Pazar, Şubat 27, 2005

'Reklam (tanıtım) dilinin dilbilimsel boyutları' yazısı

 
Ünsal Özünlü'nün 'Reklam (tanıtım) dilinin dilbilimsel boyutları' başlıklı, 09012002 tarihli yazısı için :

http://vision1.eee.metu.edu.tr/~metafor/yazi/219reklam.htm

Cumartesi, Şubat 26, 2005

Reklam Yazarı nedir? Kimdir? Ne demektir?

Belki dedim, burada, imece usulü, şu, zamanla işi adını aşmış "reklam yazarı"nın karşılığını birlikte arayabiliriz. Ne dersiniz?

Reklam Yazarı: Fr. Bir şeyi halka tanıtmak, beğendirmek ve böylelikle sürümünü sağlamak için söz, yazı ya da resim kullanarak çaba gösteren kişi, meslek mensubu.

Ali Püsküllüoğlu Çağdaş Türkçe Sözlük'te (Maya 1980) böyle tanımlıyor reklam yazarını. Başka sözlüklerden de alıntı yapar, kökünü çıkarırız. Ben kendimce içeriden birkaç ek yapacağım.

Yazdığını silebilendir.

Gerektiğinde yazmayandır.

Hep araştırandır.

Ortağını, ortalığı, kavramı, hemen her şeyi toparlayandır.

Sanat yönetmeni bir şişe gazozsa, reklam yazarı açacaktır.

Keratadır.

Bazı dönemler sürekli "yani" diyendir.

Bir anda kendini ortaya itilmiş konuşurken bulandır.

En çok sigara içendir.

İş bitince uysaldır. Yani hep huysuzdur.

Adında "yazar" var diye "Neden kitap yazmıyorsun?" diye sorulandır.

Mesleğinin, kitap yazmasını engellediğini düşünendir.

Az yetişir. Turfandası zor bulunur. Mostrası tercih edilmez.

Okulsuzdur.

Sözsüz bir reklam filminin yazarıdır da, neden başlıksız, metinsiz bir ilanın sahibi olabileceği akıllara gelmez, üzülür.

Yazmaktan korkar, nefret eder, zorla yazar, yazdıkça açılır, yatışır, mutlu olur, korkusu geçer, sever, çok sever.

Yazdığının kılına dokunulmasından, kırmızı yaratıcı yönetmen kalemlerinden nefret eder.

Çoğunlukla, belki de her zaman, kaleminin bir türlü düşüncesinin hızına yetişemediği biridir.

Sağlığıyla oynayarak sağlama yapar.

Yazdığı metinle çıkış almadan vedalaşamaz.

Bir noktada yazdığı her şeyin değersiz olduğu düşüncesine kapılan kişidir.

Cuma, Şubat 25, 2005

Kime güvenelim?

Daha önce de dile getirilmişti ama bu konuda benim de söylemek istediklerim var. Söze nereden başlayayım bilemiyorum ama...Derdim Türk dili konusunda başvurabileceğimiz tek, doğru ve güvenilir bir kaynak olmayışı. Bunu Hakkı Devrim de Radikal'deki köşesinde sık sık dile getirir. Kendisine sorulan dilbilgisiyle ilgili çoğu konuda " Türkçe sözlüğe baktım şöyle diyor, imla kılavuzunda da böyle yer almış, ama Ömer Asım Aksoy bu konu hakkında şöyle der. Bence de şu şekilde kullanımı doğrudur" tarzında yorumlarını çok okudum.

Sayın Sevgi Sözel de demiş ki "Resmi TDK, 1950'lerden bu yana "dersane" yazılan bir sözcüğün yazımını bozmuştur; bu yazı, resmi TDK'nin yazım ve dil birliğini bozmasının başka bir kanıtıdır.

Yanlış biliyorsam bağışlayın ama aynı TDK değil miydi bir dönem "şapkaları" kaldıran? Hatta yanlış anımsamıyorsam "şapkalarımızı geri istiyoruz" diye bir kampanya başlatılmıştı daha sonra. Yine aynı TDK'nin imla kılavuzuna bakıyorum, (1996 basımı)"birleşik kelimeler" başlğı altındaki açıklamada 33. sayfanın b maddesinde " bir topluluğun yöneticisi anlamındaki "başı" sözüyle oluşturulan belirtisiz isim tamlamaları: ahçıbaşı..." diye devam edilmiş. Doğrusu aşçı değil midir diye internetten TDK'nin sözlüğüne bakıyorum, her iki sözcük de var. Ahçı da aşçı da.. Ahçı diye arayınca BKZ. AŞÇI diyor. Sözcük köklerinin birbiriyleriyle ilgisi yok. Hangisi doğru? ikisi de mi? Mümkün mü?

Anlayamadığım şu: ne oluyor, ne değişiyor da bir dönem kullanılan şapkalar birden kalkıyor? "dersane" sözcüğü neden 1950'lerden sonra dershane oluyor? Dil gelişen, canlı bir yapıdır ama nasıl gelişeceğini belirlemek için değil midir dilbilgisi kuralları? Onlar da mı değişir? Başa gelen her yeni iktidara göre mi değişir? Zaten yanlış yapılıyordur da birileri gelir doğrusunu mu yapar? Bir ülkenin Dil Derneği Başkanı o ülkenin resmi dil kurumu hakkında "dil birliğini bozuyor" diyorsa bu kuruma nasıl güvenilir? Kime güvenilir? Henüz kendi dilbilgisi kurallarını belirleyememiş bir ülke, dilini nasıl yabancı dillerin etkisinden kurtararır? Kim, kimler, nasıl kurtarabilir?

Perşembe, Şubat 24, 2005

Müdürün Türkçe yanlışı

24 Şubat 2005 Perşembe Sabah gazetesi, Refik Durbaş'ın köşesinden :


Çankaya İlçe Eğitim Müdürü Nihat Asya, özel dershane müdürlüklerine bir yazı yazarak şöyle buyurmuştur: "Bir kısım dershanelerin 'Dershane' kelimesini, gerek yazışmalarda, gerekse tabelalarda Türk Dil Kurumunun ve İmla Kılavuzunun Türkçe ile ilgili kurallarına uymadıkları tespit edildiği bildirilmiştir. Bilgilerinizi ve bu kurallara uymayan yazışmaların ve tabelaların düzeltilmesi için 20 gün süre verildiğinin bilinmesi hususunda gereğini rica ederim." Müdür Asya'nın yazısı, resmi Türk Dil Kurumu'nun (TDK) 'İmla Kılavuzu'na uymamaktadır. 42 sözcüklü yazıda, yazım ve mantık yanlışı doludur. İlk tümcesindeki 'dershane' sözcüğünün büyük harfle yazılması yanlıştır. "Türk Dil Kurumunun ve İmla Kılavuzunun" derken kurum ve yapıt adında, TDK'nin kurallarına göre kesme imi kullanılmaması yanlıştır. Ayrıca Türk Dil Kurumu ayrı, "İmla Kılavuzu" ayrı kurumlar ya da yapıtlar değildir. "İmla Kılavuzu" TDK'nin yayınıdır; "Türkçe ile ilgili" değil, Türkçe'nin kurallarına ilişkindir. Yazıdan anlaşıldığına göre, İlçe Eğitim Müdürlüğü, konuyla ilgili bir "ihbar" almıştır; çünkü "...uymadıkları tespit edildiği bildirilmiştir" denilmektedir. Resmi TDK, 1950'lerden bu yana "dersane" yazılan bir sözcüğün yazımını bozmuştur; bu yazı, resmi TDK'nin yazım ve dil birliğini bozmasının başka bir kanıtıdır.

Sevgi ÖZEL (Dil Derneği Başkanı, Yazar)

Çarşamba, Şubat 23, 2005

Ne yapmalı, ne etmeli...

Yazacağım hikaye bizden çok uzakta olmayan bir zaman diliminde, günümüz Türkiyesinde geçmektedir. Olayın geçtiği yer pek çoğunuzun yakından tanıdığı bilindik bir REKLAM! ajansı. Mağdur olan ise yine sizlerden biri yani bir REKLAM YAZARI! işte hikayemiz başlıyor ...

Bölüm 1 (Konkur)

Günün ışıkları yavaş yavaş yok olmaya başlarken, toplantı vaaaar sesiyle irkildi. Ne olup bittiğini anlayamadan, toplantı masasının başında bulmuştu kendini. Önünde yazıcıdan taze taze çıkmış sıcak kağıtlar, etrafında sürekli koşuşturan müşteri temsilcileri, yani tipik bir toplantı durumu. Sakin sakin etrafına bakınırken, barkonun ışığının yanmasıyla toplantının başladığını anladı. Bu bölümü fazla uzatmadan hemen sonuca geçelim. Toplantı sonunda bir konkur olduğunu ve 2 gün süreleri olduğunu öğrendi.

Bölüm 2 (Ajans içi sunum)

2 gün uyunmamış harıl harıl çalışılmış ve işler ortaya çıkmış. Ajans içinde sunum yapılmış ve elenen fikirler elenmiş, güçlü olduğuna inanılan fikirler, müşteriye sunulmak üzere seçilmiş. Reklam Yazarı kahramanımız en üstün performansını sergilemiş ve toplantı odasını gülmekten kırıp geçirmiş, böylece 1. aşama tamamlanmış.

Bölüm 3 (Müşteri sunum)

Güzel İstanbul'un güzide semtlerinden birinde bulunan bir gökdelendeyiz. Zavallı yazarımız daha hayatında o gökdelenlerin en üst katına çıkmamış olduğu için sunum öncesi meraklı gözlerle dışarıdaki manzaraya bakıyor, bir yandan da yanındakilere burdan İzmit görünüyormuş gibi saçma laflar ediyor. Neyse fazla uzatmayalım, müşteri odaya giriyor ve toplantı başlıyor. Herkesin karşısında bizim sevimli yazarımız, başlıyor anlatmaya. İlk tepki çok önemli yoksa bütün sunum berbat olabilir. Neyseki müşteri korkulduğu gibi çıkmıyor ve başlıyor gülmeye. Onlar güldükçe Reklam Yazarı oynuyor toplantı, komedi salonuna dönüyor. Filmlerin anlatılmasının üzerinden 15 dak. bile geçmemiştir, ama müşteri açıklamasını yapar: "Ajansımız sizsiniz". Başarılı ve müthiş bir gün gibi düşünüyorsunuz ama yanılıyorsunuz, çünkü kabus asıl şimdi başlıyor.

Bölüm 4 (Yönetmen)

Toplantı üzerinden 4 hafta geçmiş bu arada Reklam Yazarı filmleri 8 kere anlatmış ve artık anlatmaktan bıkmıştır. Sıra yönetmene gelmiştir. Showreel'lar arasından çok iyi yönetmenler seçilmiştir, ancak bazı sebeplerden dolayı son dakikada yurdumuzun tanınan ve sevilen (tamam sevilmiyor olabilir) yönetmenlerinden biriyle anlaşılmıştır. Bu yönetmenle yapılan ilk toplantıda Reklam Yazarımız yıkılmıştır çünkü yönetmen senaryoyu çöpe atmıştır. Yani Reklam Yazarının emeğini, fikrini ve alın terini. Ajans ne mi yapmıştır hiçbir şey. Neyse sonra bir iki toplantı daha yapılır ve yönetmen yazılan filmleri çekmeye ikna edilir.

Bölüm 5 (Çekim)

Çekim günü gelmiş çatmış, bütün ajans heyecanla sette yerini almıştır. Tabii bizim Reklam Yazarı'da. Oyuncuların makyajı setin hazırlanması derken çekim başlar. Ama ortada garip bir şey vardır çünkü yönetmen yine kendi kafasına göre takılmaktadır. Bir uyarı iki uyarı, sinirler iyice gerilmiştir. Reklam Yazarı kendi kendini yemektedir. Ha bu arada merak edenlere hemen söyliyeyim ajansın diğer çalışanları ve Reklam Yazarı'nın üstleri, hiçbir şey yokmuş gibi pizzaları mideye indirmekle meşguldürler. 2 gün süren çekimlerin sonunda ortaya, yazılan ve anlatılanla alakası olmayan stratejik olarak müşteriye yakışmayan bir film çıkar. Bu arada Reklam Yazarı'da diğerleri tarafından sessiz olması konusunda uyarılır.

Bölüm 6 (Son)

Evet bu bölümü sizlerden bekliyorum çünkü bir Reklam Yazarını en iyi bir Reklam Yazarı anlar. Kahramanımız ne yapmalı. İstifa mı etmeli? Yoksa boynunu eğip işine mi bakmalı? Yoksa yeni iş buluncaya kadar sessiz mi kalmalı? Belki de başka birşey yapmalı, kim bilir...

Cumartesi, Şubat 19, 2005

Milliyet'in Paneli

Bugünkü (19 Şubat 2005) Milliyet'in Ekonomi - Reklamcılık sayfasında 'Yerel mi küresel mi ?' başlıklı yazı, 18 Şubat Cuma günü katıldığım Cannes paneliyle ilgili. Katılmayanların bilgilenmesi ve bazı gerçeklerin kayda geçmesi için, yazıya ve panele ilişkin söyleyeceklerim var.

- Paul McMillen panele ve konuya hakim olabilseydi, dinlemeye gelenlerin zamanına bu kadar yazık olmayacaktı : Ne konu belirginleşti, ne panelistlerin ne dediği anlaşıldı. John Hunt'ın sunumu Milliyetin söz konusu yazısında ileri sürüldüğü gibi 'Fikirlere Karşı Reklamlar' değil, daha çok 'Fikirler, Reklamlar değil' veya bilemediniz 'Fikir mi Reklam mı' diye çevrilebilecek bir bakış getiriyordu. Panel ise Türk reklamları Cannes'da ödül kazanabilir mi kazanamaz mı gibi bir yöne saplandı gitti. Konuşmamın başında söylediğim 'yaratıcılık denen şeyin altında, reklamverenin işine yarayacak, işine değer katacak fikirlerin yatması gerektiği, reklamda hesap verebilmenin buna dayanması gerektiği' arada kaynadı. Son turda zar zor ilişilen yaratıcılık, reklamverenin Cannes'a son birkaç yılda niçin önem verdiği, hesap verebilme, John Hunt'ın dediklerime katılan bir iki cümle söylemesine olanak verdi.

- Yazıda geçen 'Mesci de reklamda Türkiye'nin, İspanya ve Brezilya türünde bir ekol olmasının zor olduğu; bunun da nedenleri arasında Türkçe'yi ve reklamverenlerin tutumunu örnek gösterdi' komedinin dik âlâsı ! Bu tür toplantılarda not tutamayan veya tuttuğu notu anlamayan, dolayısıyla da yanlış yazıya geçirenler çok gördüm ama, kendi organizasyonunda söylenenleri kaydetmeyen, anlamayan veya yanlış anlayan Milliyet ekonomi servisini yadırgadım. Ayıpladığımı da söylemeliyim. (Organizasyon için didinen, ev sahibi Sevgili Viki Habif'in üzüleceğini biliyorum ama onun kabahati değil.)

Benim söylediğim şuydu : Türkiye'nin festivalde, zamanında İspanya'nın veya Brezilya'nın başardığı gibi, büyük ödüller kazanıp bir ekol veya bir dalga haline gelebilmesi güç. Bunun nedenleri arasında Türkçe'nin anlaşılması tabii ki var ama hakim reklam anlayışımız da önemli. Çünkü Türkiye'deki reklamları birkaç gruba ayırmak mümkün : John Hunt'ın geleneksel reklam dediği alışılmış reklamlar, batı tarzına öykünenler ve tamamen yerel hatta etnik olanlar (örneğin Ali Taran'ın reklamları böyle reklamlar. Tadını bizim çıkarabileceğimiz, tamamen bizden ve bize göre şeyler.) Dikkat ederseniz, ödül kazanan işlerimiz, içerdikleri fikirde bir ilginçlik olmasının yanı sıra, biçimsel bakımdan batının bildiği-tanıdığı reklam-uygulama tarzındaki şeyler. Daha büyücek ödül kazandığımız işler, medya satınalma, stratejik planlama gibi daha evrensel dildeki dolayısıyla jürilerin daha kolay anlayabildiği dallarda. Bizim öncelikle, reklam ajansıyla, reklamvereniyle, medyasıyla, reklam akademisyeniyle oturup, yaratıcılıktan ne anladığımızı çözmemiz ve bir fikir birliğine varmamız gerek. Bırakın Cannes'ı, Kristal Elma yarışmasında bile anlaşamıyoruz.

Gördüğünüz gibi, 'reklamveren' lafını ettim ama Milliyetin ileri sürdüğü bağlamda asla değil ! Neyse... Gazetelerimiz, kimin ne dediğini, anlamasalar bile doğru nakletseler çok iyi olacak.

Cuma, Şubat 18, 2005

İMECE

Burada biz bize olduğumuza göre, birbirimizin halinden iyi anlarız diye düşünüyorum. Hani Nasrettin Hoca, damdan düşünce doktor çağıralım mı diye soranlara ‘bana damdan düşen birini getirin' demiş ya...

Ortak Defter'dekilere bir imece teklifim var. Hepimiz ucundan tutarsak, işin sonunda aradığımızı şıp diye bulacağımız, çok kullanışlı, benzersiz bir kaynağa sahip olabiliriz.

Tamamen işimizle ilgili, yaşam pratiğine dair bir konu bu.

Örnegin "para” kelimesi üzerinde çalışıyorsunuz. Deyimleri, atasözlerini karıştırıyorsunuz, sözlükleri tarıyorsunuz. İçinde “para” kelimesi geçen deyimleri/atasözlerini arıyorsunuz. Ama deyimler/atasözleri sözlüklerinde veya normal sözlüklerde alfabetik sistemle sadece "para” kelimesiyle başlayanlar bulunabiliyor. Oysa içinde demir kelimesi geçen her şeye göz atmak istiyorsunuz. Sözlükte “para” maddesine baktığınızda “para basmak”tan “parayı veren düdüğü çalar”a kadar pek çok şey var. Ama “cebi para görmek” deyimi yok! “Cebi para görmek”, “cep” maddesinde yer alıyor. Tüm deyimlerin/atasözlerinin bu şekilde tasnif edilmiş, bir arada yer aldığı bir kaynak yok bildiğim kadarıyla. (Ama varsa hemen öğrenmek isterim!)

Elbirliğiyle böyle bir kaynak oluştursak... Artık dijital ortamlarda verileri tasnif etmek daha pratik. Mesela internetten -tabii doğru düzgün kaynaklardan ve belli bir sistematik içinde- kopyalayıp yapıştırsak... Ya da bir havuz oluşturup, deyimleri/atasözlerini denk geldikçe yerli yerine koysak... Yöntemini, altyapı gerekliliklerini bilmiyorum, yüksek sesle düşünüyorum sadece!

Ha, bu arada ismi de "ortak kitap" olsa... “Ortak deftere", ortak kitap:)

Ne dersiniz?

Çarşamba, Şubat 16, 2005

'İngiliz basını gibiyiz'

Fatih Altaylı, bugünkü (16 Şubat 2005) köşe yazısında şöyle yazıyor : "Ful çekmek manşetine takan okurlar, Türkçe'nin kaybolduğuna dikkat çekmişler. Ben de bu köşede yıllardır bunun mücadelesini veriyorum. Türk basını ne yazık ki giderek Türkçeyi bir kenara bırakıyor. İçimiz dışımız İngilizce. Biraz daha 'züppeleştiğimiz' zaman üzerine az Fransızca. 'Life style' köşeler, İngilizce isimli ekler ve daha bin türlü acayiplik. Bunların yanlışlığını yıllarca köşemde dile getirdim ama artık pes ettim.

Neden mi ? Çünkü 'Hürriyet Medya ve Towers'da hazırlanıyor. Oradan 'Doğan Printing Center'a gidip basılıyor. Ben de televizyon programlarımı 'Doğan TV Center'da hazırlıyorum. Böyle bir ortamda gazeteyi Türkçeleştirmek zor. En iyisi okurların İngilizce'yi ilerletmesi olacak."

Dile saygı konusunda reklam yazarlarına ne kadar önemli bir görev düştüğünü bir kez daha düşündürmüyor mu ?

Altaylı ve diğer bilinçli yazarların Türkçe konusunda pes etmemesini diliyorum.

Salı, Şubat 15, 2005

Bazılarımız hâlâ...

Tamam itiraf ediyorum: Ben de zaman zaman reklamcılıktan soğuyorum. Aslında soğuduğum şey reklamcılık değil, reklamcılık yaparken temas ettiğim 3. şahıslar. Bazen müşteri, bazen müşteri temsilcisi ya da başka biri hevesimi kırıyor.

Ama başka bir açıdan bakalım olaya!

Hâlâ bazılarımız gece yatarken yakınında bir yerlerde kalem kağıt bulunduruyor.

Bazılarımız hâlâ iş yaparken adrenalin salgılıyor.

Bazılarımız hâlâ öğlen yemeğinde kağıt amerikan servise not alıyor.

Bazılarımız hâlâ Arşimet gibi “buldum, buldum” diye sanat yönetmenine koşuyor.

Bazılarımız hâlâ alışveriş merkezinde tesadüfen gördüğü müşterisine ait kötü yapıştırılmış posterin fotoğrafını çekip müşteri temsilcisine getiriyor.

Bazılarımız hâlâ bazı sunumlardan önce gece uyuyamıyor.

Bazılarımız hâlâ işini severek yapıyor!

kaçımız kaldı?

kaçınız sektöre yeni adım atmak isteyenlere yapma demiyor?

kaçınız "kadınlar/erkekler" diye başlayan, onlarla da onlarsız da olmadığı şeklinde devam eden serzenişi mesleğine uyarlamıyor?

kaçınızın aklı işte, gözü restoran, butik otel, kafe, kahvaltı salonu açmakta değil?

kaçınız yerli yabanci ödülleri kıyasıya eleştirip, müşterinin nefesini daralttığı zamanlarda, oksijeni proaktif/ödüllük işler yapma çabasında bulmuyor?

kaçınız sadece reklamcı olmak istiyor?

kaçınız istemeye istemeye ajans değiştirmiyor?

kaçınız mesaisiz çalişan ancak reklama ucundan kulağından dokunan storyboardcu, müzisyen, yönetmen, fotoğrafçı gibi mesleklere özenmiyor?

kaçınız gitti, kaçınız kaldı?
küsurat mı, yoksa hiç mi?

Pazartesi, Şubat 14, 2005

Burger King... Jalapeno... Çok acı!

Burger King'in "jalapeno soslu burger" reklam filmini izleyeniniz var mı?
Varsa, merak ediyorum...
"Şu hayatta tatmadığınız acı kalmasın" size nasıl geldi...
Jalapeno'ya bayılırım ama bana biraz ağır geldi.

Cumartesi, Şubat 12, 2005

Dilimize hakim olalim!

Ne umuyorum? Nasıl bir blog? İdeal ölçülerde bir blog nasıl olur? Diline hakim reklam yazarları, akılcı yaklaşımlar, fikir teatileri, çamura saplanmayacağımız münazaralar... Konsensus olsun istemem... Konsensuslar ortalamadır. Ortalama iyinin, iyi mükemmelin düşmanı. Burada yüzyüze gelmek isterim herkesle. Ve aynı zamanda omuz omuza, sırt sırta. Klavyelerin ardında güvenli alanda hissetmek istemem. Ben yaptım oldu... Peki, oldu mu? Oldu mu, olmadı mı? Tartışmak gerek. Belki de olmadı. Herkes aynı görüşte olsa, olur mu? Olmaz, olur mu? Peki, herkes diline hakim olsa. En azından burada, işinde ve hayatta. Doğru türkçe, doğru dilbilgisi. Bak bu olur iste. Ben her şeyi çok mu iyi biliyorum? Bilmem. Sanmam. Ama birşey biliyorum. Hiç kimse herkesten daha akıllı değildir.

Cuma, Şubat 11, 2005

Yazıya Saygı

Belki böyle olmalıydı blog’un adı. Ya da, gelin, öyle yazalım.
Saygıyla ! Kurallarına. Zenginliğine. Güzelliğine. Okuruna…

En basit halinde bile, bir bilinç işi olduğunu hatırlayarak.
En önce yazarının kendisine saygısını gösterdiğini, hiç unutmayarak.

Ve saygıyla okuyalım : Alt, üst, yan dokusuyla işçiliğine,
derinleşen anlamlarıyla inceliğine, ustalığına…

Reklam Yazarlığı bugün bir meslekse, o konuma, yazıdaki emekle,
titizlikle gelindiğini her harfte, noktalama işaretinde yeniden düşünerek...

Ardına sığınılacak hiçbir mazeret olmasın önümüzde.
Zaman darlığı. Müşteri inadı. Patron kaprisi…

Zaman geniş ve bizim. Müşteri sadece biziz.
Patron yalnız beynimiz, yüreğimiz.

Bence, burada, böyle olmalı yazımız. Ve her yerde.

Başlık tipografisi ve noktalama işaretleri

Reklam yazarları ile sanat yönetmenleri arasında sıkça yaşanan ve çoğunlukla yazarın galibiyetiyle sonuçlanan bir oyundur sanki başlıklarda kullanılan noktalama işaretleri... Yazarken insanın eli kendiliğinden koyar üç noktayı yan yana... Hatta bazen acımaz üç tane ünlemi bile yan yana asker gibi dizer. Hele ki çok çok aşka gelmişse, ünlemin ardından gelen iki nokta, hem üç noktanın hem de ünlemin vurgusunu taşır diye pek tercih edilir yazar aleminde...

Ancak gelin görün ki iş tipografiye geldiği zaman sanat yönetmenleri, o noktalama işaretlerine hiç acımazlar... Tek tuşla yok ederler onları. Yazarın gözünün önünde, özene bezene diktiği o muhteşem elbisenin kolunu makasla keserler, düğmelerini koparırlar. Yazı acır, yazar acınacak hale gelir.

Oysa durum her zaman böyle değildir. Aslında yazar elbiseyi dikmemiş sadece teğellemiştir. Sanat yönetmeni son dikişi makinede çekip, ütüyü yapacaktır. Burada orta yolu bulmak gerektiğini düşünüyorum.

Zaman zaman noktalama işaretleri başlık tipografisi içinde öyle bir hal alır ki başlığın tüm etkisini yitirmesine bile neden olabilir. Örneğin, ünlem işareti, büyük harfle yazılmış bir başlığın sonunda çoğunlukla “İ” ya da “I” harfi gibi görünür. Hatta üç nokta, alt alta yazılmış ve ortalanmış bir başlıkta dengeyi ne de fena bozar.

Esasında kurallardan ötede bir denge vardır başlık tipografisinde. Her zaman gerekmeyebilir noktalama işaretleri. Tipografik çalışmaya geçildiği andan itibaren o artık bir cümle değil bir başlık olur. Kimlik değiştirir. Ünlem ile yazarın vurgulamak istediğini belki sanat yönetmeni kullandığı tipografinin rengiyle yapacaktır. Yani düğmesiz, kolsuz bir elbise de dikilebilir. Üstelik çok şık da olabilir.

Perşembe, Şubat 10, 2005

Burada olmak. Bu cografyada Reklam Yazari olmak.

Reklam Yazarlarının Ortak Seyir Defteri...
Aslında kaybolup giden bir ruhun belki de yeniden -küllerinden- doğuşu.
Koşullar gittikçe zorlaşırken dayanışmaktan başka çaremiz olabilir mi?
Ustanın da girizgah kısımında söylediği gibi, kavgalardan, egolardan sıyrılmış bir yazarlar birlikteliğine!

TK

İmla kılavuzu

Türk Dil Kurumunun web'deki (www.tdk.gov.tr) imla kılavuzu uzun bir süredir kaldırılmış durumda. 'Yeni bir arayüzle yakında kullanımda olacak' deniyor ama olmuyor. TDK'nın eski arayüzü olduğunu sandığım arayüzle, bir imla kılavuzu şu adreste var :
http://www.dilimiz.gen.tr/dilbilgisi/imla/imlaklavuzu.html
Elinizin altında olsun isterseniz...
-------------
Not : Dikkatli bakarsanız, web adresinde 'imlaklavuzu' (!) yazıldığını göreceksiniz. Yanlışı yapan, sitenin kendisi. Tayfun Kısacık yakaladı yanlışı, ve uyardı : Doğrusunu yazınca, imla kılavuzu yüklenmiyor ! Bu da aklınızda olsun.

Cumartesi, Şubat 05, 2005

Neye yarayacak ?

Kardeşler, Arkadaşlar !

1) Çok yazarlı, yani isteyen reklam yazarının 'yazı' yazdığı
2) Kamuya açık, yani yazılanları herkesin okuyabildiği

bir 'ortak seyir defteri' tutalım diye öneriyorum. Bilgi, akıl paylaşalım; zamana ve bu işkoluna tanıklık edelim. E-mail yoluyla süren, çoğu kez anlamsız ağız dalaşına dönen, yeni bir bilgi/tez geliştirmeyen, saklamak isteyeceğiniz yazı değeri olmayan tartışma forumlarından farklı bir şey öneriyorum. Doğrudan web'e yazılan, web'in daha da demokratikleştiği yeni biçim blog, biliyorsunuz.

Sürekli yazacaklardan olmak isterseniz, bana, mesci2@gmail.com adresine yazar mısınız ?