Perşembe, Haziran 30, 2005

Vapuru kaçırmak...

İstanbul'un vapurları, İstanbul Kurumsal Kimliği'nin en değerli parçalarından. Hepsi İstanbul için özel tasarlanmış, sonuncusu da 1988'de Haliç'ten denize indirilmiş.

Şimdi vapurların işletmesi belediyeye verildi. Belediye her ne kadar "vapurları kaldırmıyoruz" diye bir açıklama yapmış olsa da artık yenisi üretilmeyecek. Çünkü IDO'nun vapurların yerine yeni-hızlı-ruhsuz "gemiler" için ihale açacağı (yabancı firmalara) biliniyor.

Bir zaman sonra İstanbul'da o klasik vapurları göremeyebiliriz.

İkinci konu; Haydarpaşa'da 7 gökdelenin yapılması ve buranın Türklerin giremeyeceği bir "dünya ticaret merkezi ve kruvaziyer liman "a dönüştürülmesi projesi. Mimarlar Odası çırpınıyor bölgeyi kurtarmak için. Duyan yok.

Bu arada İstanbul'daki binaların %80'inin "kaçak" ve "ruhsatsız" olduğunu da söylemeden geçmeyeyim.

Bir zaman sonra İstanbul, İstanbul olmayacak bu gidişle.

Soru:
Sanat, edeple birleşmediği sürece ortaya "estetik" bir eser çıkabilir mi?

Cevap:
Girdim ilim meclisine
Eyledim talep
Dediler ilim geride
İlla edep illa edep..

Çarşamba, Haziran 29, 2005

Belleksiz reklamcılık, belleksiz yaratıcılık...

Luerzer’s Archive, Epica Awards, The Creative Black Book, Shots, Print, Creative, Communication Arts, Art Directors Annual, American Advertising Association Awards, The One Club Awards...Hemen hemen her ajansta bulunabilen kalın ciltli, afili baskılı, güzel mi güzel reklam arşiv kitapları, DVD’ler, muteber kaynaklar...

Bizim hocalarımız zamanında kitap yokluğundan yakınarak “bizim reklamcılığı öğreneceğimiz kitaplar yoktu” diyerek ne kadar şanslı olduğumuzu anlatmaya çalışırdı. Evet eskiye göre kaynakların ulaşılabilirliği ve bolluğu adına şanslıyız. Ama bu şansın ne kadarını avantaja dönüştürebiliyoruz burası sorgulanmalı! Uzun zamandır merak ediyorum. Acaba Türkiye’deki reklam yaratıcıları yaptıkları işlerden utanıyorlar mı? Yoksa mesleki derneklerde kimse içinden geçirmiyor mu “yahu bizim şu Kristal Elma işlerini neden şöyle ciltli, güzel bir baskıyla satışa sunmuyoruz kitabevlerinde...Hem para kazanırız hem de reklamlarımızı arşivlemiş oluruz” diye...Sadece reklam ajansı isimleri, katılımcılar ve ödüllerin yazılı olduğu ufak bir katalog basılmış! Ne ifade ediyor ki! Kim satın alır diye düşünmeye gerek yok! İyi veya kötü bu reklamların bir şekilde arşivlenmesi, belleklere kazınması gerekiyor ki yeni bir şey yaratırken ‘pişti’ye düşmeyelim! Elbette hepimiz ‘algıda seçicilik’ ve ‘meslek gereği’ gazete okurken veya televizyon izlerken üretilen işlere dikkat ediyoruz, üstüne tartışmalar yapıyoruz. Ama hepsini yakalamak mümkün değil! Hem reklamcılık üstüne yapılacak akademik araştırmalarda kullanılmak üzere hem de ileride bu mesleği sahiplenecek öğrencilerin gelişiminde bu büyük önem taşıyor. Siyaset, spor, moda, yaşam biçimi gibi birçok kaynaktan beslenen reklamların arşivlenmesinin ve bu arşivlerin ulaşabilirliğinin sağlanması konusunda elle tutulur kaynaklara acilen ihtiyacımız var. Reklam yalnızca reklam değil çünkü...Geçmişi anlayıp, geleceği yaşamak/yaratmak için ciddi bir arşiv kültürüne sahip olmak gerekiyor ve bunu başkaları çok iyi başarıyor.

Başkaları derken, geçen gün elime bir kitap geçti. Arjantinli reklam ajansları bir araya gelip bir kitap bastırmışlar, kitabın içine bir de CD eklemişler. Bunu Cannes başta olmak üzere dünyada tanıtım amaçlı kullanıyorlar. Tabi içindeki reklamlar da kendilerini en iyi anlatacakları türden...Madem kitap basmıyoruz, yayımlamıyoruz o halde neden ‘worldwideweb’in nimetlerinden faydalanmıyoruz? –sakın bana ‘reklampark’ var ya demeyin- Farzedelim birkaç web sitesi son 1-2 yılı arşivlemiş! Peki bugün Türk reklamcılığının ustalarının yaptıkları işleri, geçtikleri yolları nereden görebileceğiz? Haluk Mesci, Hulki Aktunç, Ersin Salman, Ege Ernart, Ali Taran (beğenelim veya beğenmeyelim) gibi reklam sektörünün ilk ustalarının (televizyon kuşağı olarak diyorum, yoksa İhap Hulusi’yi, Mengü Ertel’i unutmuyoruz) ürettikleri işleri bilmek istiyorum. Fazla mı merak ediyorum? Çocukluğumda dilime dolanan, beni etkileyen sloganların yaratıcılarını, hayatımızı, yaşam biçimimizi farkında olmadan etkileyen reklamları kimlerin, nasıl ürettiklerini bilmek istiyorum. Şimdi düşünüyorum da peki ya bizim ürettiklerimizi bizden sonrakiler nereden öğrenecek? Kütüphanelerdeki cilt cilt gazete arşivlerinden mi?

Tüm bu koşullarda ‘bugün sektörce sahip olduğumuz yaratıcılık seviyesi belleksiz olmanın ve belleksiz yaratmanın sonuçları mı?’ diye düşünmeden edemiyorum...


Baran Gündüzalp

Ortak Defter'in yeni hizmeti

Ortak Defter, 'Contributors' yani katkıda bulunanlar listesinde yer alıp da

. işlerinin yoğunluğu veya başka kişisel nedenlerle katkıda bulunamayan, bulanamayacağını veya bulunmayacağını bilen
. listeye birilerinin zoruyla, arkadan ittirilerek katıldığını düşünen
. umduğunu, aradığını bulamayan
. vs vb

arkadaşlarımız için, yepyeni bir hizmet sunuyor !

Onlar yeniden katılmak ve katkıda bulunmak isteğini duyana kadar, söz konusu listeden çıkmalarını sağlayabiliriz.
Darılmayız, gücenmeyiz.

mesci2@gmail.com adresine isteğinizi belirtmeniz yeter.

Ceylan Pojon : 'Neden kimse yazmıyor ?'

Ceylan Pojon üşenmemiş, griple boğuşken bana özel mesaj gönderip sormuş : 'Neden kimse yazmıyor ?' Ona yazdığım cevabı, azıcık elden geçirerek, sizler için Ortak Defter'e giriyorum. Ve belki birileri görüş ekler diye de için için umutlanıyorum :

Galiba basit bir iki nedeni var yazmamalarının. Bir kere, reklam yazarları, biri onlara yazı ısmarlamadan, önlerine bir brif koymadan yani başlarında bir müşteri ve müşteri temsilcisi olmadan, yazma alışkanlığına sahip değil !

Acı ama, böyle, sanıyorum. Biraz araştırsak herhalde göreceğiz ki, yazanlar, zaten kendileri için de yazı yazanlar. Şiir, öykü, makale, senaryo, roman, belki kendileri için günlük filan yazıyorlar.

İki, reklamdakinin tersine, Ortak Defter'de anonim kalamıyorlar. Her yazıları imzalı, meslekten insanların gözü önünde. Anonim kalmak, birileri kalkıp 'kötü' derse korkusuna karşı zırh. Aslında anonim kalmak bir yandan işlerine gelirken diğer yandan tersini de özlüyorlar gizliden gizliye. Her insan gibi, beğenilmek, sırtı sıvazlanmak istiyorlar çünkü. Anonimlikten çıkmaya, ancak bir ödül aldıkları anons edilince razı oluyorlar.

Diyebilirsiniz ki, başka yazılı tartışma ortamlarında daha sakınmadan yazıvermiyorlar mı ? Bazıları yazıvermiyorlar işte.

Vurulacak tuşunuz çok olsun.

Anonim 'comment'ler...

Sevgili okurlar, 'comment' yazan dostlar...

'Anonim' yani imzasız-isimsiz comment'lerin Ortak Defter'de yer alması kabul edilebilir bir şey değil.

Lezzet... Önemli bir şey.

Zamanın birinde bir dostumdan dinlediğim ve beni gerçekten etkileyen bir hikayeyi de ben nakledeyim.

Bilirsiniz Japonlar balık sever. Hem de çok. Dolayısıyla balıkçılık da çok gelişmiştir Japonya'da. Fakat gel zaman git zaman adanın etrafındaki balıklar tükenmeye yüz tutmuş. Ve Japon balıkçılar biraz daha uzaklara gitmeye karar vermişler. Daha uzaklara açılıp daha çok balıkla geri dönmek gerekiyormuş. Açık deniz için daha büyük tekneler yapmışlar, balıkların canlı kalması içinse o teknelerin içine devasa havuzlar yapmışlar. O kadar uzağa gittikten sonra daha çok balıkla geri dönmeleri gerekiyormuş. Onlar da daha uzaklara gitmişler, daha çok balık tutmuşlar. Halk memnunmuş. Balıklar çok lezizmiş. Derken oradaki balıklar da tükenmiş. Japon balıkçılar da çok daha büyük balıkçı tekneleri yapmaya ve daha uzaklara gitmeye karar vermişler. Daha büyük balıkçı tekneleri yapmışlar ve çok daha uzaklara gitmişler. Daha çok balıkla geri dönmüşler. Ama bu kez avladıkları balıklarda bir gariplik varmış. Halk balık yemekten vazgeçmeye başlamış. Balıklar yağlı imiş ve o keder leziz gelmiyormuş halka. Böyle giderse balıkçılık diye bir meslek kalmayacakmış. Sonra balıkçılardan biri farkına varmış. Bu balıklar havuzlarda canlı olarak getiriliyormuş ama tonlarca balık hareket alanı bulamadığı için hareket edemiyor ve yağ tutuyormuş. Bunun çözümü ne olabilir diye düşünmüşler. Ve bulmuşlar da... Tekrar açılmışlar, tekrar tonlarca balık avlamışlar. Ama bu kez bir değişiklik yapmışlar. Dönüş yolunda balık havuzunun içine birkaç tane yavru köpekbalığı bırakmışlar. Yavru köpekbalıkları balıkları hiç mi hiç rahat bırakmamış. Sonuç muhteşemmiş. Balıklar yağ tutmamış, halk yine balık yemeye
hem de zevkle yemeye başlamış. Balıkçılık mesleği kurtulmuş.

Yağlanmaya yüz tutan ajanslarda da bu eski balıkçı taktiğinin kullanıldığı rivayet olunur.
E tabii olarak -lezzetten vazgeçmemek adına- birkaç balıktan vazgeçilebilir.

Salı, Haziran 28, 2005

Soğan ve Sarmısak

Bir gün deniz tüccarının birinin yolu, ıssız bir adaya düşer. Burada bir kabile yaşamaktadır. Doğal zenginlikleri bol olan bu ada tam bir ganimet adasıdır. Ancak adada bir şey eksiktir: Soğan! Ada halkının bu yiyecekten henüz haberi bile yoktur. Tüccar sayesinde ilk kez tattıkları bu mucize bitkinin lezzeti adeta hayatlarını değiştirir. Yemeklerine tamamen yepyeni bir tat gelmiştir ada halkının. Tüccar, giderken gemisindeki kilo kilo soğanları yemeleri ve ekip yenilerini yetiştirmeleri için adalılara hediye eder. Soğan denen bu yiyecek onlar için birdenbire tüm hazinelerden daha değerli bir hale gelmiştir. Evine döndükten sonra ada halkı minnettarlıklarının bir göstergesi olarak tüccara soğandan sonra onlar için en değerli olan şeyi gönderir: tabi ki, kasa kasa altın ve mücevher. Bu tatlı kazanç tüccarın çok hoşuna gider ve ada halkının henüz tanımadığı bir lezzetin daha olduğunu hatırlar. Sarmısak! Tüccar direkt sıvar kolları, elindeki hazinenin tümünü bozdurup bunun karşılığında alabileceği kadar sarmısak satın alır. Tonlarca sarmısağı adaya doğru gemiyle gönderir. Ada halkı mutluluktan ne yapacağını şaşırır. Çünkü bu yeni yiyecek, soğandan bile daha güzeldir. Yemeklerdeki lezzet tarif dahi edilemez hale gelmiş, adanın yeni gözdesi şimdi de sarmısak olmuştur. Adalılar buna da teşekkür etmeden geçmemeye kararlıdırlar. Ve yine minnettarlıklarının bir göstergesi olarak tüccara onlar için en değerli olan ikinci şeyden gönderirler. Tüccar kendisine gönderilen hediyenin ne olduğunu görünce şaşkınlıktan düşüp bayılır. Geminin içi ağzına kadar soğanla doludur!


Herkese iyi çarşamba sabahları!

Pazartesi, Haziran 27, 2005

İmdat, sayfalar cayır cayır yanıyor!

Yani: İstediğim kitapları gönlümce alamıyorum çünkü çok pahalı!

Çıkan çoğu filmi sinemalarda izlemem, takip etmem de gerekiyor mesela. Hadi onu korsan dvd’lerle hallettik diyelim (utanıyorum bunu burada söylemekten ama maalesef çoğumuz gibi ben de onları izliyorum) ama bir yere kadar...

Derdim büyük, çünkü ya çok hızlı okuyup bitiriyorum ya da sürekli bir kitaptan ötekine sıçrayıp aynı anda birkaç kitap bitiriyorum ya da bitirmediğim, ama arada açıp açıp baktığım kitaplarım oluyor... Bazen okumayacağımı bile bile kitap almanın da keyfini yaşıyorum. Koskoca bir kitabı, sadece tek bir konusu ilgimi çekse de almak gibi...

Nasıl anlatsam, sanki hazine bonosu (veya bu bir kadın için yeni bir çift ayakkabı olabilir) almak filan gibi çok faydalı (veya kendini iyi hissettiren) bir yatırım olduğunu düşünerek hiç çekinmeden “saldırıyorum”. Bu durumda ortalama rakam, ayda en az 5 kitaba tekabül ediyor.

Hele taksitle kitap almak, işte o daha da bir ağarıma gidiyor.

Bir çok şey pahalı ama neden kitaba bu kadar taktın diyecek olursanız,

Sanki film/sinema pahalı olabilirmiş, ama kitap olamazmış gibi hissediyorum. Zaten okumayan bir milletiz, salonlarımızda kütüphane yerine kristal bardakların sergilendiği anlamsız “vitrin”ler var hala (tamam sizde yok, bende de yok ama ben genelden bahsediyorum), kitaba korka korka dokunuyoruz, daha ne okuyacağımızı filan doğru dürüst bilemiyoruz, bir de fiyatları bu hale getirerek neden iyice caydırıyoruz bu halkı okumaktan? Bu en temel ihtiyaç, neden ithal bir yüz temizleme jeli edasında sanki bir lüks malmış gibi muamele görüyor?

Ben (ve dahil olduğum sosyo-ekonomik grup) bile bundan böyle satırlarca, dırdır’larca şikayet edebiliyorsa, genel hal ve gidişat pek memnun edici olamaz değil mi?

Bugün beni sinir eden, aklıma takılan şey bu!

Çözümü ne? Valla belli başlı ajanslara, belli başlı yayın evleri yeni kitaplarından birer tane her ay yollasa… Ne güzel olur… -du…

Cuma, Haziran 24, 2005

Bozuk Türkçe

Finansbank ilanındaki şu cümleyi okuyun lütfen:
"Parası çok olan krediyi kolayca alır,
ya benim yeterince param yoksa?" diye
dertlenmeden, evi beğenin.

(...) alır, (...) dertlenmeden, ' beğenin' şeklinde bağlanamaz.
Olsa olsa beğenirsiniz diye bitmesi gerekirdi.

Ayrıca "ya benim yeterince param yoksa?"
dertlenmeye girmez. İnsan, parasını olup olmadığını
zaten bilir. Ya bunu ödeyemezsem diye dertlenirsiniz.
Ne yani İsviçre bankasında bir hesabı var da
miktarının ne kadar olduğunu hatırlamayıp,
ya benim yeterince param yoksa mı diyor,
her kim diyorsa...

Bir zamanlar Türkçe'nin bayrağını taşıyan (Manajans, Ada vb.) gibi
ajansları düşününce reklam yazarlığının düştüğü bu acıklı duruma
üzülüyorum. Reklamyazıları'na yazacaktım ama, oradaki kozmopolit kitleye
bunu anlatmaktansa siz meslektaşlarımla konuyu paylaşmayı daha doğru buldum.
Kol kırılır yen içinde kalır, diyerek.

Salı, Haziran 21, 2005

Tercihen / Tercihan??

Son zamanlarda bu kullanıma çok sık rastlar oldum. Özellikle iş ilanlarında ve genelde bizim sektörün iş ilanlarında. ...tercihan askerliğini yapmış....deniliyor. İlk defa duyuyorum. Doğrusu buydu da tercihen diyerek hep mi yanlış kullanıyorduk?

Yazım kılavuzuna bakıyorum: tercihen, Necmiye Alpay'ın Türkçe Sorunları Kılavuzu'na bakıyorum: tercihen, tdk.gov.tr'ye soruyorum: tercihen! Nerden çıktı bu tercihan, ben mi çok cahilim anlamıyorum!!!

Sözüm meclisin ta kendisine

Biz reklamcı değil miyiz? Reklamcıyız.

Reklamcının en çok "olması" gereken yer neresi? Gerçek hayatın içi.

E peki o zaman neden gerçek, günlük, basit, etrafımızdaki hayattan hiç konuşmuyoruz da,

Sürekli sektörden, sektörün sorunlarından, sektörün şusundan busundan konuşuyoruz?

Sanki reklam yazarlarının ortak defteri değil de, reklamcılar meslek odası tartışma köşesi.

Tamam ortak noktamız bu, reklamcıyız. Ama bir ortak noktamız daha var: e biz reklamcıyız?

Haydi biraz daha kaynaşalım!
Asıl işimizin "gerçek hayat" oluşunun tadını çıkaralım!

(Hem birbirimize malzeme çıkarırız belki belli mi olur? İnsanın aklına cin fikirler kim bilir nerelerden ne çağrışımlardan geliyor...)

Pazartesi, Haziran 20, 2005

Çok sıcak bir günden, İzmir'den...

Eh bizden de bi selam size, ey İstanbullular. Biz İzmirliler, kendi aramızda abuk subuk işler yaparken sizler de deftere yazmalarla rahatlıyormuşsunuz. Tesadüfen öğrendim ve Sevgili Haluk sayesinde aranıza katıldım. Yeniden merhaba.

Yazıların tümünü tam olarak okuyamadım. Her fırsatta geri dönüp okuyorum. Bir iki gün sonra tümüne ererim herhalde.

En çok üzüldüğüm konu bir kez daha karşıma çıktı; Türkiyeli olmak ile İzmirli olmak hiç de aynı şey değilmiş, bir kaz daha anladım. İzmirli olmak olsa olsa keyifle söylenecek birşey ama Türkiyeli olmak ise bana bambaşka şeyler çağrıştırıyor. Daha dünyalı olmak ve daha evrensel bir söylem... Ama İzmirli olmak...

Bizlerin buradaki dertleri ile sizinkiler, mesleki açıdan baktığınızda aynı gibi görünse de aramızda dağlar ve dağlar oluşmuş. İnanılmaz salaklıklarla uğraşırken, müşterinin eğitilmesi (!) için göbeğimizi çatlatırken kendi düşlerimizi doyuramamışız.

Ahhhhh İzmir... Pek çoğunuzun belki özlemle ve kıskançlıkla andığı bu kent bizim kabusumuz olmuş, kapalı devre çıldırmışız, sizin hiç haberiniz olmamış.

Hangi dil, hangi türkçe, hangi teknik, hangi gelişme duygusu... Siz neler diyorsunuz öyle? Biz burada yaşamak, mesleğimizin olduğu kadar kendi onurumuzu da kurtarmak için taklalar üstüne taklalar atıyoruz. En büyüğünden en büyüğüne tüm müşteri denen o ne oldum delilerine, doğru işin nasıl olduğunu anlatmakla geçmiş zaman.

Bu yıl, meslekteki yirminci yılımı kutluyorum. Kutlamak derken lafın gelişi işte. Neyi kutlamak, niye kutlamak?

Ben nefes almak istiyorum, bunca yıldan sonra "iyi ki bu işi yapıyorum" demek istiyorum. Ben, dostlar alışverişte görsün diyerek abuk sabuk ajanscılık oynayanları da iyice bir dövmek istiyorum.

Neyse, iş dövmelere falan gelince durmak gerek. Şimdilik bu kadar. Size sık sık yazmaya çalışacağım. İnşallah!

Kolay gele...

Maksude Kılınç

Cumartesi, Haziran 18, 2005

Bugünlük

Sevgili günlük, bugün ilginç bir şey oldu. Repro küçülmeye karar verdi ve ben ajansa büyük geldim. Hay bin kunduz, tam havalar düzelmeye başlamışken işler kötüleşir mi? Bir taraftan güneş, deniz, kum üçlüsü beni çağırmaya başladı, diğer taraftan iş, güç ve taksit üçlüsü ayağımı bağladı. Ayrıca geçen hafta yoğunluktan 53 kilomun ikisini vermişim. 3 gece eve de gelemedim. Tuhaf bir çalışma-sonuç ilişkisi. Neyse sevgili günlük, fazla uzatmayayım, turşu gibiyim, gidip biraz uyuyayım. Hadi baş baş.

Cuma, Haziran 17, 2005

Inter-views... (İç-görüşler No.3) Reklam ajansı kurmak zor mu?

Kurmayı düşünenlere ya da düşünmeyenlere...

Kapatan, ortaklaşan, satan, memnun kalan, pişman olanlar...

Her sey karar verene kadar mı, sonra mı?
Nerede tıkanır, nasıl açılır, sorunlar nasıl aşılır?

İş mi yani? :)))

Saygılarla.

Okuma Önerileri 1

Post: Interview... (İçgörü No.2) Nerede o eski zamanlar?
Comment no: 6
Yazar: Emrah Dogu Akay

http://ortakdefter.blogspot.com/2005/06/interview-igr-no2-nerede-o-eski.html#111900016687017258

Bir önerim var.

Ortak Defter'in dipdiri, dopdolu olması benim de çok istediğim bir şey. Ancak, bir blog yani 'günlük' metaforu ile işlemesinin avantajlarını /gereklerini de göz ardı etmesek diyorum : Karşılıklı yazışmalara, cevaplaşmalara da açık olmalı kuşkusuz, ama bu tür girişlerimizi, konuyu ilk başlatan kimse onun yazısının altındaki 'comment' kutusuna yapmamızı öneririm. Hem konu birlikteliği, çabucak topluca görebilme sağlanır hem Ortak Defteri'in polemik gayyası e-mail forumlarından biri haline gelmemesi...

Perşembe, Haziran 16, 2005

Tamamen kişisel...

Dostlar, interview'ları kisiye özel yapmaya ne dersiniz? Soruların altına cevaplamalarını istediginiz kisilerin adlarını yazalım. Cevaplarını isteyelim...
2 nolu "Nerede o eski zamanlar?" içgörüsü için cevap almak istedigim ortaklar:

Sn. Oğuzhan Akay
Sn. Tayfun Kısacık
Sn. Başak Kanat
Sn. Tunç Balaban
Sn. Ceylan Pojon
Sn. Emrah Akay
Sn. Erçin Sadıkoğlu
Sn. Selin Hamamcıyan
Sn. Çağlar Gözüaçık

Yanıtlarınızı bekliyoruz hanımlar, beyler...
Deftere ayırdığınız çok değerli zamanlar, kişiye özel yazılar için hepinize şimdiden teşekkürler.

Saygılarla

Inter-views... (İç-görüşler No.2) Nerede o eski zamanlar?

Az önce geçip giden dakikalardan bahsediyorum. Kaybolan anlardan... Teknik olarak bir fark yok 60 yıl öncesiyle, 60 sn arasında... Geçmiş... Bitmiş...
Algılar boş zamanlarda neler yapıyor? Zaman nerede tükeniyor?

Reklam dünyasından insanlarla mı berabersiniz hep, yoksa bakkalın, manavın, tamircinin, telefoncunun, kafe sahibinin kafalarını şişiriyor musunuz? İçgözünüzle bakıyor musunuz sağa sola?

Bir kenara çekilip denizden ilham almak mı, insanların karşısına geçip hafızaya yeni veriler depolamak mı? Hangisi nerelere götürür sizce?

Sinema, kitap, müzik dışında neler var hayatlarımızda?

Not... Dostlar... Interview (İçgörü)lere yanıtları, soruların yorumu olarak yanıtlasak, bir araya toplasak... Bunlar oldukça kıymetli şeyler, kutularında saklasak?

Saygılarla

Çarşamba, Haziran 15, 2005

Pişman mısın?

Asla!
Aslinda bugün, yaptığım bu işi ne kadar çok sevdiğimi nasil bir bahane bulsam da anlatsam diyordum. Burdaki ustalarıma ne kadar genç, güzel ve çekici bir işte yillar geçirmiş olduklarını, diğer çoğu mesleğe nazaran ruhlarının insaniliğe ne kadar daha yakın olduğunu, nasıl yapsam da ukalalık etmeden çok da fazla atıp tutmadan anlatabilsem... Başka iş yapmadan bu sektöre girmiş olanlara anlatacağım çok şey var aslında ama ben kısa kesip şöyle bir şey söyleyeyim: Önceki işimde eve gelince takım elbisemi göremeyeceğim bir yere kaldırıyor, bırakın işle ilgili kendimi geliştirecek şeyler okumayı etmeyi, işi hatırlatmasın diye “neskafe” bile içemiyordum. İMDAT! Bu şekilde nasıl ilerleyebilir bir insan? Hiçbir şekilde… Ama şimdi işime resmen aşkla sarılmış durumdayım ve şöyle diyorum,

“Vay be! Ben meğer ne kadar çalışkan biriymişim.”

3 sene önce doğum günümde bankacılığa veda edişimin yıldönümü bugün. Ve o gün bu gündür idealimin peşinde koşup onu yakalayışımın hediyesi de,
Zevkli bir göze ve kulağa,
Her an merak eden bakan ve soran bir beyne,
Her gördüğünü okuyan bir meraka,
Kelimelerle dolu derin bir kuyuya düşüp düşüp duran bir bedene,
Daha çok hatırlayan bir hafızaya sahip olmak…
…Ve tabi ki burada bunları yazabilmek.

* *

Şu an işteyim ve hafta sonu da muhtemelen iş var… Ama umurumda değil!

Çünkü ben bu işte dakikaları saymıyorum; saatleri seviyorum.

Pişman mısın?

Hiç pişman değilim. Hayattta en iyi şekilde yapabileceğime inandığım işlerden biri bu. Ağlasam da, sızlansam da, apırsam da köpürsem de bi işi yapacağım ama ne zamana kadar?işte onu bilmiyorum.Belki başka bir ülkede daha rahat çalışabilirdim evet. O ülkede doğsaydım, oranın vatandaşı olsaydım. Oysa ben burada bir şeyler yapmak istiyorum. Kendi dilimde! Yoksa çoktan gitmiştim zaten. Eksiklere gelince...Önce bende o eksikler. Öğrenilecek daha bir sürü şey, görülecek bir sürü yer, tanışılacak çok insan, okunacak çok kitap, izlenecek çok film, yazılacak ve konuşulacak çok şey var. Daha popoma batırmam gereken çok iğne var, elimde çuvaldızla eksikleri saymak için.Bir şeyleri değiştirebilmek, daha iyiye götürebilmek en azından küçücük bir katkıda bulunabilmek için daha cesur olmak var, daha çok tatmin olmak var, daha çok doymak var, daha çok inanmak var. (-da işte bir o kadar umutsuzluk, çaresizlik, hayal kırıklığı da var çoğu zaman)

Ama ne olursa olsun mücadeleyi bırakmamak var. Bu işi adam gibi dosdoğru, hakkını vererek yapmak var ki bir gün zamanı geldiğinde ustan gönül rahatlığıyla bayrağı sana teslim etsin.

not: Belki pc kullandığımdandır bilemiyorum ama blog sayfasındaki( yayımlanan yazıları değil) başlıkları sadece karelerden ibaret görüyorum. Karakter seti değiştirerek de çözemedim.Tamamen el yordamı ile postalıyorum bu yazıyı..Yanlış bir şey olursa kusuruma bakmayın.

Mazeretim var!

Yazmaktan, yazmaya vakit mi kalıyor!

***

Yazdık da ne oldu!

***

Alın yazımızı değiştirmeliyiz! Yazmayarak!

***

Buluruz hazır bi’ görsel, çakarız bi’ satır bi’şey, olur sana fıstık gibi bi’ şey. Ne lâzım yazmak!

***

Yav, bir yandan internette turala, bir yandan sohbet odalarına dal, bir yandan onla bunla e-postalaş...
Çaydı, sigaraydı, kahveydi derken... Kim yazacak, ne ara?

***

Valla Hocam, yine sistemim çöktü, ondan... Yoksa bi’ otursam, neler döktürürüm!

****

Tam yazacaktım ki, Kurtlar Vadisi başlamasın mı!

***

Yazayım yazmasına da, birisi bir fikir verse...

***

İyi de brother, siz de Turkish write edelim istiyorsunuz; which devirdeyiz, please!

***

Yazalım, peki! Maaş kaç?

***

Yazan reklam yazarı Out! In olan, yazmayan! Yani o bakımdan...

***

Yazmıyorum, çünkü kafam açık: Hazır görseller var da, niye hazır metinler yok?
Neyimiz eksik sanat yönetmenlerinden? Hep onlara kıyak, hep onlara kıyak!
Yazmıycam işte, bana ne bana ne!

***

Çok iyi bir fikrim var, yazacağım, olgunlaşmasını bekliyorum. Boyacı küpü mü bu!

***

'Reklam Türkçesi 'diye bir şey varmış, duydum, arıyorum, bulamıyorum. Kimin neresindeyse!

Bulursam, onunla yazacağım.

***

Orda burda, şundan bundan, şunla bunla, şöyle böyle, varsa yoksa, yerli yersiz, denli densiz,
cak cak cak çetleşmekten...

...Yazmaya vakit mi var?

Olsa, yazmam mı!

***

Buldum! Artık yazabilirim! 'Reklam Türkçesi', nihayet düştü avuçlarıma!
Çok kolay, hepi topu elli sözcükten oluşuyor!

İncelikleri var fakat, öyle her babayiğitin harcı değil:

Örneğin meselâ, “tek” mi yazacaksın? Yazma! “tech” yaz!
“Taksi” mi ya da “taksit” mi yazacaksın? Yazma! ” Taxi” ya da “Taxit” ne güne duruyor?
Anan seni bu tür incelikler için doğurmadı mı? Okey?

***

Okuduğuz gibi, artık yazdım!

***

The Bitti.

Inter-views... (İç-görüşler No.1) Pisman misin?

F.T.
Bu meslegi sectigin, surdurdugun icin pismanlik var mi? Baska bir ulkede baska sartlarda bu isi yapiyor olsan ne fark yaratabilirdin? Farkli davranabilir miydin? Begenmediklerini degistirebilme gucun ne kadar yuksek?
Nesi eksik bu ulkenin? Eksigi varsa, bu bir firsat degil mi?


Not. (Klavyemde Turkce karakter yok. Turkce ozel karakterleri latin alfabesindekilerle degistirmek zorunda kaliyorum. Butun yazar arkadaslardan ozur dilerim.)

Not2 (Eylul, takip ediyorsun degil mi?)

Salı, Haziran 14, 2005

Röportaj

Acaba röportajlar yayınlasak mı?

Bir kaç kişi belirlesek... Sorular hazırlansa...
Sonra dileyenler o soruları yanıtlasa...
Bir anketten farklı olarak, daha canlı, sıcak, samimi sorular olsa... Acık uclu sorular...
Aslında archive'daki interview'lar gibi.
Ne dersiniz? Evet derseniz, bir deneme yapalım...
Usta 3 kisi belirlesin, sorular hazırlansın.
Cevaplar gelsin.
Oradan çok lezzetli meyveler alınamaz mı?
Hayatlarımıza, yaşadıklarımıza ilişkin...
Gelişime, hedeflere dair...

Pazartesi, Haziran 13, 2005

80'lerde Türk Sinemasındaki Reklamcı Profili

Başlığın havalı duruşuna aldanıp, bunun Atilla Dorsayımsı bir sinema eleştirisi olduğunu düşünmesin kimse :)
Küçük bir soru sormak istedim büyüklerime, büyüklerimize...

Kemal Sunal'ın 100 Numaralı Adam ve benzer film Zeki Metin'in Nereye Bakıyor Bu Adamlar filmleri (vb. diyerek uzatabileceğimiz bir liste var yanılmıyorsam), reklam dünyasını yerden yere vuruyor. Sakallı iş adamları, gözlerini para bürümüş hırs manyakları, ne olursa olsun halkı kandırma üzerine kurulu bir meslek..

Ama sonra başka bir dönem başlıyor. Reklam meslek olarak kabul görmüş, hatta filmin başrol oyuncusu bir reklam ajansında çalışıyor -Şener Şen'in Aşık Oldum filmi gibi- hayat standardı çok yüksek, bir gün otellerden birinin havuz kenarında içiyor, ertesi gün ata biniyor... Filmin hikayesi de ajansa fotoğraf çekimi için gelen bir fotomodele esas oğlanın aşık olması ama karısını aldatmayı becerememesi üzerine (çok uzattım soruya geliyorum)...

Hep merak edip durdum, bu değişim nasıl yaşandı? Sinema sektörünün kötü çocuklarıyken reklamcılar, nasıl oldu da kendilerini kabul ettirdiler?
Siz büyüklerimizin bu durumda rolü, bilgisi var mı? Yoksa bu kendiliğinden mi oldu?

Pazar, Haziran 12, 2005

Ortak 'Seyir' Defteri

: )
Sanırım yazarlarımızın çoğunluğunun yazmamasının nedenini buldum !

Blog'un başlığını Reklam Yazarlarının Ortak Seyir Defteri koymak bir hataydı :
Millet başlığı 'seyretmek için defter' diye algılıyordu, kesin.
Ve yazmak yerine, oturup seyrediyorlardı !

Artık yazarlar belki.

Cumartesi, Haziran 11, 2005

Bir Kristal Elma daha...

Ömrümüzden bir Kristal Elma daha düştü gitti... Düşüp giden birkaç dostumuzu, iş arkadaşımızı anmayı niye akıl etmedi Dernek diye konuştuk Oğuzhan Akay'la. KEK (Kristal Elma Komitesi) yok muydu dedim; yoktu, sadece Kristal Elma şarkısı için çağırdılar dedi. Olsaydı orada konuşulurdu, Oğuzhan hatırlatırdı, eminim. Benim ise hiç mi hiç aklıma gelmedi atlanacağı doğrusu, sormadım ! Ne ayıp oldu.
Düşüp gidenleri buradan bari analım... Gani Turanlı'yı ben daha önce Ortak Defter'e yazmıştım. Melih Kibar'ı, Ali Tara'yı ise gelin hep birlikte yazalım diyeceğim yaşı tutanlarımıza. Bu konuda bari bir şeyler yazın, ne olur yahu !

Perşembe, Haziran 09, 2005

Bu köşe paylaşma köşesi...

6-0'lık Kazakistan galibiyeti ne ifade ediyor? Mrs. Robinson'un ölümü orta yaşlarını ufak ufak geride bırakmakta olanlar için neden fazlasıyla üzücü bir haberdir? Kemal Sezer'in Ersin Salman biyografisini okuyan var mı? Babylon'daki Akordeon Günleri'nde 10 Haziran cuma günü (yarın) sahne alacak olan Finlandiyalı Kimmo Pohjonen'in sadece ellerini değil ayaklarını da kullanması meraka değer mi? Çalıştığımız ajansta, güvenlik nedeniyle bile olsa, sürekli olarak bizi gözleyen bir kamera sisteminin var olması yaratıcılığmızı ne derece etkiler? Akşam gazetesi köşe yazarı Güler Kömürcü'nün Sedat Peker'e telefonda aşk ilan etmesiyle ilgili kayıtların Milliyet'te manşet olması etik olarak doğru mudur? OTC ilaç reklamları serbest bırakılmalı mıdır? Kristal Elma'yı yine Okan Bayülgen'e sundurmak doğru bir karar mıdır? Bu yaz nerede tatil yapmalı? Ekonomi söylendiği gibi büyüyor mu? Ajda Pekkan gerçekten İstanbul'un yaşayan en eski anıtı mıdır? Şahan, Garanti Bankası ve Ritmix reklam filmlerinde niçin bu kadar çok bağırıp çağırmaktadır? Serdar Erener, NTV'de yayınlanan "Herkes Bunu Konuşuyor?" da söylediği gibi, "işsiz" bir reklamcı mıdır? Bunca yıllık şehir hatları nasıl oldu da İDO'ya geçti ve vapurlar neden eskiye oranla daha kirli? Erçin Sadıkoğlu'nun yazdığı gibi, vefat ilanları neden yıllardır en küçük bir değişiklik göstermiyor? Deep Purple'ın 23 Temmuz'da bir kez daha İstanbul'a gelmesi iyi bir haber midir? Ali Atıf Bir'in geçenlerde yaptığı ikinci evliliği Ortak Defter olarak kutlamamız gerekmez miydi?

Amacım malumatfuruşluk yapmak değil. Sadece, son birkaç günlük gündemden ilk anda aklıma geliverenler bunlar. Ortak Defter "Meslek odası" olmanın yanı sıra "Dertleşme köşesi", "Paylaşma masası" ve "Soru ambarı" ise bütün bunları ve bunlara benzer her şeyi konuşabilmeli değil miyiz? Hayat böylesine devinirken Ortak Defter üzerine ölü toprağı serpilmişçesine sessiz kalıyorsa hepimiz ayıp ediyoruz!

Çarşamba, Haziran 08, 2005

Neden kimse yazmıyor?

Tamam! Herkesin işi gücü var, gün boyu yoğun bir şekilde çalışıyor. Konkurlar, kampanyalar, ilanlar...

Yine de bir iki satır yazmak zor olmasa gerek.

Geçen günlerde dost insan, yazar kişilik, ortakdefter üyesi bir arkadaşımla konuşuyorduk. Bana "ölü toprağı serpilmiş" dedi. Kendisine hak verdim.

Burada bu kadar insanız, daha fazla yazmalıyız, tartışmalıyız, konuşmalıyız diye düşünüyorum. Yazmayacaksak niye üye olduk ki! Adımız görünsün, şanımız yürüsün diye mi?

Şimdi bana " sen yaz da tartışalım" diyeceksiniz. Şimdiye kadar tartışma yaratacak veya üzerinde konuşulacak bir şey yazmadım belki, ama yine de yazıyorum.

Haydi, bileğinize kuvvet.

Cuma, Haziran 03, 2005

Vefat ilanlarının vefasızlığı..

Stajyer reklam yazarı olduğum günlerden birinde,
müşteri temsilcimizden bir dosya geldi..

Bir gün önce bir cinayete kurban giden ünlü iş adamlarımızdan biri için,
kurumu adına vefat ilanı hazırlanacaktı..

Bunu sözle de söyleyebilecekken elinde dosya ile yanıma gelen müsteri temsilcisine
anlamsız anlamsız baktığımı hatırlıyorum..
Ama dosya açıldığında benim yüzümdeki ifade daha da garipleşti..
İçinden çıkanlar tahmin ettiginiz üzere "iş örnekleri"ydi..

Aklım almıyor..
Önceden yayınlanmış vefat ilanlarına bakarak,
yazılması istenen bir vefat ilanı..
Kara mizah mı? Ta kendisi..

Yazdım.. Beğenmediler.. Müsteri temsilcisi dedi ki
"sana verdiğim dosyadakilere baksana, ordan bi tane beğen aynen yazalım.."
Yazdık.. Yayınlandı.. Ertesi gün gazetede çarşaf çarşaf ilanlar vardı..
Hepsi birbirinin aynı. Yok mu o şirkette ya da şirketi falan geçtim,
kaybedilen birisinin ardından iki farklı kelime ile
duygularını içten bir dille yazabilecek biri..

Bu kadar vefasız mıyız?
Cepten ezberden cümlelerle vefat ilanları yazdırıyoruz.
Açın bakın hemen Hürriyet gazetesini.. Ne yazıyor?
Acımız büyük, büyük kayıp..
Adet mi bu vefasızlık..
Ben kendimi bildim bileli bu böyle..

Evet, acımız büyük, vefat ilanlarımızı kaybetmişiz haberimiz yok.
Başımız sağolsun!!

İsimlerin sıralanması

Ortak Seyir Defteri'nin başlangıcından beri, yazarlar alfabetik sırayla yer alıyordu. Fark ettim ki, bir süredir, katılma sırası olduğunu sandığım bir sırayla çıkıyor isimlerimiz. Teknik desteğe yazdım ve nedenini sordum. Özel cevap alacak mıyız bilmiyorum ama alırsak tabii ki paylaşacağız. Bilginize efendim.