşanabilmeyi öğreniyoruz. Bir ömür boyu sona ermeyecek olan bir süreç bu. Hiçbirimiz birer dil uzmanı olarak girmiyoruz bu işe, zamanla gelişiyor yetenekler. Ama bu kadar da olmaz, olamaz. Olmamalı da. Bizim işimiz yazmak, okutmak üzerine kurulu. Zayıf bir Türkçe’yle ve sokak ağzıyla “ben çok yaratıcıyım” diye ajans kapılarını tırmalayan zihniyete mi kızmalıyım yoksa sırf ucuz, hatta bedava işgücü diye onlara iş emanet eden ajans yöneticilerine mi bilmiyorum. Bu blogda gezinenlerin az çok görmüş geçirmiş kişiler olduğunu biliyorum ama yüksek müsaadenizle, haddimi aşarak ufak bir nutuk çekmek istiyorum.

Arkadaşlar. Eğitiminiz ne olursa olsun, reklamcılık sektöründe şansınız denemek elbette hepinizin hakkı. İşletme eğitimi almış ama yolunu bu yönde çizmeye karar vermiş, daha yolun çok başında bir reklam yazarı olarak ahkam kesmek bana düşmez ama birçoğunuzla yaşıt ve hatta daha küçük olduğumu düşünerek aynı dilden konuşabileceğimizi düşünüyorum. Çevreme ve arkadaşlarıma bakıyorum da, özellikle iletişim fakültelerinden mezun olan 100 kişiden 110’u reklam yazarı olma hevesiyle yanıp tutuşuyor. Dışarıdan harikalar diyarı gibi görünen bu mesleğin, sizi bir haftada caydırabilecek çalışma koşullarından bahsetmeyeceğim bile. Bir şekilde sektöre adım atabilirseniz ne demek istediğimi zaten anlayacaksınız. Çevreniz sizi çok yaratıcı birisi olarak görüyor olabilir. Siz de kendinizi. İçinizde gerçek bir cevher bile yatıyor olabilir. Ama arkadaşlar şunu unutmayın ki, bu mesleğin adı “yazarlık”. Yazmanız gerekiyor sevgili dostlar, yazmanız. İşin daha da zorlayıcı kısmı bu yazdıklarınızla insanları ikna etmeniz gerekiyor. Elbette önce kendinizi ikna etmelisiniz ama bu yeterli değil.

Haluk Mesci’nin, farkında mısınız bilemiyorum ama büyük bir kıyak yaparak sektörle ilgili soruları cevapladığı “derdimvar” blogundaki bazı yazışmaları hayretten ağzım bir karış açık okuyorum. Ne kadar da yaratıcı olduklarını ama kendilerine fırsat verilmediğini berbat bir Türkçe’yle ifade etmeye çalışarak ego tatmini yapanlardan tutun da, iki cümleyi bir araya getirememesine rağmen stajyerlik yapmaya ihtiyacı olmadığını çünkü gerçek bir yaratıcı olduğunu belirten ve sektöre nasıl adım atması gerektiği konusunda akıl danışanlara kadar her cins insan mevcut. Cin olmadan adam çarpmaya yelteniyorlar. Bir şekilde sektöre girebildikleri zaman da çoğunluğu işin başında vazgeçmek zorunda kalıyor. Geriye de düzeltilmek zorunda kalan işler ve en önemlisi üç aylık reklamcılık kariyerine sahip insanların bolluğu yüzünden düşük ücretlerle kendini ispatlamak için yıllarca, olmadık koşullarda çalışmaya mahkum reklamcı adayları kalıyor. Kendi deneyimlerime ve etrafımda gördüklerime dayanarak söylüyorum; süzgeçten dökülenler başka alanlarda yoluna devam ediyor ama içeride kalanlar yıllarca sallanmaktan ciddi anlamda yıpranıyor. Uzun lafın kısası, bu işe adım atmadan önce kendinizi inceden inceye ölçüp biçin. Altyapınızın yeterli olup olmadığını iyice sorgulayın. Çünkü bu sektörde bir yerlere gelebilmek ciddi anlamda birikim, emek ve sabır gerektiriyor. Öbür türlü hem kendinize hem de endüstriye zararınız dokunur. Dellenmiş, celallenmiş çırak yazarların işini gücünü bırakıp böyle uzun yazılar yazmasına izin vermeyelim.

Herkese iyi fikirler diliyorum.

Yeni mecralar

Özellikle interaktif yüzeylerin kullanımıyla birlikte sanırım reklamdan kaçış şansı kalmayacak. Hatta izleyici için tv filmi ya da radyo spotlarından çok daha eğlenceli bir yol bu... Videolara bir göz atın.

Evdeki yemek masanızın yüzeyinin böyle olduğunu bir düşünün:)

http://www.arcstreamav.com/poolSystem.htm

Outdoor için harika buluş:

http://www.arcstreamav.com/propellerplasma.htm

Acil Yardım!

Ajansta mac verdiler ve şu varlığın yazı karakterleriyle başım dertte. Girdiğim sitelerin yazı karakterleri bozuk çıkıyor. Nasıl yapacağım bilen var mı arkadaşlar. Biliyorum macler harika ama ben pc istiyorum... :)

Çarşamba, Eylül 27, 2006

Yazarına kapak olan reklam.

Sivri zekalının biri temel fıkrası gibi dökülmüş bunu büyük olasılıkla.
Ama cam şişe 1 lt kolalar tarihe karıştıktan sonra Türkiye'de peydah olan bu kapak altı promosyonlarının benim de tiksindiğim tarafıdır.
Kapağın altında "tekrar deneyiniz" yazar.
Daha da sinir bozucu bir versiyonu vardı bu sözün. Hatırlayamıyorum. Hatırlayan olursa tazelesin lütfen. Aslında yeni öneri şöyle de olabilir:
"Bu kez midenizi delemeyeceksiniz. Israrla deneyiniz."
...
KARADENİZLİ VE COCA COLA
Aldığı 2 litrelik Coca Cola'nın kapağında "Tekrar deneyiniz" yazısını gören Karadenizli, önce denemeleriyle, sonra da açtığı davayla gündeme oturdu... Konuyla ilgili açıklama yapan davacının avukatı İdris Karadeniz "Müvekkilim marketten aldığı 2 Lt.lik kampanyalı coca-cola ürününün kapağını açtığında hediye çıkmadığını ve tekrar deneyiniz yazısını görmüş. Bunun üzerine kapağı kapatıp tekrar açmış ancak yine aynı şey. Bunun üzerine tam 4246 defa deneme yapmasına rağmen hediye çıkmamıştır. Coca-Cola şirketinin tüketiciyi dolandırdığını düşünen müvekkilim şirkete dava açmaya karar vermiştir. Biz de bugün gelerek dava dilekçemizi adliyeye teslim ettik. 10 bin YTL. maddi tazminat talep etmekteyiz" dedi. Davadan haberdar olan Coca-Cola yönetimi adına açıklama yapan bir şirket yetkilisi olayın çok komik olduğunu ve artık Karadeniz bölgesine gönderilen ürünlerin kapağına "Başka Şişede İnşallah" yazmayı düşündüklerini söyledi.

Kelimeler ve anlamlar yer değiştirdiğinde...

"Hay eşşek arımı dil soksun!"

"Burnunu parmağına sokma!" (bunu yeğenime söylemiştim:))

"Dikkat et! Duvara Çarpanı kafacan."

"Tühh! Elimi iğneye batırdım."

"Bozunu rahatma sen." (rahatını bozma)


Heyecanlı anlarımızda kelimeler ve anlamlar yer değiştirdiğinde ne kadar da komik oluyor değil mi? Ben yapıyorum arada bir. Sevdiğim birini görüp ona bir şey söylemeye çalıştığımda, o an aklım başka yerde olduğunda... Bunlar benim yaptıklarımın bazıları. Unuttuklarım da var. Size de olur mu böyle?

İlahi TDK diyorum!

TDK'nın yenilenen internet sitesinin ana sayfasından alınmıştır. Sağ alta dikkat edin.
"Klavuzun'da" yazmışlar!!!
Atatürk de yapılan hataya gülüyor olmalı...

Başka dillerden gelen kısaltmalar

Mesela ADSL... "Eydiesel" diye okuyoruz değil mi hepimiz? Yani yaygın kullanımı bu. Peki yazarken bir ek alması gerektiğinde nasıl yazıyoruz? "Eydiesel" diye okuyup "ADSL'e..." diye mi yazıyoruz, yoksa "adesele" diye okuyup "ADSL'ye..." mi yazıyoruz?

Necmiye Alpay, Türkçe Sorunları Kılvuzu'nda şöyle diyor:

"Bu tür kısaltmalar, yerleşmiş okumaları varsa ona göre ek almalı. Sözgelimi CNN İngilizce okunuşuyla "sienen" olarak yerleştiğinden "CNN'e" biçminde yazılmalı. Yerleşik olmayan yabancı kısaltmalara ise Türkçe yazım kuralları uygulanmalı."

Siz nasıl kullanıyorsunuz?

Hadi CNN'in "sienen" diye okunmasını anlayabilirim. Hepsi yabancı sözcüklerden oluşan bir kısaltma çünkü. NTV'yi neden "entivi" diye okuyoruz? Oradaki "N" Nergis'in N'si...

Bir de "MP3" var ki onu ne yapayım hiç bilemiyorum. "empitri" mi "mepeüç" mü? "Empiüç" olarak okunmasını saymak bile istemiyorum ama cümle ãlem böyle okuyor. Nasıl olacak?

RSS bilgisi

İlgilenenler için, Ortak Defter RSS bilgisi :

http://feeds.feedburner.com/ortakdefter

Ayşe Tüzel'e özel not : Son birkaç günde Vienna ile herhangi bir adres sorunu yaşamadınız umarım.

Barış Girişimi, çikolata reklamından şikayetçi oldu.

Barış Girişimi, Reklam Özdenetim Kurulu'na başvurarak, "Wanted" markalı ürünün "parça tesirli", "uzun menzilli" gibi ifadelerle yapılan reklamının yayından kaldırılmasını istedi.
Barış Girişimi, ETİ gurubunun "Wanted" markalı ürünün tanıtımı için yaptığı militarist ifadeler içeren reklamın yayından kaldırılması için Reklam Özdenetim Kurulu'na başvurdu.
Çocuklara ve gençlere yönelik reklamda "Wanted" markalı ürünün ambalajından soyundurulmuş bir fotoğraf yer alıyor ve bu fotoğrafta şu militarist ifadeler bulunuyor:

* "Parça tesirli pirinç patlakları"

* "Uzun menzilli karamel"

* "Kamufle edici sütlü çikolata"

Çocukların dikkatini militarist tanımlarla çelmek doğru değil

Barış Girişimi kurula gönderdiği başvuru yazısında, "Çocuk ve genç tüketicinin dikkatini şiddet ve savaş çağrıştıran tanımlarla çelmenin doğru olmadığını düşünüyoruz" diyor.

"Savaş, şiddet, silah çağrıştıran ve militarist bir dile gönderme yapan bu terimler, reklamın yaratıcılarının dikkat çekici bir hoşluk olsun diye kaleme aldığı ifadeler olabilir. Oysa yanı başımızda her gün insanların öldüğü, silahların bir an bile susmadığı şiddet dolu bir dünyada, şiddetten arınmış bir dile her zamankinden daha çok ihtiyacımız var."

Kaynak: Medyatava

Siz ne düşünüyorsunuz reklamlardan - özellikle çocuklar ve gençleri hedef alan reklamlardan - şiddet içeren tüm kelimeler çıkarılmalı mı?


Salı, Eylül 26, 2006

Dil Bayramımız kutlu olsun!

Bugün Dil Bayramı'nın 74. yılı. İstanbul’da Dolmabahçe Sarayı'nda toplanan Birinci Türk Dil Kurultayı'nın açılış günü olan 26 Eylül, Dil Bayramı olarak kutlanıyor.

Dil Derneği'nin kutmalarıyla ilgili bilgi için:
http://www.dildernegi.org.tr/TR/BelgeGoster.aspx?F6E10F8892433CFFAAF6AA849816B2EFEE3D5606F4BDF7C8

Türk Dil Bayramı hakkında bilgi için (belirli günler ve haftalar sitesi):
http://www.memocal.com/bgvh/TurkDilBayrami.asp

Yeniden Merhaba

"İlk yazım ne konusunda olmalı? Kesinlikle dört dörtlük olmalı. Ya bir sürü yanlış yaparsam? Öyle ya, burası normal bir yer değil. Burası Ortak Defter. Tamam o zaman geç bilgisayarın başına, dedim ve dünden beri girmekte teknik sorunlar yaşadım. Acaba hiç giremeyecek miyim?, düşüncesindeyken bir baktım ki, giriyorum ama bu sefer de aşağıda ismim çıkmıyor! Olsun, dedim yazıyorum ya, bu yeter. İlk yazım hiç bir şey hakkında olmasın. İçimden geçenleri öylece anlatayım kalem dostlarına. "Bundan 5 yıl önce" gibi bir cümleyle başlasam acaba çok mu klişe olur? Yok ya olmaz, tamam artık başlayayım. Hadi yaz Çağlayan. Bırak şizofren ayaklarını. Bundan beş yıl önce üniversitenin ilk yılında elime aldığım sektörümüzün dergilerinden birisinde reklam yazarlarıyla ilgili bir yazıyı okuyup evet, hayatımın sonuna kadar yapacağım işi buldum, dedim ve düştüm İstanbul yollarına bir Ankaralı olarak. Bu yola düşmeler sırasında stajlar, ev aramalar, üzülmeler, heyecanlanmalar, ümitsizliğe kapılmalar, kızmalar ve kızdırmalardan sonra işte sektördeyim, Ortak Defter'deyim. Yeniyim ama yeni sayılmam aslında... Benim gibilere "profesyonel stajyer" deniyor. Bana artık denmiyor çünkü reklam yazarı olarak çalışıyorum. Stajyerlik konusunda da yazacak o kadar çok şey var ki! Neresinden tutsam, neresinden yazmaya başlasam bilemiyorum. Ama size ilk önce bir "merhaba" diyeyim de gerisi gelir biliyorum. Kelimeler dökülür parmaklarımdan... Öyle ya burası Ortak Defter, burası 'kalem dostlarının defteri.' Burası içinden geçenleri olduğu gibi yazanların defteri. Herkese Merhaba!

Bu belgesele mutlaka bakın!

11 Eylül'le ilgili yapılmış şu meşhur belgesel. Seyretmeyen varsa mutlaka baksın.
Bilgisayarınızda seyredebilmeniz için, biraz sabırlı davranmanız gerekiyor.


http://video.google.com/videoplay?docid=1801080583461721459&q=loose+change+t%C3%BCrk%C3%A7e

Pazartesi, Eylül 25, 2006

Kayıp

Annem eczacıdır. Hemen hemen benimle yaşıt bir tabelanın asılı olduğu ufak bir dükkanda büyüttü beni. Ankara'da. Nöbet yatağında öğle uykusu, laboratuarda kaynayan vişne reçeli kokusu. Sıkıntıdan ilaç kutularına sığındım, okuma yazma öğrettiler bana. Kaybolurdum sık sık. İki yan binanın kapıcısının oğluyla arka bahçelerde bulurlardı beni. Annem. Babam. Kapıcı İhsan Amca. Toz, toprak, çamur üçlüsüne kan da dahil olursa olay olurdu, gürültü koparırdı annem. Ben de koparırdım; ama en fazla yaranın üzerindeki kabuğu. Tahta sıralara gelene kadar taş kaldırımlarda oturdum. Yanımda Halil; kapıcının oğlu.

Üzerinden neredeyse 20 yıl geçti. Ben değiştim, annem değişti ama eczane hala aynı. Tabela da öyle. Ankara'da, yine dükkanın önündeydim. Yılda birkaç kere yapılan rutin İstanbul - Ankara yolculuklarından birinin saatler sonrası. Çocukken kafamı vurup yardığım ve artık yerinde olmayan kaldırım taşını özlemekle meşgulken gölgeler yansıdı yere. İhsan Amca ve karısı. Hayat acımasız, beyazlamışlar. Şapır şupur öpme arzusuyla gökyüzüne uzandı kadıncağız, aramızdaki 30 cm'lik boy farkını yenmek için. Hatırlar soruldu, Halil hakkında konuşuldu. Futbolcu olma hayallerinin yerine geçen Açıköğretim Fakültesi'nden bahsetti babası oğlunu anlatırken, gözlerinde gurur ışıltısı. Sıra beni konuşmaya gelmişti tabii. Okul bitmiş miydi? Ne iş yapıyordum yaban ellerde? Cevap bekleyen meraklı gözler dikildi üzerime.

- Reklamcıyım.

Sessizlik ne kadar sürdü bilmiyorum. Belki beş belki on saniye. Mesleğimi gururla dile getirirken kasılmamaya özen göstermiştim ama ters giden bir şey vardı. Tanıdık bir bakış. Yirmi sene önce ufacık kapıcı dairesindeki yer sofrasında gördüğüm bir bakış. Tabağımda kalan son pirinç tanelerini yemeye tenezzül etmeden sofradan kalkmaya yeltendiğimde gözlerimle buluşan gözler. İhsan Amca'nın koyu kahve gözleri. Şaşkınlık. Kınama. Bozulma. O gün sessiz kalmıştı ama bu defa konuşmalıydı. Sesindeki affedici ton ise, yüz metreden anlaşılacak türdendi.

- Olsun!

Olsundu. Olmalıydı. Oluyordu da. Çünkü olmak ya da olmamak vardı hayatta. Ben oldurmayı seçmiştim. Kendimi oyunun dışına itmiştim. Kalabalıktan değildim, kalabalık için vardım artık. Yine sık sık kayboluyorum. Kendi içimde yolumu bulamıyorum. Halil de yanımda yok işin kötüsü. Gecenin bir vakti sokağa vuruyorum kendimi. Tekrar kaybolmak için. Kaybolmak ve bulunmak için. Toz, toprak, çamur. Olsun. Yine olsun.

Pazar, Eylül 24, 2006

Bir anket yapabilir miyiz ??

Ortak Defter katılımcıları arasında adı bulunan ama bu yazıyı yazdığım ana kadar Ortak Deftere tek harf olsun yazmamış kişileri silebilir miyiz ?

Cuma, Eylül 22, 2006

Hasan Sancak'ı takdimimdir!

WOM marketing ve Türkçe söyleme gayretleri

Word Of Mouth Marketing'e
Türkçe karşılık arandığını okudum bir yerlerde.
Yardımcı olalım.
...
Haluk Mesci üretimi "Fızıltı" sözcüğü maya olabilir bu arayışa.
Sonunda alabildim ve bugün TBWA/İstanbul'un kara kaplı kitabını bitirdim. Kitabın biçemini beğendim, belgesel gibi kurgulanmış. Kitabın emekle hazırlandığı belli, hazırlayanları kutluyorum.

Gelelim içeriğine... Çok küçük bir ölçeğini burada, İzmir'de yaşattığımız ama yine de bu boyuttaki halini ütopya olarak yorumladığım bir anlayışı/felsefeyi hayata geçirmişler. Son derece medeni, saygın ve başarılı. Samimi oldukları hissediliyor, bu da duyulan saygıyı artırıyor.

Biliyorsunuz, ben İstanbullu değilim, dolayısıyla bireylerden oluşmuş dostluklarım var ve İstanbul ajanslarının yapılanmalarını çok iyi bilmiyorum. Yapılanma derken yine anlayıştan/felsefeden sözediyorum tabii ki. Gerçekten bu anlayış yaşıyor mu? Başka kaç ajansta bu anlayış var? Yoksa da neden yok?

Tartışalım mı?

İnnovasyon kelimesi

Radikal Gazetesi Hakkı Devrim 22 Eylül 2006 yazısı, Dil Yaresi kutucuğu :

Dil Yâresi
# Meral Tamer kelimeyi Fransızca okunuşuyla inovasyon diye kullandı. Okurlarımdan Mehmet Sağlam itirazını ve teklifini yazdı: buluşum demek daha doğrudur; çünkü anlamında «yenilik» kadar «buluş» da var, dedi.
Dostlardan yeni teklifler geliyor. Tarih sırasıyla yazıyorum.
# Yusuf Ünler. «Kavram TÜBİTAK yayınlarında 1996'dan bu yana inovasyon veya yenilik, yenilikçilik kelimeleriyle karşılanıyor. TMMOB (Mimarlar) yayınlarında bunlara zaman zaman yenilenme de eklenir. Bence buluşum yerine, alışıla ve kullanılageldiği gibi, bu kavramların tümünü içeren yenileşim kelimesi kullanılmalıdır.
# Dr.Arif Suphi Önsal. (Almanya'da tıp doktorası yapıyor.) İnternette küçük bir araştırma yaptım. Kelime Latince innovare'den geliyor. İngilizce Oxford Sözlüğü'ne göre anlamları şöyle sıralanıyor: 1a.Yenilenme. 1b.Devrim. 2a.Herhangi bir şeyin doğasında veya modasında yapılan değişiklik. Yeni tanıtılan bir şey. Yeni bir uygulama, yöntem. 2b.Politik bir devrim, isyan. 3.(Hukuk) Bir zorunluluğun değiştirilmesi. 4.(Botanik) Bir kök veya daldan yeni bir sürgün çıkması. 5.(Ticaret) Pazara yeni bir ürünün sürülmesi; bu ürün. 6.Bir çeşit gardırop.
Çeşitli sözlüklerde anlamı, «Yeni olan veya farklı şekilde sunulan»; «Yeni şeylerin veya yöntemlerin sunumu» (Dictionary.com sitesi); «Yeni bir şeyin sunulması eylemi; sunulan yeni şey (American Heritage Sözlüğü); Almanca'daysa innovation olduğu gibi kullanılıyor veya «yenilenme» anlamına gelen erneuerung kelimesi tercih ediliyor.
Bence innovation icattan farklı olarak, var olan üzerinde yenilik yapma veya icat da içermesi gerekmediğinden Türkçe'de yenilenim kelimesiyle karşılanmalıdır.
# Kaan Benli. Mehmet Sağlam'ın buluşum teklifine katılmıyorum; o daha çok icadı çağrıştırıyor. Bence innovation kelimesinin Türkçe'deki tam karşılığı yenilik'tir. (Yenilik içinde «buluş» kavramını da bulundurur.) Yeni kelimeler üretme yerine sahip olduklarımıza hakkını vermeliyiz. Yenilik, çok şey anlatabilecek bir kelimedir.
Teşekkürler. (Sayın Doktor ben kıyamıyorum, siz biraz kısaltma alışkanlığı edinin lütfen!)
Bu uzunca Dil Yâresi'ne bakıp «Siz orada ne yapıyorsunuz» diyen varsa, hemen cevap verebilirim:
– Dil akademilerindeki terim komisyonlarının yapageldiği bir işi, okurlarım ve ben, hepinizin gözleri önünde, yani alenen deniyoruz.
Allah sayımızı artırsın!

Perşembe, Eylül 21, 2006

Küçük Düşmüş Metinler

1- Haluk Bey’e.
Hmm!
Yaz TansuMM.

2
“Panamalı bir hasta için acele pan aranıyor ya da Panama’da kanal tedavisinin dünü bugünü”
(Tansu M. Gülaydın-Hiç Bildirilmemiş Kongre Bildirileri’nden)

3
Hitler, çoğul bir sözcüktür.

4
Ne hakkında olduğu hiç önemli değil. Herhangi bir konuda, uzunca bir konuşma yapsaydım –ki sevmem bu tür konuşmaları- nasıl başlardım, ortasına nasıl düğüm atardım, nasıl bitirirdim?

4a- Nasıl başlardım?
Bayanlar ve Baylar!
Bizler, hayat üzerine kuramsal olarak kafa yoranlar şunu belirtmek isteriz ki...
(Hayat üzerine kuramsal olarak kafa yormak... Konuşmanın başında şöööyle ayrı bir yerde konumlayacaksın kendini ki, saygı göresin.)

4b- Nasıl düğüm atardım?
Bayanlar ve Baylar!
Unutmayınız. Konserve kahkaha varsa, salamura hüzün de vardır.
(Ne demekse artık?)

4c- Şöyle bitirirdim:
Evet Bayanlar ve Baylar!
Koca bir dönem nihilist duygularla kapanıyor.
Kimse aklından çıkarmamalıdır ki,
geçmişteki kural çiğnemeler,
gelecektekileri mümkün kılar.
(Bir atasözü denemesiyle bitirmedeki fayda sezildi sanırım. Karizmatik bir bitiş oldu.)

5
Tarih tereddütten ibarettir.
(Yoksa tereddüt değil miydi o? Yok yok, tereddüttü canım. Yoksa değil miydi?)

6
O ana abanmış kısa öykücülük sunar: ‘Savaş Nedeni’

-Canım iki bira çeker misin bize, hadi be güzelim be. Bi’ de çerez şey’diver, canım benim.
-Abi şu gördüğüm Avusturya-Macaristan Veliahtı değil mi?
-Aaa! Valla o. Bu ne haşmettir be babaoğlu be!
-Abi, şimdi şöyle bi’şey var; haşmetin de sonu var be abi.
Bu dünya ne sana ne de bana kalır, canım abime bak sen be.
-Var be gülüm. Cihan maiyetinde olsa ne yazar di mi?
-Abi bak, bıçaklı bir genç arkadan sinsice yaklaşıyor abi. Amman abi, verdi bıçağı, asfalta serdi dalağı… Avusturya Macaristan Veliahtı çöp oldu abi.
-Oğlum ben tanıyorum bu herifi, öğrenci bu, Sırp oğlum bu. Bizim karşı dairede üç talebe kalıyo’lar.
-Dediğimiz çıktı, bu dünya ne sana ne bana kalır, demedik mi abi?
-Öyle be hoca, yarın bi savaş çıkar, dünya ikimize de kalmaz, di mi hoca.

(Metin üzerinde çalışmalar: Öyküyü okuduktan sonra Birinci Dünya Savaşı’nın nedenini bir çırpıda söyleyiniz.)


7
Sık yazamayanlara tavsiye: Ufak ufak yazın. Şöyle beş altı adet biriktirin. Üstüne yakışıklı bir başlık atıp, çakın.

Cin Bilgisi ve Tonik Kültürü

İzmir Kordon’da, Sirena Cafe’de, barda duran Hasan Hoca vardı.
Akşam kaçamaklarımızın en baba simalarından biriydi.
O mekanın kapısından girdiğimiz her an aynı repliği savururduk.
“Hasan Hoca Hasan Hoca! Yok mu bize loca?” Loca dediğimiz yer de,
L biçimindeki barın, denize bakan kısa bacağındaki üç dört koltuktan ibaret.
Sefa adamıyız, oturduğumuz yerden denizi görmezsek olmaz, rahatımız kaçar.

Hasan Hoca’nın ahşap barın üstüne koyduğu bir bardak cin tonikten aldığım tadı,
o zamanlar evimde de yakalamaya çalışırdım. Bir türlü mümkün olmadı. Sonra Hasan Hoca’ya açıldım. Dedim ki, bak üstad, ben de senin gibi, bildiğimiz Tekel cinine, malumunuz Şıveps tonik karıştırıyorum, olmuyor. Neden olmuyor?
Önce buzu koy, sonra cini, sonra toniği, dedi. Sonra elindeki kaşıkla, bardağın dibine vura vura karıştır. Bardağın kalın tabanından ses çıksın. Hadise aslında moleküllerle alakalı. Onların iç içe geçmesiyle alakalı. İki sıvıyı aynı bardağa dökersen, onları karıştırmış olmazsın. Olaya ruhunu, kimyanı katacaksın.

Sıvılar, karışım, molekül... Tuhaf sözcükler. Düşünün, bir laboratuvar ortamındasınız, elinizin altında her şey var. Formüller, gerçekler.
Olayı ısıtacak ya da soğutacak her türlü düzenek. Sizi olası tehlikelerden koruyacak maskeler ve daha binbir çeşit önlem. Her şey var. Ama, kimya bilimi sizden çok büyük birşey istiyor. Bilim olarak formülünü keşfedemediği birşey istiyor.
Tepkimeye ruhunuzu katmanızı istiyor. Tutku istiyor. İlginç. Çok ilginç.

Vay be, insanın bu hayatta ruhunu katması gereken ne çok iş varmış diyelim diye, ders çıkaralım diye anlatmadım bu hikayeyi. Vakit buldum. Sofistike bir yazının peşindeydim. Ne yapalım araya aktarılması gereken bir anı girdi. Yazının rotası değişti.

Çarşamba, Eylül 20, 2006

Bence atlı spor ama yine de sorayım dedim: Atlıspor mu, atlı spor mu?

Peki!

"Haddim mi acaba?" falan demeden iç sesimi dinledim, bağdaş kurdum oturdum, yazıyorum;

1. Bu blog'da Türkçe karakter kullanılıyor arkadaşlar. Elektronik posta okur gibi yazılar okumak istemiyorum. Her seferinde önce düzeltme yapmaya çalışıyorum, içerik kaçıyor. Bu benim sapıklığım olabilir ama yine de söylemek istedim. Ç, ğ, ö, ş, ü harflerimiz bizim, özgürce kullanabiliriz, "i" ve "ı" sorunumuz da yok.

2. Yazılarına kağıt ve kalemden sonra daktilo ile başlayan biri olarak söylüyorum; bana ilk öğretilenlerden biri de noktalamalardan sonra mutlaka bir "es" verilmesi gerektiğiydi. Virgül, nokta ve diğerleri.. tümü için geçerli bu. Her noktalama işaretinden sonra bir tık es! Es-noktalama işareti-es değil yani.

3. Ve, veya, ya da gibi bağlaçların önüne ya da arkasına asla virgül gelmez! Çünkü zaten bu bağlaçlar aslında virgül gibi bağlar ya da ekler.

4. Klasik "de-da", "mıdır-midir" gibi eklere dikkat! Eğer takılırsanız ve ulaşabileceğiniz bir kılavuz yoksa yakınınızda, sesli söylemeyi deneyin derim, bakın bakalım "dahi" gibi birşey hissediyor musunuz? Ben, bizim genç arkadaşlara en çok bu hatada kızarım.

4. Bazen bir durumu tanımlarken kelimeleri bozarız. Bunu bazen bilinçsizce yaparız bazen de espri olsun, bana özel bir buluş olsun diyedir. Ben ara ara yaparım, kelimelerle oynamak güzeldir çünkü. Ama bilinçsizliğe hayır! Bizim bu konuda çok dikkatli olmamız gerek. (Bu maddeye bir not; gördüğüm en keyifli kelime bozan, ulayan, buluş yapanlardan biri de sevgili üstadım Tansu M.Gülaydın'dır. Buradan ona bir selam çakalım.)

5. Aceleyle yazıp da harflerin yerini karıştırdığımız da olur. Bunu da çok sık yaparım. Parmaklarımın hızına bazen klavye yetişemez ve a yerine e yazdığım da olur. Bu iki harf F klavyede yanyanalar ve bana sık sık oyun yaparlar. (Hadi buyurun, bu yanyana sözcüğü nasıl yazılıyordu? Ömer Asım'ın Ana Yazım Kılavuzu'na baktım; yok! E ne olacak şimdi? Takıldım işte. Hislerim beni yanıltmaz diyorum ama yanıltacağı tutabilir. Yine Ömer Usta'nın Dil Yanlışları adlı kitabına bakıyorum ve doğruyu buluyorum; yan yana ayrı yazılırmış. Çünkü "Ad durum ekiyle kurulmuş ikilemelerde sözcükler bitiştirilmez. Bu nedenle "yanyana" değil ayrı yazılırmış. Gördüğünüz gibi bazen çok iyi bildiğinizi sandığınız bir sözcük sizi rezil edebilir.)

6. Yapıt, anımsamak gibi yeni dönem (ya da geçmişteki son dönem) sözcükleri hiç sevemedim. Benim için eser ve hatırlamak daha etkili. O halde böyle kullanırım. Zorlama olmak yerine içten olmak daha güzel! Yani, yenilikleri takip etmek size kalmış ama dilimizin doğru ya da yanlış kullanımı size kalamaz! Eh tabii ki canım bana da kalmıyor, merak etmeyin.

İşte ilk aklıma gelenler bunlar. Ben de hâlâ yanlış yapabiliyorum. Aceleci, heyecanlı ve aynı zamanda feci unutkan biri olmam nedeniyle ya klavye hatası yaparım ya da sonra düzelteceğim nasıl olsa diye yürürüm ve sonra unuturum. Kendimi biliyorum ama şikayet etmekten de vazgeçmiyorum.

Bir de "benim tarzım" durumu var tabii... Hani şimdilerde pek sık gördüğümüz. Hadi buna dokunmayalım.

Yine bir not ama önemli: Şu "yan yana" sözcüğü ile uğraşırken, kenarı tozlanmış "Dil Yanlışları"* kitabımı yeniden başucuma, Ana Yazım Kılavuzu'nun yanına koydum, yan yana duruyorlar. Her tür hızlı haberleşme sırasında dikkat etmediğimiz dil yanlışlarını düzeltmek için birebir. Tavsiye ederim. Dil Yanlışları, Ömer Asım Aksoy, Adam Yayınları.

Aklıma gelmezdi

- Ekmek ister misin?
- Yok teyze sağol, benim karnım 'doyuk'.

Yukarıdaki diyalog geçenlerde bizim kapının önünde yaşandı. Tam bloğun kapısından girerken, bizim komşunun küçük oğlunun böyle dediğini duydum. Galiba bu sene ilkokula başlayacak. Emin değilim. :)

Salı, Eylül 19, 2006

Kırmızı Ödülleri

12 Şubat 2005... Arşiv karıştırabilirsiniz dilerseniz.

12 Şubat 2005 tarihinde "Dilimize hakim olalım" diye bir konu başlığı açmışım... Son günlerde Ortak Deftere gönderilen yazılara özen gösterilmediğini görüyorum. Doğan Yarıcı konu hakkında bir posta geçmişti... Haddim olmayarak bir posta da ben geçeyim istedim. Lütfen dilimize hakim olalım. Dili kullanırken hata yapmamaya özen gösterelim. Özellikle de reklam yazarı olmak istiyorsak.

657’ye tabi reklam yazarları

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın 2007 başından itibaren yürürlüğe koyacağı uygulama ile gıda ambalajlarında genel beyan dışında kalan ibareler, desteksiz önermeler(!) kaldırılacakmış. Böylece tüketici korunacakmış. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı; uzun uğraşlar sonucu üretilen, tekrar tekrar çalışılan ve sonunda onaylanan sloganların yeniden düzenlenmesi gerektiğine karar vermiş. Üstelik düzenlemeyi de kendisi yapmış, sağolsun!

Birkaç yaratıcı örnek:
- "Diş dostu" ibaresi yerine "bu ürün şekersizdir" veya "bu ürün diş sağlığının korunmasına yardımcı olur"
- "Doymuş yağ oranı düşük" , "düşük kolestrol ile sağlıklı kalpler" ibareleri de tarih olacak. Bunlar yerine "düşük yağ oranı kalp damar sağlığının korunmasına yardımcı olur"
- "Kemikleri güçlendirir" yerine "yüksek oranda kalsiyum içerir"
- Diyet ürünlerinde "yüksek oranda lif içerir" ibareleri Tarım ve Köyişleri Bakanlığı kreatif direktörü tarafından uygun görülmüş.
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ya tek bir başlık, cümle, slogan için çekilen bütün ızdraplardan bihaber (ki bu kuvvetli bir ihtimal) ya da bünyesinde artık reklam yazarları istihdam etmekte.
Bakanlık işin kolayına kaçıyor. Ambalajlarında "sağlıklı" vb ibareler bulunan ürünleri araştırarak, haklıya hakkını teslim etmek, haksızı da halka teşhir etmek yerine, bir tek genelge ile hem gıda sektörünü hem de bizleri cezalandırıyor.
Not: Haberin kaynağı, Hürriyet Gazetesi 22 Mayıs 2006, Ekonomi sayfası.

Medya haberleri

Allmedia şirketinin haftalık medya haberleri sitesi :

http://www.allmedia.com.tr/digest.htm

Pazartesi, Eylül 18, 2006

Blogumuza buyrun:)

Herkese merhabalar. Öncelikle, aranızda olmak gerçekten mutluluk verici. Yazamıyor ve " Katkı zamanı!" sözünün sonundaki ünlemin altında eziliyordum doğrusu:) Ustam, sanat yönetmeni abim Murat Makara ile sevdiğimiz işlerimizi bir bloga koyuyoruz uzun zamandır. Katkısı olur mu bilmem ama vaktiniz olursa, dilerseniz bir göz atın. Adres:

www.adpaper.blogspot.com

Daha çok katkı yapmak dileğiyle, iyi çalışmalar.

mide meselesi

Bir gün uykumda bir ses duydum ve aniden uyandım. “Hayallerinin peşinden git” diyordu bana “dağlara git, tapınaklara git ve orada öğren her şeyi” bende dinledim o sesi.
Yazıyı ustalarından öğrenmek için Ogilvy ,Burnett okudum. Toscani okudum inceledim. Günler, haftalar, aylar boyu okudum.
En sonunda giydim turuncu elbiseyi üzerime ve modern zamanların, şehrin dağları olan plazalara vurdum kendimi. Önce vahşi koca koca arabalardan korktum. Sonra gökyüzündeki gri bulut görünümlü canavarlardan. Takim elbiseli güler yüzlü insanlar gördüm yardim etmek istediklerini söyleyen, inandım onlara. Ama yanımdan geçerken gördüm arkalarından sallanan kuyruğu ve arkalarında sakladıkları mızraklarını. O anda anladım ki melek yüzlü şeytanların arasındayım. Korktum ve kaçtım tapınakların kapısına. Bana “buradan giremezsin” dediler. Ben beklemeye devam ettim kapıda. Öylece kaldım. Kıpırdamadan, kızmadan, bıkmadan, usanmadan. Bir sure sonra anladılar gerçekten kararlı olduğumu ve öyleydim gerçekten. O sesi dinlemeli ve ustaların arasında mabetlerde eğitilmeliydim. “İçeri gelebilirsin artık ama sana yemek yok; burada olup bitenleri izleyebilirsin, öğrenebilirsin ama ne yemek ne de su var sana ve sürekli çalışacaksın ” dediler bu kez de. Kararlıydım yazar olacaktım ve bunu en iyilerden, en büyük kulelerde yasayan o bilge insanlardan öğrenecektim. Bu yüzden tamam dedim buna da. Kaldım aralarında sessizce izleyen, öğrenmeye çalışan gözlerle. Beynim , her türlü bilgiyi içine çekmeye hazır bir sünger gibi bekliyordu, verecekleri her turlu bilgiye aç. Ne söylenirse yaptım, çay demledim, kahve taşıdım. Projenin creative directoru de oldum. Yarattım, yaratıldım. Ama hala ne ekmek veriyorlardı, ne de su.
Önce ,sana her şeyi öğreteceğiz, buradan ayrıldığında çok büyük olacaksın diyenlerin boyları kısalmaya başladı her gecen gün, ve sonra giderek içleri görünmeye başladı. En sonunda transparan cücelerin arasında çalışır olmuştum. İç organlarını görüyor, kalp hareketlerini izliyor, kanın dolaşımını izliyordum. Beyinde dolasan düşünceleri okur oldum. Ne düşünüyorlar hepsini anlayabiliyordum artik. Çünkü hepsi transparandi artık…
Ve o gün ilk kez midem bulandı…
Yüzlerinde gülümseme, içlerinde ise nefret dolu bu insanlardan midem bulandı. Para kazanmak için insanlara olmayan dünyalar gösterip, pembe tablolar çizen, bütün kadınların “barbie” erkeklerin ise “ken” olduğu bu dünyadan midem bulandı. Herkesin daha simdi yıkamadan çıkarttığı üstü açık otomobilleri ile gezdiği, bütün insanların karınlarının tok ve sıkıntılarının olmadığı dünyayı çizen, savaşların ve açlığın olmadığı bir dünyanın resmini yapmaya çalışan bu insanlardan midem bulandı.
İnsanların birbirinden fikir çaldığı, öğle yemeklerinde birbirlerinin arkasından konuşup yanından geçerken yüzlerine gülümsediği bu insanlardan midem bulandı. Gerçekten yaratıcı ve geliştirici islerin reddedildiği, bu ülke insani bunu anlamaz diye işlerin geri döndüğü bir dünyadan gerçekten midem bulandı.
Ve fark ettim ki orada öğrenmem gerekenleri öğrendim. Onlar gibi olmamayı öğrendim. Nasıl yapmamam gerektiğini öğrendim. Reklamın sadece “yalan atma sanatı ” olmadığını öğrendim. İnsanlara gerçekleri anlatarak, basit sade dünyalar göstererek de bir şeyin reklamını yapabileceğimi öğrendim. Ve koşarak evime geri dondum. Kitaplarıma , gerçekten üstat olanların yazdıklarına geri döndüm. Ve şu cümleyi okuyup mutlu oldum. “Tolerate genius!” hala bir yerlerde buna önem veren insanların var olduğunu bilmek mideme de iyi geldi, beynime de.
Bu yüzden gerçekten iyi bir reklam yazarı, gerçekten iyi bir yazar olmak istiyorum. Hiç bir zaman oldum demeden hep olmak isteyerek…
Bütün bu anlattıklarımı midesi kaldırabilenlerdenseniz sözüm yok. Ama bu okuduklarınız sizin de midenizi bulandırıyorsa sizinle çalışmak isterim.

Pazar, Eylül 17, 2006

Sözlüğüm ve ben

Kitapları nesne olarak da sevenlerden misiniz? Ben öyleyim. Hele bazıları takıntı derecesinde kitaplarına titizlenirler. İz yapmasın diye kapağı tam açmadan, neredeyse sadece aralayıp, kitabı öyle okumaya çalışanları biliyorum. Benim düşkünlüğüm o kadar değil. Satın alırken sırtına, sayfalarına, kapağın temiz, kırılmamış olmasına dikkat ederim. İstiflenmekten kaynaklanan izler varsa hemen aynı kitaptan başka var mı diye bakarım. Tübitak yayınlarında mesela, mümkünse sert kapaklı versiyonları tercih ederim. Ayrıca kağıdın ince ya da kalın, bembeyaz veya değişik renklerde olması da hoşuma gider.

Bir sözlük aldım geçenlerde Cebit’ten. TDK’nın Türkçe sözlüğü. (Fuarda Google Türkiye ve MSN Türkiye yoktu ama TDK stand açmış, ilginç değil mi?) Sözlüğün lacivert ya da bordo renkli iki cilt şeklinde olanlarından yokmuş artık. Bu, 2244 sayfa, oldukça şişman, tek bir cilt. 10. baskıymış. Aldım almasına ama meğer tek ve kalın cilt, pek kullanışlı değilmiş. Benden söylemesi.

Yeni sözlüğümde baktığım ilk kelime, kanava oldu. Sözlüğün ortalarında bir yerdeydi. Masanın üzerinde açıyordum, sol taraf küt diye düşecek kadar ağırlaştı. Hayır, olamaz! Daha ilk kelimede dikişler zorlandı sanki. Kapaktan da gıcırtı geliyor! E harfine kadar her şey yolunda. E’den sonra sol taraf ağırlaştıkça kapaktaki gıcırtılar artıyor. Dur bir de sözlüğün sonlarına gideyim. S harfinde durum feci… Hah bir yolunu buldum. Eğer bakacağım kelime yarıdan önceyse sözlüğü arka kapağının üzerine koyarım, yarıdan sonraysa ön kapağının…

Hadi ben dikkatsiz bir alışveriş yaptım ama hırsızın hiç mi suçu yok? Sözlüğü tasarlayanlar, bir maketini yapmadılar mı yahu?

Bu sözlüğe sabit bir yer bulmam lazım. Zaten çalışma masasının bilgisayardan arta kalan bir köşesine sığınmışım, şimdi o alanın bir köşesini de sözlüğe kaptırıyorum.

Hay bin kunduz!

Cumartesi, Eylül 16, 2006

Okyanus

Okyanusta bir yerlerde olmak istiyorum. Zaman oralarda nasıl geçiyor bilemiyorum. Küçük balıklardan olmak istemiyorum, ne zaman yiyecekler endişesiyle var olmak da. Ne de o koca külhanbeylerinden, tek işi yemek olan...
Okyanusta su olmak istiyorum. Sessizce izleyen, derinden ilerleyen. Gölgesi olmayan, canı acımayan. Bütün hüznü ve yaşamı tek bir sırda içinde barındıran.
Başımda eski bir ağrı, dilimde yeni bir şarkı. Ellerim ceplerimde, başıboş çocuklar gibiysem yine. Uçup gittiyse aklım ve canım hiçbirşeyi yapmak istiyorsa...
İşte o an şu andır...
ben

peter pan ve ben

8 yada 9 yaşındaydım. Annem gündüz işi olup da dışarı çıktığı zaman bana küçük ödevler verirdi, eğlenceli ödevler. öykü yazmamı isterdi benden. Yazma eylemi ile ciddi anlamda tanışmam tam olarak o zaman dilimine gelir. Ama ilk olarak 2,5 yaşında iken mutfakta yerlere saçtığım makarnalarla yazı ıle tanışmışım insanoğlunun yazı ile tanışmasından 5080 yıl kadar sonra... Sonrasında gelen okul yılları, başarısız bir eğitim sistemi, yüksek IQ'lu problem bir çocuk... Arkadaş defterlerine yazılan saçmal söylemler ve üzerinde oynanan karneler dışında uzun yıllar ayrı kaldık kağıt ile kalemden. Ta ki ciddi politik hayallerle 15 yaşında başladığım Girne Amerikan üniversitesi ve Uluslararası ilişkiler bölümüne kadar. Okul gazetesini çıkarmaya başlayıp orada yazmaya başladığımın ikinci haftasında farkettim var oluş nedenimin bu olduğunu. Buna rağmen 3.sınıfa kadar ite kaka da olsa okumaya devam. Ama olmuyordu, olmadı.. Daha sonrasında aile ile sorunlu bir dönem ve dünyaya olduğu gibi (daha kapitalist) bir gözle bakmayı deneyip ticaret ve para merkezli bir okulda okumayı düşünerek Ithalat-ihracat okumayı denedim ama onun da bana göre olmadığını anlamam çok uzun sürmedi. çocukluğumdan beri gelen sinema ve tiyatro aşkım, öte yandan gelen yazma tutkusu sonunda doğru bölümde okumama neden oldu ve radyo-tv okumaya başladım. Böylece 15 yaşında iken büyük umutlar ve buna karşılık beklentilerle başlayan üniversite hayatım 2004'te 25 yaşında seyirciyi şaşırtan bir fınalle noktalanıyordu. Arada oynadığım tiyatrolar, yazdığım senaryolar, tanıdığım insanlar ve gördüğüm yerler ise ileride kullanılmak üzere hafızaya kaydedilmiş birer datadan ibaretti artık. özgürlüğüne düşkün, lider kişilik yapısına sahip her insan gibi başkalarının yanında çalışmaktan pek hoşlanmayan bir karaktere sahiptim her zaman. Bu nedenle mümkün olduğu kadar freelance işler yapmaya çalıştım yada çalıştığım yerlerde dizginlerimi çok fazla teslim etmemeye çalıştım -ki bunun mümkün olmadığını farkettiğim an oradan uzaklaştım her seferinde-
İşsiz ve parasız kalınan bir iki ay, kapitalizm denen sistemin suratıma tokat gibi çarpan gerçekliği ve Peter Pan'ın bir gece gelip camdan uçurarak beni Neverland'e götürmeyeceğini anlayarak büyük umutsuzluğa kapılıp uyuduğum bir gecenin sabahında ise tekrardan içime umut tohumları serpen iş tecrübeleri... Bir süre sonra sadece, "kullanılmanın dayanılmaz hafifliğini" bana tattıran. Sektöre yeni girmiş herkesi "tamam bu saf ve yeni, aynı zamanda da hedefleri var ve bir şeyler yapmak istiyor. Hadi gelin bunu bir güzel kullanalım" diye kullanan insan topluluğu ile acı tecrübeler ve ne yapacağını bilemez bir halde ortalıkta yakarış. Sonra farkettim ki ne dünyada ne de Türkiye'de bu insanların sonu yok ve her zaman karşıma çıkıcaklar. O zaman çalış dedim kendime, "çalış çağın" "yaz çağın yaz, durmadan yaz". Bu şekilde devam ettim kendi kendime. şimdi ise kendim için yazıyorum. Bu dünyada ki misyonum olan yazma eylemini gerçekleştirebilmek, inandığım şeyleri insanlara gösterip inançlarımda ne denli haklı olduğumu kanıtlayabilmek içinde annemin bana ödev olarak yazdırdığı öyküleri yazmaya devam ediyorum. En saf , en temiz halimle yazdiğim öyküleri... Peter Pan'ın beni alıp buralardan götüreceği güne kadar, onu bekliyorum. Yılmadan, usanmadan...
Ne o, yoksa Neverland diye bir yer yok mu sanıyorsunuz ?
Yoksa Peter Pan'e de mı inanmıyorsunuz ?
Dünyada olup biten onca savaşa, bir hiç uğruna ölen insanlara, kapitalizm adı altında insanların sömürülmesine inanmak daha mı kolay geliyor yoksa size?
O zaman siz de mavi hapı alın, ve gerçek diye adlandırdığınız gölge oyununda rolünüze devam edin...
Yok eğer bütün bunlar sizin de içinizde bir yerlerde düşüncelere yol açıyor, bir türlu tatmin olamıyorsanız

Gerçekliğin çölüne hosgeldiniz......

Cuma, Eylül 15, 2006

Kalem ve imkansız aşkı

Düşünce kırpıntıları, fikir öbekleri, sözcük yumakları meşgul eder zihnini saatlerce. Ve kalemin kağıtla ilk temasının o tozlu sesi henüz işitilmemiştir. Oysa başladın mı gerisi gelir bilirsin. Kalem volkan gibidir. Doğurmak üzere bir kadın gibi…
Bekler… Bekler… Ve sonra…

Kağıtta ilk iziyle birlikte harflerin raksı başlar birden. Hiç ilkokul sıralarında gördüklerine benzemez şekilleri. Düşünce öyle hızlı akar ki yazarken, harfler raksı bırakır, izdivaca geçer. Ve sen daha da bir hız alırsın, zihnindekini kaçırmamak için.

İlk “nokta” göründüyse ufukta, sinsi bir aitlik duygusu kaplar kelimeleri. Bir ailedir artık onlar, içine firar edemezsin. Gönlü yoktur bir sonraki cümleye, biraz ergenleşmesini beklersin. Ne söyleyeceğini iyi biliyorsan, kelebeğinki gibidir ömrü cümlenin, pulları erken belirir, teslim olur. Bir diğerine geçersin.

Kuluçkandan kalkışının bilmem kaçıncı dakika dönümüdür artık, zaferine en görkemli devrim marşları eşlik eder. Kalemin tutulmaz olur. Gördüğün, duyduğun, okuduğun, dinlediğin, bildiğin her şeyin sesidir o. 23 Nisan şiiri okuyan kız çocuğudur, önüne geçemezsin.

Sen tam hızını almışken birden imkansız aşkı belirir kalemin. Alacaklı bir ifade vardır yüzünde. Bir çırpıda siliverir tüm geçmişini, emeğini.

Ama sen o silinmiş, pürüzlenmiş kağıdın yüzeyinde yoluna devam etmelisin.
Her defasında sıfırdan başlayarak… Gocunmadan…

Çünkü sen bir kalem emekçisisin.

Her güne bir kitap

‘Her güne bir masal’, ‘her güne bir oyun’ tarzında kitaplar vardır ya, iki gündür ben de ‘her güne bir Remzi Ünal’ vaziyetindeyim.

Celil Oker okumaya başladım. Önceki gün Çıplak Ceset’i, dün Kramponlu Ceset’i okudum. Belki günler, haftalar boyu yazılan bir kitabı, bir günde yutmak haksızlık mı, iltifat mı acaba?

Yalnız bir problemim var, bugünkü kitap henüz elimde yok. Aslında tüm Celil Oker’leri birden almak istedim, kronolojik okumak için. Ama kitapçıda hepsi yoktu. Çıplak Ceset’le Bir Şapka Bir Tabanca’yı bir yerden, Kramponlu Cesedi başka yerden aldım. Oysa bugün sıra Bin Lotluk Ceset’te. Neyse gün uzun, bulurum elbet...

Remzi Ünal’ın maceralarından sonra Asimov’un Vakıf dizisine kaldığım yerden devam ederim artık. :-)

Perşembe, Eylül 14, 2006

65 kişiyiz !

Bloga şu anda 65 kişi üye, dernekleşsek mi acaba?

Zihni Nişantaşı açılıyor

Zihni yarın akşam açılıyor ! Bilginize.

"Aradığınız Kişiye Şu An Ulaşılamıyor."



Osmanlı Bankası Müzesi, Eylül 2006'da bu isimde bir sergi düzenlemiş. Türkiye'de 1980-2005 yılları arasındaki "hayat tarzı temsilleri"nin anlatıldığı bu serginin yine aynı isimle bir de kitabı yayımlanmış. Kapakta Zafer Yenal ve Meltem Ahıska'nın ismi geçiyor. 1980'den bugüne salgın, trend, moda ya da popüler olan; gazete ve televizyonları uzun süre işgal eden konu başlıkları ve detaylarını anlatıyor kitap. O dönemin gazete kupürleri ve televizyon haberlerinden örnekler var bol bol. Çok eğlenceli, çok da faydalı bir eser... Kitabın konu başlıkları da şöyle:

Kendime Yeni Bir Ben Lazım, Oha Falan Oldum Yani, Alsak Alsak Bedavaya Ne Alsak?, Zamanı Yakalayın, Connecting People, Yabancılar Giremez, Yine Yeni Yeniden

Piyasada bulmak biraz zor. Ama online satış sitelerinde rastlanabiliyor. Kaçırmayın derim.

Klik Enter 2

[Devamı için çok kastırmış gibi oldum, özür dilerim. İlginize ayrıca teşekkür ederim.]

Epsilon harfini nasıl koyuyorduk diye bakıyordum.

Ekranda belirmiş. Ama belli etmek için çaba harcamamış belli ki : Hemen çarpmadı gözüme.

“You forgot what epsylon looks like.” yanıp söndü, gözüm herhalde o zaman kaymış, yüzüm aydınlanmış olmalı.

Çoktandır ortalarda yoktu.

“Klik Enter ! Where have you been ? It’s been ages !”

(Neden İngilizce konuşuyorsak… Konuşmak demek de yanlış tabii. Yazışıyoruz demek gerek. Klik Enter ekranda akıtıyor harfleri, sözcükleri, cümleleri; bendeniz de klavyede yazıyorum. Aynı chat yapar gibi.)

“Neden mi İngilizce ? İngilizce bir e-mail yazıyordun, ben de kafası İngilizce çalışıyor şu anda diye öyle kurdum iletişimi…”

Ekrana yazmak da gerekmez oluyor galiba. Aklımdan geçenler de yetecek mi ?

“Ehhmm. Pardon, kızma, kusura bakma, ben ekrana yazmak zorundayım çünkü sen beni benim seni algılayabildiğim gibi algılayamıyorsun.”

Eh, şimdi de hakaret işte. N’APALIM, BİZ SENDEN INFERIOR’UZ…”

“Kızma demiştim ama bağırıyorsun.”

Bağırıyor muyum ?

“Büyük harf yazıyorsun.”

Ha, büyük harf kilidi takıldı. Pardon.

“Peki.”

Sahi, nerelerdeydin ? Seni anlattığımda, insanlar “Haa, Matrix” dediler. “İlginç…” dediler. Herhalde inanmadılar bana. Ya da sahiden Matrix etkisinde bir şeyler yazmaya çalıştığımı düşündüler.

“Sen ne düşündün peki ?”

Her zamanki gibi yüzeysel olduklarını, satır aralarını okumadıklarını. Haksızlık ettiklerini. Beğendiğini söyleyen bir ikisi çıktı tabii.

“Önemli mi sence ?”

Beğenmeleri mi ? Ondan söz eden kim ! Ben hikayeyi okumaktan yazı işçiliğini görmemelerine takılıyorum.

“You are really a copywriter, aren’t you ?”

Gene mi İngilizceye döndük ?

“Look, couldn’t it be that I have moods too ?”

Ne yani mood’larının bazısı İngilizce, bazısı Türkçe mi ? Başka neler var ?

“Complimentary multilingualism diye bir şey duymadın mı ?”

Haa şu mesele. Yahu, sen sahiden nesin ? Gizli bir ICQ virus mü ? Dikkat ettim de hep ben internete bağlıyken çıkıyorsun ortaya.

“Internet özel isimdir, büyük harf i ile yazılır. Neyse. Hep kafan öyle ya da böyle karışıkken ortaya çıktığımı da farkettin mi peki ? Bilgisayar üzerinden iletişim kurduğuma bakıp niye beni salt bilgisayar ya da ne biliim İnternet ortamına konumlandırıyorsun ? Başka bir ortam ya da boyutta var olamaz mıyım ?”

Oh boy !

“Ne o, İngilizceye başkaları da dönüyor galiba… Huh ?”

Allahım, aklımı mı oynatıyorum acaba ?

“Everything you submit may be read or picked up in transit.
If you really wanna talk to him in private, you should use
a 124-bit secure line. * Remind me everytime. * Do not remind me again.”

Ne garip, you have the right to remain silent : everything you say may and will be used against you, demek gibi birşey.

“Miranda.”

Evet Miranda. Bana haklarımı okudunuz Klik Enter. Düşman mıyız artık ?

“Dost muyuz ?”

Başka bir şansım var mı ?

“Şu senin yeni download ettiğin Lottery Picker var ya, onda pek iş yok biliyor musun ?”

Nereden biliyorsun, lotto mu oynuyorsun ?

“You bet !”

Bak, az önce bir soru sordum ama cevap vermedin. Vermeyecek misin ?

“Sahi nerelerdeydin ? dedin. Cevap vermedin diyorsun ama, niye beni bilgisayar ortamında konumlandırıyorsun başka bir ortam ya da boyutta olamaz mıyım demedim mi ? Bu cevap değil mi ?”

Biraz soruya benziyor bence. Hem de iki kere.

“Come come.”

Enough of this ingilizce ama, sıçtırıcan. Kötü ODTÜ’lüler gibi konuşturuyorsun beni. (Gene konuşmak dedim. Chat de konuşma duygusunu yine bu nedenle veriyor herhalde.)

Sırıtma, bunu nasıl becerdin şimdi ? Artık harfler yetmiyor grafik de mi gösteriyorsun bana ? Web gibi oldu…

“Gördüğünden eminsin demek ? Ne gördüğünü düşünüyorsun peki ?”

Ne demek ne gördüğümü düşünüyorum ? Basbayağı sırıtan bir surat gördüm, grafik, illustratif. Cut-out. Herhalde sen olmalısın. Neyle yaptın ? Benim makinede Illustrator yok. Photoshop ile o olmaz. Neyle yaptın söyler misin ?

“Bak gene senin makineyle sınırlıyorsun işi. Neden ?”

Başka bir bilgisayarda da çıkacak mısın yani karşıma ?? Hem niye doğru dürüst bir cevap alamıyorum sorularıma ? Hep kaçamak, hep dolambaçlısın.

“Oğlum, dur, dellenme. Anlatıcam, bekle.”

Haydee. Şimdi de mahalle ağzı çıktı. Zaten bu iş fazla uzadı. Biri görse halimi ne anlam verir bilmem.

Bak işim var, saat 3.22 oldu. Yatmam lazım. Kusura bakma. Görüşürüz. Tamam mı ? Ciao.

“C’ya, sport.”

Command Q. Şaşmaz dostum benim. C’ya sport muş…

Çarşamba, Eylül 13, 2006

HP’den becerebildiğiniz kadar uzak durun!

Bu, boşuna edilmiş bir söz değildir. HP’nin bana yaşattığı ve daha da yaşatmaya hazır olduğu sorunları anlattığım zaman, işin başında HP ile ilgili bir sorunumun bulunmadığını, HP’den bir masa üstü yazıcı aldığım zaman ise burnumu sorunlardan kurtaramadığımı göreceksiniz.

Eski yazıcım kullanılamaz duruma geldiği için, 15 Mayıs 2006 günü, güvenilir bir satıcı olarak gördüğüm Teknosa’nın Beşiktaş mağazasına gittim. Satış için sergilenen bütün yazıcıları tek tek inceledim, anlayamadığım konularda satış elemanlarından bilgi aldım. Sonuçta HP’nin PSC 1510 kodlu yazıcı, tarayıcı ve fokokopi işlevlerini yerine getiren cihazını satın aldım. Serüven de burada başladı.

Cihazı, kullanım kılavuzunu ayrıntılarına varıncaya kadar okuyarak kurdum. Özel CD’sini kullanarak, bilgisayarımla iletişim kurmasını sağladım. Fakat bütün çabalarıma karşın cihaz işlevlerini yerine getirmiyor, birtakım garip sesler çıkarıp duruyordu. O günü hiçbir şey yapamadan ve işimi göremeden geçirdim.

Ertesi gün cihazı kutusuna koyarak satın aldığım Teknosa mağazasına gittim. Satış elemanları büyük bir ilgiyle cihazı denediler ve sonuçta arızalı olduğuna karar verip bir yenisiyle değiştirdiler. Bu arada satıcı gençlerden birisi, bu cihazların sıklıkla arızalı çıktığını ve değiştirmek zorunda kaldıklarını söyledi. Yeni cihazı aynı dikkatle kurdum ve büyük bir keyifle kullanmaya başladım. İşimi bir günlük gecikmeyle yapabilmiştim.

Aradan üç hafta kadar geçmişti ki, bilgisayarın yazıcıya kumanda etmediğini, daha doğrusu onu tanımadığını fark ettim. Tüm çabalarıma karşın, ertesi güne yetiştirmem gereken çıkışları bir türlü alamıyordum. HP’nin sesli yanıt sistemine ulaşıp, teknik destek elemanına ne yapmam gerektiğini sordum. Cihazı servise götürmem gerektiğini söyledi. Vaktim olmadığı için benden almalarını istedim, küçük cihazlar için eve ya da işyerine servis gönderemediklerini, benim götürmem gerektiğini söylediler. Bana en yakın servisi öğrenebilmek için adres sordum. İstanbul’da sadece Okmeydanı’nda servisleri bulunduğunu bildirdiler.

Bereket ki Avrupa yakasındaydım, kişisel sorunlarım için çalıştığım şirketin elemanlarından ve olanaklarından yararlanmayı düşünmediğim için, ertesi gün, Anadolu yakasında yaşayanlara acıma duygusu içinde Okmeydanı’ndaki servise gittim. Arabaya kan ter içinde yer bulabildikten sonra ulaşabildiğim teknik serviste tam bir şok ve düş kırıklığı yaşadım. Genişçe bir salondaki bankoda arızalı cihazları teslim alan ve onarılanları teslim eden dört görevli vardı. Ama bankoların önü görülecek gibiydi. Kuyruk servis alanının dışına kadar taşıyordu. Saydım, tam yirmi dört kişi vardı. Her birinin koltuğunun altında ya da ayaklarının dibinde masa üstü yazıcılar, diz üstü bilgisayarlar ve birtakım tanımadığım HP markalı cihazlar vardı. Lahavle çekip, yarım saat bekledikten sonra cihazı teslim ettim. İki gün sonra aramam ve bilgi almam gerektiğini, cihaz onarılmışsa da bir gün sonra gelip alabileceğimi söylediler.

İki gün yazıcısız kaldıktan sonra servisi aradım. Cihazın onarıldığını ve alabileceğimi söylediler. Bir kez daha Okmeydanı’na gidip, park yeri bulabilmek için aynı serüveni yaşadıktan sonra servis salonuna girdim. Manzara aynı idi ve cihazını kucaklayanların kuyruğu salonun dışına sarkmıştı. Sıram gelinceye kadar kuyruktakilerle sohbet ettim. Yakınmalar farksızdı. Oraya gelenlerin önemli bir bölümü de Anadolu yakasındandı. Şirketlerden gelenler, büyük poşetlere doldurdukları diz üstü bilgisayarların sayısından belli oluyordu. Bu kez de yarım saat kadar bekledikten sonra yazıcıyı kucaklayıp arabama döndüm. Sorunun tümüyle çözüldüğünü ümit ediyor, ama bir türlü inanamıyordum.

Nitekim bir bir buçuk ay kadar sonra aynı sorunla yeniden karşılaştım. Bilgisayar yazıcıyı yine tanımıyordu. Bu kez benim bilgisayarımda bir sorun olduğunu düşünerek yakınımdaki bir Macintosh servisine gittim. Bütün kontroller yapıldı. Sorun yazıcıda idi. Ertesi gün 14 Ağustos’ta Okmeydanı’nı bir kez daha boyladım. Aynı sorunlarla boğuştuktan sonra ulaştığım teknik serviste manzara hiç farklı değildi ve kuyruk muhteşemdi. Gerginliğimi saklamaya özen göstererek, servisteki son derece saygılı elemanlara yakındım. Benim HP’nin merkezine başvurmamı ve cihazın değiştirilmesini istememi önerdiler. Cihazı bıraktıktan sonra HP merkezini aradım ve sesli yanıt sistemindeki müşteri temsilcisine durumu anlattım. Aldığım yanıt ilginçti: “Cihazınız bir yıl içinde aynı arızayı beş kez tekrarlarsa yenisiyle değiştirebiliriz” Kanımın donduğunu hissettim.

Ben bir yıl içinde, hiç hazırlıklı olmadığım zamanlarda on kez (teslim etmek ve teslim almak üzere), Okmeydanı’ndaki servise koltuğumda cihazla gideceğim ve HP ancak o zaman cihazının onarılamaz olduğunu “algılayabilecek” sonra da lütfedip bana, aynı sorunları yaşatmayacağına inanmam mümkün olmayan bir başka cihazını verecek...

Öfkemi bastırmaya özen göstererek telefonu kapattım ve iki gün sonra, onarıldığı söylenen cihazı almak için HP’nin mukaddes teknik servisini bir kez daha ziyaret ve tavaf ettim. Evet cihaz çalışıyordu ve ben tüm öfkemi yenip işlerimin başına döndüm.

O da ne? Aradan gene bir aydan biraz fazla zaman geçmişti ki, bilgisayarım bu ne idüğü belirsiz cihazı tanımadığını ilan etmeye başladı. Benim için öfke her zaman olduğu gibi giderek tatlanmaya başlamıştı, ama yapabilecek hiçbir şey yoktu. Sabrımı kontrole alarak HP merkezini bir kez daha aradım. Yanıt aynıydı. Gerçi ben yılda 5 kez tekrarlanması gereken aynı arızanın üçüncüsünü tamamlamak üzereydim ve geriye kala kala iki arıza vardı ama, bende o anlayış ve her zaman nefret ettiğim o hoşgörü duygusu ve sabırdan eser kalmamıştı.

Yapabilecek tek şey olduğunu düşünüp, yanlış anımsamıyorsam 4 Eylül günü aynı duygularla Okmeydanı yollarını bir kez daha katettim ve kutsal servisin salonuna girdim. Bu kez sesimi de yükselterek, cihazı HP’ye armağan etmeye geldiğimi, onarımını istemediğimi söyledim ve bankoya bıraktım. Bankodaki son derece duyarlı, saygılı ve bir servis elemanında bulunması gereken tüm niteliklere sahip Onur adındaki bir görevli benimle ilgilendi ve binanın ikinci katındaki onarım salonuna çıkardı. Orada da benimle yakından ilgilendiler. Ama benim için HP markası ve HP ürünleri kalitesizlik, düş kırıklığı, zaman ve işgücü kaybı, güvensizlik, eziyet gibi kavramlarla bütünleştiği için gençlerin tüm ilgilerine karşın cihazı orada bıraktım ve hiçbir belge almaksızın kendimi dışarı attım.

Bir dünya markasının ne kadar sorumluluk sahibi, ne kadar duyarlı, ne kadar müşteri odaklı olduğunu anlayabilmek için de hiç sesimi çıkarmaksızın bugüne (14.09.2006) kadar sabırla bekledim. HP’den tıs yok...

Acaba bu dünya markası eyçpi bize, anavatanı gibi sömürge muamelesi mi yapıyor?..

Bu bir dost uyarısı... HP’den, becerebildiğiniz kadar uzak durun. İnanmıyorsanız, bir gün zamanınıza kıyıp Okmeydanı’ndaki teknik servise gidin ve hatta oradaki manzarayı görüntüleyin. Kuyrukta bekleyenlerin yakınmalarını dinleyin. Bir dünya markasının Türkiye’ye nasıl baktığına tanık olun.

Wish You Were Here, Klik Enter

Siz hiç yapayalnız yaşadığınız evde gece epey geç bir saatte kendi başınıza çalışırken, Pink Floyd’un Wish You Were Here albümünü kulaklıkla dinlerken dalıp Shine On You Crazy Diamond parçasının 8. dakika 47. saniyesindeki o gülmeli yeri gelince korkuyla sıçradınız mı ?

Arkanızdan biri taa kulağınızın dibine kadar sokulmuş da birden gülüvermiş gibi oldunuz mu ?

Parçayı daha önce kaç kere dinlemiş olursam olayım, hep aynı yerde aynı biçimde korkmuşumdur. Boş bulunmaktan mı ? Albümün şizofren öyküsünün aslında normalde insanın doğasının bir parçası olmasından mı ?

Anlatacağım bunun gibi bir şey.

Yalnız yaşamadığım evde, gece epey geç bir saatte, kendi başıma çalışıyorum. Bilgisayarda. Herkes yatmış. Kulaklıkla bir şey dinlemiyorum. Pink Floyd ve Shine On You Crazy Diamond hiç dinlemiyorum.

Değişik nedenlerle, kişisel çöküntü düzeyinde yorgunum. Benim de herkes gibi yatmış olmam gerek aslında. Gözlerim kapanıyor. Bir yandan taa içinden bir yerlerden, sanki bir şeyler batıyormuşcasına acıyor. Kuruyor, kaşınıyor.

G3 laptop’da, Microsoft Word programının klasik ekranında, gecenin o saatine kadar yazabildiğim şey. Ama neyi yazmakta olduğumu, hangi tuşa basmam gerektiğini hatırlayamıyorum artık. Kafam bilgisayarın üzerine düşecek handiyse. Bir an kapanıp gidiyor gözlerim, uyukluyorum. Vücudum şalteri zoraki kapatmak istiyor.

Bense zoraki toparlıyorum bilincimi gerisin geriye. Bulanık bakıyor tekrar açtığım gözlerim. Ve masaüstünde tam o anda ‘pop-up’ eden bir şeye gidiyor, kırpışarak.

3 cm X 3 cm küçüklüğünde, açık mavi renk zeminli, bir pencere…

Microsoft Office’in o şaklabanal ‘yardımcı’ mahluku veya onun pencerelerinden biri değil ama.

Hiç görmediğim bir şey. Yeni bir virüs mü ? Ama keskin bir Norton var işbaşında, virüslere aman vermiyor ki.

Bulanıklık biraz geçer gibi oluyor durumun aciliyeti ve ilginçliği karşısında. Ne ola ki bu pencere ? Üzerinde bir metin var. Ve metin, o anda harf harf yazılıyor. İyi bir tuş hızıyla.

Ama, bir dakika, metin bana ICQ handle’ım ile hitap ediyor. Mesaj gelmiş olmalı sonsuz kısa uyuklama anımda :

“Hotel Mike, biliyorum senin için geç oldu, ama istersen seni zaman denen şeyin kıskacından kurtarabilirim.”

Aniden Pink Floyd’daki korku duygusu ile sırtımdan soğuk bir ürperti yayılıyor ! Internette değilim ki ICQ mesajı gelsin !!

Ellerim kendiliğinden çekiliyor klavyesinden bilgisayarımın.

“Biraz ani oldu, ama korkma lütfen, seni aylardır izliyorum, yanı başındayım hep…”

Yahu, hâlâ uyukluyor ve Aruz’la herhalde 15. kez seyrettigimiz Matrix’i bu kez de rüyamda görüyor olmayayım ?!

“Matrix mi ? Güceniyorum ama.”

Hayır korkum azalmıyor ama merakım çoğalıyor. Nedir bu böyle ?
Biz küçükken gece tuvalete gidince, ya da kırda çiş yapmak zorunda kalınca önce ‘Destur’ demek gerektiği öğretilmişti, unuttuk gitti tabii böyle şeyleri, çarpıldık mı yoksa ?

“Seni hissediyorum ama klavyede yazarsan daha rahat benim için. Lütfen.”

Ya, pekala. Ya bismillah ve destur. Tutuk, yazıyorum : Kimsin, nesin ? Bu nasıl bir şaka ?

“Adıma Klik Enter diyelim. Aslında sana demin yaptığım davet hâlâ geçerli ve klik edip girebilirsin bu yana.”

O yan neresi ? Ve nerede ?

“Burası senin orası olmayan yan.”

Çok iyi anlattın, sağol. Sen kimsin ? Onun da esprili cevapları var mı ?

“Çok güzel bir dişi olsaydım korkun değişir miydi ?”

Erkeksin de söyleyemiyor musun yani, bu o mu demek ?

“Hayır çok güzel bir dişiyim gerçekten de.”

öhhm.

“Cidden. Biraz alıştıysan, yüzümü de göstereyim sana.”

ÖHHMM.

“İyi misin ?”

Ben… çok yoruldum galiba. Deliriyorum yorgunluktan herhalde. Öyle olduğumu düşünecekler garanti.

Command-Q. Her zaman çalışır. Word de, Klik Enter de bir anda yok oldu. Benim pencerelerim kapanırken bilgisayarım ses çıkarmamak üzere ayarlı, ama Klik Enter’in penceresi kapanırken sanki anlık bir tereddüt oldu, hafiften bir iç çekme duyuldu gibime geldi.

Kimseye söylemeyecektim. Kararlıydım. Ama günler geçtikçe, keşke o kadar uykulu olmasaydım da öyle aptalca davranıp kabalık etmeseydim diye hayıflanmıyor değilim.

Geç saatlere kadar çalışıyorum. Bekliyorum. Bir umutla…


[Okuyan olur ve istenirse, devamı var...]

Salı, Eylül 12, 2006

Bu Camel başka Camel

Nereden bulduysam, böyle bir şey saklamışım...

Bir şey sormak istiyorum

Eski ajansımda bütün çalışanlara bir soru sorulmuştu; "Reklamcı olmasaydınız ne olurdunuz?" Ben, şaman rahibesi olurdum, diye cevap vermiştim. Ne alaka değil mi?
Mistik konulara olan eğilimim, fallara, rüyalara, doğa üstü olaylara olan ilgim, öteki dünyanın kimi zaman bu boyutta yaşandığına inanmam v.s... Herhalde bu yüzden böyle bir cevap verdim. E içki ile de aram iyi:)

Ama şimdi merak ediyorum, acaba sizler neler yapardınız? Dünyada reklamcılık adı altında bir meslek olmasaydı?..

Çok saçma

Az önce bir şeyler okurken "cute as a button" tanımını gördüm. Ne kadar saçma bir şey. Bir düğme ne kadar sevimli olabilir ki? Kökenini bulmaya çalışayım en iyisi.
Böyle tuhaf Türkçe tanımlar geliyor mu aklınıza?

Ortak Defteri okuyan herkese...

Reklamla ilgili herhangi bir iş-uğraş içindeyseniz, örneğin sanat yönetmeni, müşteri temsilcisi, reklamveren, medyacı, araştırmacı, akademisyon, pazarlama uzmanı vb gibi bir konumda iseniz, reklamla ilişkili her şeyi düzeyli ve çağdaş biçimde tartışabileceğimiz iletişim platformumuz Türkiye Reklam Forumu (amma iddialı bir başlık !) sizi de bekliyor.

'reklam.forumu -a- gmail.com' adresine bir e-posta atarsanız, teknik davet mesajını yola çıkarırız, foruma katkılarınızı bekleriz.

Pazartesi, Eylül 11, 2006

Anladım. Sonunda.

Yaşıma verin. Kusuruma bakmayın. Düşündüm, düşündüm, taşındım ve nihayet anladım : İşsiz güçsüz adam işi bu blog işi !

Günlük hayatın (ya da yaşamın, duruma göre) akışı varken, sevgilinle buluşmak varken, sinemaya/meyhaneye/tatile/arkadaşlara gitmek varken, nasıl zaman bulacaksın değil mi, yazmak veya okumak için...
Hele hele, zırta pırta e-postalar göndereceksin, cevap vereceksin, bloga yazı yazacaksın...

Amma velakin, işi olan adamın işi öte yandan : Haksızlık etmeyelim, gençsek örneğin, tek başımıza yaşamamıza yetecek bir para kazanıyorsak, Internete işten bağlanabiliyor olabiliriz. O zaman da işten güçten artan -o da artıyorsa- vakitte (ne hoş eşanlamlı sözcükler var biz ihtiyarlar için) halletmeye çalışıyor olabiliriz bu web, blog, chat vs işlerini...

Kızmayalım, bozulmayalım arkadaşlar bloglarımıza yeterince sık yazmayan arkadaşlarımıza. E-postalarımıza günlerce bakamadıkları, cevap yazmadıkları zaman hiç gönül koymayalım.

Biz işsiz güçsüz takımı, onlar gelene kadar sıcak tutalım odaları, pencereleri, blokları (ehhem). İstedikleri gibi tutamaz isek, kusura kalmayacaklardır : Hıdır, elimden gelen budur !

Laikliğin ne olduğunu bir bilebilsek...

Türker Alkan'ın cumartesi günü Radikal'deki köşesinde yazdığı yazı.
Belki gözden kaçmıştır.



Laikliğin ne olduğunu bir bilebilsek...
Türker Alkan

Bakmayın şimdilerde keskin bir Atatürkçü olduğuna, bir zamanlar Sn. Demirel laiklik konusunda pek ikircikliydi. "Laiklik, dinsizlik demek değildir" der dururdu elindeki Kuran'ı miting alanlarında kitlelere sallayarak ve eklerdi, "Tespih çeken elle, silah çeken el bir olur mu?" Biraz düşünür, tekrar eklerdi, "Benim halkım korkmadan 'Elhamdülillah Müslümanım' diyebilmeli!"
Buna benzer argümanlar uzun zamandır dincilerin savunma hattını oluşturmuştur. "Biz de laikliğe inanıyoruz ve laikliği savunuyoruz. Tek bir sorun var, laikliğin ne olduğunu bir türlü anlayamadık. Bir bilsek sorun çözülmüş olacak!"
Eskilerin 'tecahülü arifane' dedikleri 'bilmezlikten gelme' durumu.
Şimdi bunlara bir de Yargıtay Başkanı Osman Arslan katıldı. "Laiklik iyi bir şeydir ama Anayasa'da tanımı yapılmamıştır!"
Oysa Anayasa'nın 24'üncü maddesi laikliği bütün yönleriyle tanımlamaz mı? İnanç özgürlüğü, dinin devletten, devletin dinden bağımsız olması, devletin dini inanışlara eşit mesafede durması... Laikliğin tanımı açısından söylenebilecek hemen her şey burada yerini alır.
Koskoca Yargıtay Başkanı bunu bilmez mi? Elbette bilir.
O halde 'Laikliğin tanımı yapılmamıştır' demekle kime ne mesaj vermek istedi acaba? Bu sözleri dinci basın sevinçle ve övgüyle karşıladı. Sn. Arslan'ın iyi yere dükkân açtığı anlaşılıyor.
Sn. Arslan'a sormak gerekmez mi, madem laiklik tanımı yapılamayacak kadar kaypak bir kavramdır, senelerdir Yargıtay'ın verdiği laikliğe ilişkin kararların altına imza atarken bu düşünceler elinin titremesine yol açmadı mı? O imzaları nasıl attı?
Ve senelerdir Anayasa'nın laiklik tanımında hiçbir sorun görmeden hareket eden Yargıtay gibi çok önemli bir kurumun başkanı şimdi durup dururken neden bu sözleri söyler?
Şeytan dürtüyor: Yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimleri bir neden olabilir mi? Meclis kendi içinden bir aday üzerinde anlaşamazsa, "Haa" diyecek vekiller, "laiklik konusunda tıpkı bizim gibi düşünen bir Yargıtay Başkanı var."
Neden olmasın? Üstelik Ahmet Necdet Sezer gibi bilinmez bir karakutu da değil!
Yargıtay Başkanı bu sözleri ederken tarikat mensupları birbirini öldürüyor. Ve İstanbul'un İran'ı aratmayacak semtlerinde kameralar geziniyor: Çember sakallar, kara çarşaflar, sekiz-on yaşında tesettüre giren kızlar...
Harem-selamlık uygulamasına geçen oteller haber oluyor.
Hemen her gün basında buna benzer haberleri izliyoruz. Bunlar o kadar sık ve yaygın ki, artık haber değeri bile taşımıyor. Ancak camilerde cinayet işlenirse gazetelerde yer buluyorlar.
Ve bu ortamda Yargıtay Başkanı dertli: "Laikliğin ne olduğunu bir tanımlayabilsek, sorunu çözeceğiz, ama bir türlü tanımlanamıyor!"
Sayın Yargıtay Başkanı kurtarılmış bölgelere gidip bir dolaşsa diyorum. Belki tanım noktasında zihin açıklığı edinirdi.

Cuma, Eylül 08, 2006

Öğrenilmiş Çaresizlik

Bugünlerde e-posta gruplarında dönen bir yazı var. Bazı Ortaklar mutlaka okumuştur ama okumayanlar için paylaşmak istedim.

"Martin E. P. Seligman, 1965 yılının başlarında meslektaşları ile birlikte, öğrenme ile korku arasındaki ilişkiyi inceleme üzere, köpekler üzerinde Pavlov’un (klasik koşullanma) deneyini yaparken tesadüfen beklenmedik bir fenomen keşfediyor. Seligman, deneyinde herhangi bir deneye tabi tutulmamış yirmidört tane köpek alıyor ve onları kaçış grubu, boyunduruk grubu ve kontrol grubu adları altında üç gruba ayırıyor.

Kaçış grubundaki köpekler beyaz bir kabinin içerisine yerleştirilmiş bir hamakta yatarlarken, arka ayaklarından beşyüz voltluk zararsız bir elektrik şoku uygulanıyor. Köpekler, kafalarının yanında bulunan bir paneldeki düğmeye basarak şoku kesme imkanına sahipler. Eğer otuz saniye içinde düğmeye basılmaz ise şok kendiliğinden kesiliyor. Bu köpekler, düğmeye basmayı öğreniyorlar ve her seferinde daha kısa sürede düğmeye basıp şoku kesiyorlar.

İkinci grup olan boyunduruk grubundaki köpeklere de bir önceki gruptaki gibi aynı koşullarda elektrik şoku uygulanıyor. Ancak burada köpeklerin, düğmeye bassalar bile şoku kesme şansları yok. Bu grup, düğmeye bassalar bile şoku kesmeyi başaramadıkları için otuz denemeden sonra paneldeki düğmeye basmaktan vazgeçiyorlar.

Kontrol grubu adı verilen üçüncü gruptaki köpeklere ise herhangi bir elektrik şoku uygulanmıyor.

Bu uygulamadan yirmidört saat sonra üç gruptaki köpekler kısa bir çitle ikiye ayrılmış olan kapalı bir alana götürülüyorlar. Deneyde, köpeklere on kez elektrik şoku vermeyi amaçlıyorlar ve bu on denemenin birinde köpeklerin çitin üzerinden atlayarak şoktan kurtulacakları düşünülüyor. Uygulamanın sonucunda kaçış ve kontrol grubu, kurtulmada hemen hemen aynı başarıyı gösteriyor. Ancak boyunduruk grubundaki sekiz köpeğin altısı, on denemeden sonra bile çitin üzerinden atlayıp şoktan kurtulamıyor. Deneyin devamında bu sekiz köpeğin beşi hala on denemenin herhangi birinde karşı tarafa atlamayı beceremiyor.

Deneyin sonuçları, ikinci gruptaki köpeklerin çaresiz olmayı öğrendiklerine işaret ediyor. Yani öğrenilmiş çaresizlik. Bu gözlemler bilişsel psikolojinin, davranışçılığın yerini almasına neden olan bilimsel bir devrim başlatıyor.

Çaresizliğin teorisi daha sonra depresyonu açıklayan bir model için, insan davranışlarını da içine alacak şekilde geni?letiliyor. Deniliyor ki, bunalan insanlar çaresizliği öğrendikleri için o hale geliyorlar. Bunalımdaki insanlar ne yaparlarsa yapsınlar boşuna olacağını öğrenmişlerdir. Ne yaparlarsa yapsınlar boşuna olacağı konusunda koşullanmışlardır. Bir olayda çare arayamayan, harekete geçemeyen insanlar da sonuç alamayacaklarını düşünen, olayı çözemeyeceği duygusuna kapılan kişiler… Nasılsa sonuç aynı olacak, ne yaparsam yapayım, bu böyle devam edecek, ben buna katlanmak zorundayım gibi."

Ajans görünümlü acans

Ajansta durum:
Yaratıcı bölüm okumuyor. Müşteri ekibi keza.
Gelen gazeteler Hürriyet, Milliyet ve Sabah; onlara göz atılıyor boşluklarda.
Marketing Türkiye ve Mediacat nadiren karıştırılıyor.
Yabancı kitap ve dergiler acil durum sinyali bekliyor.
İmkan var yani.
İnternet bilgiye erişimi kolaylaştırıyor diye mi acaba?

Belki de araştırmaya ilgi duymayan, tutkusuz, derinliksiz bir ekibizdir; dostlar alışverişte görsün, "ne yapıyor göründüğümüz, ne yapıyor olduğumuzdan önemlidir" diye sayıklayan...


(Hakkı Devrim'in bugünkü köşesinde günümüz Türkiyesinde okuryazarlıkla ilgili bir araştırmanın (Türkiye'nin Okuma Alışkanlığı Karnesi) sonuçları: "...Gençlerin yüzde 70'i hiç kitap okumuyor; yetişkin nüfusun yüzde 95'i yalnız televizyon seyrediyor, kitap da okuyanlar yüzde 5; öğretmenlerin yüzde 63'ü, o da bazen kitap okuyor; Türkiye'de düzenli kitap okuma alışkanlığı oranı binde 1... 25 yaş ve üstü nüfusun yüzde 17,2'si okuryazar değil. Kadınlarda bu oran yüzde 27,4. Yüzde 71,8'i ilkokul mezunu...")

Perşembe, Eylül 07, 2006

Duyuru.

Hani profillere fotoğraf koyacaktık ?

Amiyane kaçacak ama kimsenin ipinde değil galiba...
Yaz mevsiminden nefret ediyorum.
Ama yoksa sorun yazda değil mi ?

Çarşamba, Eylül 06, 2006

Öğün mü, övün mü?


Gazetelerde sık yayımlanan bir ilan. Sözlük ve yazım kılavuzlarına baktım TDK'da bunları buldum.









Öğün - isim
1 . Kez, defa.
2 . Yemek vakti:
"Her öğün tıka basa yediği iki katlı ekmek kadayıfı ile.."- H. E. Adıvar.
3 . Bir vakitlik yemek.

Övün/mek
1 . Bir niteliği sebebiyle kendini yücelmiş sayarak bundan abartmalı
bir biçimde söz etmek, iftihar etmek:
"Sonra oyuncakları ile övünen bir çocuk gibi gülümseyerek ilave ederdi."- Y. K. Karaosmanoğlu.
2 . (nsz) Kendi kendisini övmek:
"Yaptığı fedakârlıktan övünüyor diye kadına kızardık."- A. Gündüz.

Politik Sızıntı

Dün reklam geyiklerinde "Yeni mecralar yaratmak" adı altında bir yazı yazmıştım. MSN'de reklamla ilgili fikirlerimi belirtmiştim. Bugün ekşi sözlüğe girdim. Konu başlıklarında "MSN messenger'da Ak Parti reklam çıkarması"nı görünce şaşırdım. Hemen linkini alıp, açtım. Benimki rumuzlar ile ilgiliydi ama bu da ilginç bir çalışma olmuş. Eski sürüm MSN kullandığım için mi, yoksa iMac bilgisayardan dolayı mı bilemiyorum, denk gelmedim hiç. Siz gördünüz mü?

Buyurun buradan yiyin :))

http://img177.imageshack.us/img177/6999/akp666or3.jpg

RSS


Artık sözlüklerin bile RSS'i var. Çok garip bir çağda yaşıyoruz. Farkında mısınız? Bunu az önce dile getirebildim. "Vay bee" diyesim geliyor devamlı. Sözlüklerde bile RSS var. Nedense, çok garip bir şekilde etkilendim ben bunu (en azından) kendime ifade ederken.


[RSS; Really Simple Syndication, Rich Site Summary'nin kısaltması. Yeni nesil web dünyasında, sitelerdeki feed'leri (nasıl çevirilir acaba Türkçeye) kullanıcıya haber veren bir düzenek. Her sitenin bir feed adresi var ve o feed'lerdeki değişiklikleri okuyan yazılımlar ile abonelerine anında haber verebilen bir sistem. Ortak defterin de bir "feed" adresi var mesela. Yukarıdaki logoyu artık çeşitli bloglarda ve sitelerde görmeye başlamışsınızdır. İşte o adresler vasıtasıyla, bir "feed okuyucu" (veya browser'ınız) sayesinde abone olduğunuz sitelerdeki yenilikleri size haber veren sisteme RSS deniyor.]

Bu durumda sözlüklerde bile RSS olması şu anlama geliyor: Sözlükler bile her an yenilenebiliyor.

Konuyu kendimce özetlemeye çalıştım ama RSS hakkında daha fazla bilgi için yukarıdaki resme tıklayabilirsiniz.

Salı, Eylül 05, 2006

Bilgiyi nerede stoklasak?

Az önce televizyon izlerken, programda anlatılan bir şeyi kaçırdım. Hayatımı kurtaracak bir bilgi değildi, yani o olmadan da yaşayabilirim. İlgimi de çekmişti. Olsundu. İnternet vardı. Yarın ajansa gidilince bir ara internetten bakılırdı.

Niye ki? Evde internet var. Kalk bak işte neymiş diye. İnternet bizi bu hale mi getiriyor gerçekten? Bir yerlerde yazılı olması ve ona artık cep telefonundan bile ulaşabiliyor olmak akla yazma gerekliliğini kaldırıyor mu ortadan? Aktif bir internet kullanıcısı olduğumdan beri çoğu şeyi anlık öğrenmeye başladım sanırım. Hani sınav sonrası önceki gece çalıştığın çoğu şeyi hatırlamamak gibi. O bilgiyle işim bitince, o bilginin işi de bitiyor sanki. Gönderiyorum gitsin. Bu her şey için aynı değil tabi. Ama ya bir gün olursa...

Pazartesi, Eylül 04, 2006

Ücretsiz ama yasal müzik indirmek için...


Ücretsiz (bir süreliğine) ve yasal müzik indirebileceğiniz, bizden bir web sitesi :

http://www.dinlio.com


Ne diyeceğimi bilemedim.

Avcılar Kahvesi'nin başı sağolsun. Timsahların gözü aydın.

istek

Bağırıp duruyorum sanki beni duyacakmış gibi. Önümdekilere rahatsızlık vermiş olacağım ki dönüp dönüp bakıyorlar bana. Hiç umrumda değil. Ben Without You I'm Nothing'i dinlemek istiyorum. Çalınan diğer şarkılar istediğim şarkıdan zaman çalıyorlar. Onlarsa bir gidiyor, bir geliyorlar, nerede bırakacaklarını bilemiyorum. Fakat her gelişlerinde daha bir iştahlı görünüyorlar. Yaptıkları herşey gitgide büyüyor. Bir anda arkamı dönüp yürümeye başlıyorum, onlar da gittiler zaten, bir daha da gelmezler geri, bırakmışlardır artık, çok bile kaldılar. Bir çığlık. Sahneye bakıyorum. Twenty Years'ın ilk notaları. Küçük bir dev kaplıyor sahneyi. Erkeğe benziyor ilk defa. O umursamasa da oradaki herkes böyle düşünüyor. Hiç bitmeyecek gibi geliyor yirmi yıl gözüme. Bitmesini istemiyorum. Otobüsle Bodrum'a giderken alacaaydınlıkta traktörlere doluşmuş çiftçilerin yanından geçmek gibi. Onsuzhiçbirşeyliğiyse yol tutuyor. Zayıflık. Bir ağacın altına uzandırıyorum onu ve ben güzel güzel yürüyorum. Ölmeyecektir eminim. Çünkü onsuz da hiçbirşeyim.

Cumartesi, Eylül 02, 2006

Psikedelik olmuş, öyle değil mi?

Kim kim ?

Nokta Çelik Zihni'deki buluşmada, birbirimizi daha iyi tanımak konusunda yeterince titizlenmediğimizi yazmış, haklı. Bir dahaki sefere daha iyi çalışalım ama o zamana kadar yapabileceğimiz şeyler de var. Herkes profiline fotograf ekleyebilir. Bazılarımız bunu zaten yapmış durumdalar.

Ne dersiniz ? Hadi bi gayret.

Güven Borça - Cemalettin Taşçı




Güven Borça e-posta haberinde, yine ODTÜ'lü Cemalettin Taşçı ile ortak projeleri 'Dünyayı İletişim Kurtaracak, Bir İnsanı İkna Etmekle Başlayacak Her Şey' hakkında bilgi vermiş.

Borça'nın ve Taşçı'nın, zevkli giriş yazılarını ve ek bilgiyi şu adreste okuyabilirsiniz :

http://www.sistems.org/net/index.php?option=com_content&task=view&id=57&Itemid=88