Çarşamba, Ağustos 31, 2005

Bir Can Gürzap yazısı [19/05/2002]

Eski dosyaları karıştırırken buldum, Can Gürzap'ın 19/05/2002 tarihli Radikal'de çıkan ilginç bir yazısını saklamışım. Okumamış olanlar için koyayım dedim.

-------------


Yumuşak G sizin olsun (Türkçe, yazıldığı gibi konuşulmaz, konuşulduğu gibi de yazılmaz.)

CAN GÜRZAP

5 Mayıs 2002 Pazar günü Radikal İki'de bir başlık dikkatimi çekti: "Yumuşak G Bizimdir". Altındaki imza Caner Kerimoğlu'na aitti. Yine aynı bilgisizlik nakaratı başlıyor diye geçirdim içimden. Baştan sona yanlışlar, çelişkiler ve anlatım bozukluklarıyla dolu olan bu yazının neresinden tutayım da düzelteyim?

Sayın Kerimoğlu, eleştirdiğiniz, hatta biraz da hakaret ettiğiniz Fuat Uğur'un Radikal İki'de yayımlanan yazısında sözünü ettiği konular doğrudur. Türkçe, yazıldığı gibi konuşulmaz, konuşulduğu gibi de yazılmaz. Bu gerçek, yazı dili olan bütün diller için geçerlidir. Dillerin yazılışında kullanılan alfabetik simgeler, yani harfler değişik biçimlerde olabilir. Yunan, Arap, Kiril, Latin alfabelerinde olduğu gibi. Oysa, dillerin seslendirilmesiyle ilgilenen fonetik alfabesi tektir ve uluslararasıdır.

Fonetik bilimi, konuşma dilindeki seslerin oluşum ve söyleniş biçimlerini, birbirleriyle olan ilişkilerini, seslerin hecelere, hecelerin de sözcüklere dönüştüklerinde uğradıkları değişiklikleri inceler ve saptar. Sözgelimi Türk alfabesinde 29 harf olmasına rağmen, konuşma dilimizde 48 ses vardır. Bu da diğer dillerde olduğu gibi Türkçe'nin de yazıldığı gibi söylenmediğini gösterir. Kelek ve kolay: k'ler aynı yazıldığı halde okurken biri kalındır, diğeri ince. Deniz ve deryada e'ler aynı yazılmasına rağmen söylerken biri kapalı e'dir, diğeri açık e. Alışkanlık anlamına gelen adetle, sayı anlamına gelen adet aynı yazılmasına rağmen a sesi birinde uzun diğerinde kısadır. Daha bunun gibi yüzlerce örnek verebiliriz. Örneğin, Türkçe konuşma dilinde dört ayrı n sesi vardır, ama yazarken hepsi için aynı n harfini kullanırız. Bu dört ayrı n sesini fonetik alfabesi harflerinin gazetede olamayacağını düşünerek buraya yazamıyorum. Bu nedenle şöyle açıklayacağım:

Benzeşme (assimilation): Bir ses yanındaki sesin etkisi altında kaldığı zaman bir - iki sesten birinde değişme olur: Buna birkaç örnek veriyorum:

N-KA seslerinin bir araya gelmesiyle (N) sesi değişikliğe uğrar. Ankara, Çankaya, banka.

N-KE seslerinin bir araya gelmesiyle (N) sesi değişikliğe uğrar: inkar, denk, renk, hünkar.

N-F sesleri bir araya gelince (N) sesi değişikliğe uğrar: enflasyon, konfor, menfaat gibi.

N-Y sesleri bir araya gelince (N) sesi yine değişir: Konya, konyak, manyak gibi.

Şimdi gelelim sizin alay ettiğiniz '-ECEK -ACAK' eklerine.

1) Konuşmada -ecek, -acak ekleri, sonu sessiz harfle biten ve içinde a, e, i, ı gibi düz ünlüler olan eylem köklerine bağlandığında, a-cak ve e-cek eklerinin başlarındaki 'a'lar 'ı', e'ler 'i' olarak darlaşır: kan+acak=kan+ıcak, sil+ecek= sil+icek, gel+ecek= gel+icek gibi.

2) Konuşmada, -acak ve -ecek eklerinin bağlandıkları eylem köklerinin içinde o, ö, u, ü gibi yuvarlak ünlüler varsa, a-cak, e-cek eklerinin başlarındaki 'a'lar 'u', 'e'ler 'ü' olarak darlaşır: don+acak=don+ucak,ol+acak=ol+ucak,gör+ecek=gör+ücek, sür+ecek=sür+ücek gibi.

3) 'Y' kaynaştırma harfi:
Eylem ve eylemsi ekler olan -a, -e, -an, -en, -arak, -erek, - acak, -ecek ekleri sonu sesli harfle biten eylem köklerine bağlandıklarında, Türkçe sözcüklerde iki sesli harf yan yana gelemeyeceğinden araya 'y' kaynaştırma harfini alır. Konuşmada 'y' kaynaştırma harfi, kendinden önceki, 'a'ları 'ı', 'e'leri 'i' olarak darlaştırır: anlaya=anlıya, anlayan=anlıyan, söyleye=söyliye, söyleyen=söyliyen gibi.

Şimdi gelelim 'ğ'ye. Türkçe'de 'ğ' yani yumuşak g söylenmez. Çünkü, 'ğ' ses estetiği bakımından kulağa hoş gelmeyen, geriden, gırtlağı zorlayarak çıkan bir sestir. Ne kadar iddia etseniz de konuşurken bu sesi zaten çıkartmazsınız: Kağnı, ağlama, boğa, ağrı, sağlamak, ağarlamak.

1) 'ğ' hece sonundaysa, kendinden önce gelen ünlü bir değer uzar (:uzatma işareti.) ağlamak=a:lamak, boğmak =bo:mak gibi.

2) 'ğ' sesi o-a arasında ise o ve a sesleri kaynaşır (karışık sesliler: diftong): boğaz=boaz, doğal=doal, soğan=soan gibi.

3) 'ğ' sesi, e-e ya da e-i sesleri arasında ise Y sesine dönüşür: beğeni=beyeni, değer=deyer, değişim=deyişim, eğilim=eyilim, eğitim=eyitim gibi. Yerimizin kısıtlı olması nedeniyle bunlara benzer pek çok kuralı buraya yazamıyorum. Bunlar saptanmış kurallardır. Nasıl yazı dilinde bazı kurallar varsa, konuşma dilinde de bazı kurallar vardır.

Sayın Kerimoğlu yazısının bir yerinde diyor ki, "İnsanoğlu, en basit ve doğru tanımıyla bir iletişim aracı olan dili kullanırken en kısa yoldan meramını karşısındakine anlatmayı amaçlar." Konuşmadaki amaç yalnızca meramını anlatmaksa bunu 40-50 kelimeyle de becerebiliriz. Buna, İngilizler dildeki ilkelliği belirtmek için 'Pigeon English' derler. yani, gıtgıt gıdaklayan güvercin dili. O zaman nerede kaldı dilin zenginliği, derinliği, ifade gücü, estetiği?

Sayın Kerimoğlu'nun yazısından çıkartabileceğimiz sonuç şu: "Dilin doğru ve güzel kullanılması önemli değildir, herkes aklına geldiği ya da dilediği gibi konuşabilir, yeter ki derdini anlatabilsin. O zaman konuşmaya da gerek yok. İlk insan gibi derdini bir takım işaretlerle ve seslerle de anlatabilir."

Yazısını şöyle bitiriyor sayın dil uzmanı, "Bu da gösteriyor ki bizim sorunumuz sokaktaki Ahmet amca ile değil, görevleri gereği güzel Türkçe konuşmak durumunda (durumunda ne demekse?) olanların aldıkları 'İstanbul Türkçe'sini güzel konuşma kursları' sonucunda Türkçe'yi konuşamamaları." Yazısını eleştirdiğiniz sayın Fuat Uğur'un eğitim aldığı kurum, benim de öğretim üyeleri arasında bulunduğum ve 12 yıldır binlerce kişiye eğitim vermiş Dialog adlı eğitim kurumu. Bu kurumda Türkçe'yi en iyi bilen ve konuşan sanatçılar ve eğitmenler görev yapıyor. Benim size önerim, yazı dilinizdeki hataları gidermek ve kendinizi yazı yoluyla daha iyi ifade edebilmek için Türkçe eğitimine yeniden hatta lise düzeyinden başlamanız. Konuşma dili için de benim yazmış olduğum 'Konuşan İnsan', Nüzhet Şenbay'ın yazdığı "Diksiyon Sanatı" adlı kitaplardan yararlanabilirsiniz.

Cuma, Ağustos 26, 2005

iyilik işte...

• En son bir ay önce reklam metni yazdım o da olmadı, çünkü müşteri her şeyden vazgeçti.
• Çöküntüyü topyekün yaşıyoruz bence. Nedeni "umut" eksikliği olsa gerek.
• Bugünlerde sektör yeniden hareketleniyor diyorlar, bunu ortağım da diyor, ben hiç inanmıyorum. Türkiye'de giderek artan bir sis var. Bir süre sonra kesifleşecek ve birbirimizi (en azından benzerlerimizi) göremeyeceğiz diye korkuyorum. Bir koku alıyorum, ne olduğunu anlayabiliyorum ama dile getiremiyorum.
• Kızım üniversiteyi kazandı. Bu sırada gençlerin bir okula kapağı atmak için ne tür taklalar attığını yakından gördüm. Bir de okul bitince işe girmek için atılacak o taklalar, üstelik daha tehlikelisi olacak. Offfffffff herşey batıyor bana. Rahmetli Suat Taşer, bir zamanlar bu sıkıntıya "aydın sıkıntısı, geçer, geçer, korkma!" derdi. Ne aydını, ne geçeri yahu...
• Hâlâ tatil yapamadım ve yapamayacağım.
• Bu bir seçim mi, Sofi'ninki gibi... Neredeyse aynı acıyı yaşatacak kadar esaslı bir seçim. Neyi seçmek mi? Biliyorsunuz...
• Bu öğlen Pasaport'ta simit, peynir, çay üçlüsüne takıldım. Hiçbir zaman bir simiti tam olarak bitiremem, yarısı martılara gitti.
• Oh bitti!

Ben iyiyim merak etmeyin...

Yaşasın Eflatun, yaşasın idea!

Saatchi&Saatchi’nin tüm dünyadan sorumlu kreatif direktörü Bob Isherwood’un çok ilginç bir web sitesi var. Belki bir kısmınız biliyordur, ben yine de paylaşmak istedim. Site benim çok hoşuma gitti. Adresi, http://www.heresanidea.com/. Türkçesi olsa, http://www.alsanabifikir.com/* diyebilirdik mesela. Ama maalesef yok :(

Sitede değişik yerlerden ilham alınmış, çeşit çeşit insanların yazdığı, ilginç, uçuk, kaçık, saçma, sapan, akıllı, uslu, edepli, edepsiz bir sürü fikir var. Resmen bir beyin fırtınası havuzu. Dilerseniz siz de buraya fikrinizi canlı canlı girebiliyorsunuz. Sitenin tasarımı her ne kadar karmaşık görünse de aslında çok “userfriendly”**.

Fikirler ekranınızda küçük kutucuklar halinde başıboş uçuşuyor. Ama aslında hepsi değişik gruplara göre sınıflandırılmış. Mouse okunu dolaştırdıkça birçok sıfat göreceksiniz. Biri sembollerle, diğer üçü kelimelerle belirtilmiş toplam dört ana sıfat grubu var. Seçiminizi yapın ve bekleyin. Seçim kriterlerinize uyan fikir kutucukları asker gibi önünüze diziliveriyor. Kutucukların üzerine tıklayıp okuyun. Çok eğlenceli.


------------------------------------------
*Yapsak mı bu tip bir şey? Her sene aramızdan belirlenecek jüri’nin kararıyla da en “kreatif” veya “faydalı ve kreatif” veya “uygulanabilirliği mümkün ve kreatif” vs. olan ilk üç fikri seçeriz. Her konuda fikri olan, yaratıcı bir milletiz ne de olsa…

Rahmetli Nasrettin Hoca yaşasaydı “Ya tutarsa?…” diye ilk girişi yapardı mesela… Ya da, Fatih Sultan Mehmet: “Yağlayın da karadan geçirin!”.

**Hmm buna da “kullanıcısever” mi desek, “kullanıcı dostu” mu yoksa “kullanıcıya uyumlu” mu.

Perşembe, Ağustos 25, 2005

Biliyoruz da konuşuyoruz...

Şef’in tavsiyesi masanıza geldi. Hmm, diye geçirdiniz içinizden, fesleğen konmuş içine. Bu ekşimsi tat da, hardaldan kaynaklanıyor olsa gerek. Karabiberi biraz fazla mı olmuş ne?
Derken, yanınızdan güzelliğiyle tüm dikkatleri üzerinde toplayan bir kadın geçti. Parfümünden çok etkilendiniz. Leylakla zenginleştirilmiş bir koku diye düşündünüz, temel notası da portakal çiçeği olmalı. Alkol seviyesi biraz daha düşük tutulsa, tam bir yaz kokusu aslında.
Dekorasyon da fena değil hani. Ancak siz olsanız, bu kadar ayna kullanmazdınız.
Yan masadaki çift, sakin sakin konuşurken birden tartışmaya başladılar. Adam hışımla kalktı ve gitti. Ben olsam diye düşündünüz, her şeye rağmen hesabı öder de giderdim.

.................................................................................................

Bir işin, eylemin, sanatın, bakış açısının mantığı üzerine fikir yürütebiliyor olmak, dinamiklerini çözümleyebilmek, içinde nelerin bulunduğunu tek tek sayabilmek... Hatta daha da ileri gidip, eksiklerini, yanlışlarını, şöyle yapılsaydılarını gerçek bir profesyonel edasıyla anlatabilmek... Bizi o işin ehli yapar mı?

Yenilen yemeğin malzemelerini sayabiliyor olmak insanı aşçı yapmaz ki!

Çarşamba, Ağustos 24, 2005

Hepimiz hayatın, hayat boyu amatörleriyiz. İşte bu yüzden ondan bu kadar zevk alıyoruz.

...diye düşündüm ben bugün...

Perşembe, Ağustos 18, 2005

Çöküntü ve muz kabuğu

Son zamanlarda giderek netleşen gözlemlerimden birisi halinde geldi: “iletişim sektöründe çalışan insanlardaki çökkünlük” Nereye baksam, kiminle konuşsam çökmüş, dertli! Sektörde 7-8 yılı doldurmuşlar diyor ki “Ben de başlangıçta senin gibiydim. Ama belli bir süre sonra kalmıyor” Kalmayan ne? Gidip de bir daha gelmeyen ne? Onlar artık –kendilerince- ununu elemiş, eleğini asmış; kendilerini maddi işlerinin rutinine kaptırmış...Müşterilerinin işlerini revize etmekten kendilerini revize etmeyi unutmuş...Peki ya gençlere ya da haz etmediğim söylemle ‘junior’lara ne demeli? Onlar da mı ‘senior’lerinin peşinden gidiyorlar?

“Çöküveriyorlar. Çantalarında, ceplerinde çökkünlük ilaçları; yaşama, insanlara kızgın, küskün; bıkmış, usanmış yaşıyorlar. Geçenlerde bi­risi terapistinin sözleriyle dalga geçiyordu: "Nasıl olduk? Uykularımız ye­rindedir, umarım. Bak gözlerin ışıl ışıl, derslerinde başarılı olduğuna emi­nim. " "Terapist de bu lanet olası yaşamın lanet olası bir insanı. Gidile­cek, ilaç alınacak. Bilsem, hangi ilaçlar, hangi dozda, ne gibi yan etkiler­le işleyecek üzerimde, yanma varmam adamın. O da bu dünyanın, lanet olası sahtekar, tatsız tuzsuz varlıklarından biri. Zaten yüzlerindeki yap­macık sevecenliği gördükçe, anlıyorum, ikiyüzlülüğünü. O da benim gibi çökkün. Sevgisiz. Umutsuz. Ülküsüz. Sürüyor ruhunu bu dünyada, sü­rükleniyor. Çökmüşler. Ruhbilimci, ruhhekimi arkadaşlarım çökkünlük (depresyon) üzerinde çalışıyorlar. Dünyada bu konuda geniş, yoğun bir literatür var. Toplumbilim, İnsanbilim konularında araştırmalar yapanlar çökkünlüğün değişik nedenleri üzerinde duruyorlar. Dünyada insanın, in­san gibi yaşamasını engelleyen önemli bir ruhsal durum, çökkünlük.

Çökmüşler. Gencecik heyecan pınarları. Yaratıcı yürek titreşimlerini bitmez tükenmez enerjileriyle çiçek tozları gibi çevreye yayabilecek bu insanlara neler oluyor. Neden çöküyorlar? Çökmüş olabiliriz. Bir gün kalkacağımızı hiç aklımızdan çıkar­mamalıyız. Yıldızlar çöktüğümüz yerden görülmüyor, çiçek tozları çöktüğümüz yere ulaşıp, saçımıza konamıyor.” Böyle diyor Prof. Ahmet İnam, Cumhuriyet Bilim Teknik- Gönülden Bilime sayfasında...

Kapısının iki adım ötesinde bile keşfedilecek yerler olduğunu sezemeyen, MediaCat kitaplarından başka kitap bilmeyen genç iletişimciler olarak neyi değiştirmeyi planlıyoruz? Nereye fikirle gitsem, hangi kapıyı çalsam; zamansız, erken, gereksiz...bahaneler, ertelemeler...Evet “husumet, negatif elektrik herkesi çarpıyor, hasta ediyor. Yazık”

Tezer Özlü’nün dediği gibi “sen günlere birşey getirmedikçe, günler sana hiçbirşey getirmiyor.”

Yarın, gününe yeni bir şey getirecek her iletişimciye kolay gelmesi dileğiyle...sıhhi tesisatçıya, berbere, simitçiye, matbaacıya ve herkese de tabi...

BG

Salı, Ağustos 16, 2005

Türkçe karakterler

Sevgili Arkadaşlar,

Ortak Defter'e yeni yazmaya başlayanlarımız yazılarını ne olur İnternet Türkçesiyle yazmasınlar ! Browser'larının text encoding'ini UTF-8 yapıp yazılarını Türkçe harflerle yazarlarsa, her şey harika olacak. (Yoksa bendeniz yazıların her harfini tek tek Türkçeleştirmek zorunda kalıyorum...)

Teşekkürler.
Haluk Mesci

Pazartesi, Ağustos 15, 2005

samimi bir merak sorusu.

En son ne zaman reklam yazdınız ya da son zamanlarda reklam yazan birine rastladınız mı?
Samimi olarak soruyorum. Merak ediyorum. Öğrenmek istiyorum.

Pazar, Ağustos 14, 2005

Hulki Aktunç

Az önce Değer Dilek hastaneden aradı, sevindirici bir haber verdi : Hulki 'dirilmiş', epey iyiymiş. Yakında evine çıkacakmış. Bilmek istersiniz diye yazıyorum. İyileşmesini dileyenlerin, yazanların dilekleri kabul oldu demek.
: )

Cumartesi, Ağustos 13, 2005

Bağlantısızlar Asamblesi (1)

2001 yılından bu yana, Bilinç Akışı diyebileceğimiz bir tarzda, kendim için yazıyorum ve biriktiriyorum.
Nadir de olsa, sağda solda birkaç kez yayımlandı bu yazılar. Biriktirdiklerimden ilkini, sizlerle de paylaşmak istedim.
Bağlantısızlar Asamblesi 1 olarak geçen bu yazı, 2002 yılında yazılmıştır. Umarım beğenirsiniz.



Bağlantısızlar Asamblesi! (1)


Merhaba! Tanışmayı kısa keselim, kesmece olsun. Ben Kağan İşmen. Şimdi siz benim bu yazıyı bir yerlere bağlamamı bekliyorsunuzdur allah bilir, çok beklersiniz!
Buradan geçmiyor! 87 A'ya binip, biraz yürüyeceksiniz. Yerse! Diyelim ki yediniz, hesabı ben ödemem. Kim yediyse o ödesin. Alman usulü. Usule saygısızlık olmasın! Sonra, 'usuldendir' lafına sahip çıkmadığımız düşünülebilir. O zaman düşünelim. Bulan parmak kaldırsın! Bulamayan allahından bulsun. Ne kadar Bull'sunuz! ChicagoBull'sun sizi. Bull dedim de aklıma geldi. Ama geç geldi! O zaman sen şöyle geç! Sen dur, kaldın! Öyle sallayarak geçemezsin, çalışman lazım. Çoktan seçmeli test usulü. Ben seçemedim siz seçin. İktidara gelirse ihale alırsınız. Üstünüze kalır! United Color. Ölümlü dünya kimsenin yanına kar kalmaz. Sel kalır, yağmur kalır. Bütünlemede geçer. Bence yaya geçidinden geçmeli. Yayaya saygı göstermeli. Ya ya ya, şa şa şa, yaya yaya çok yaşa! Sen de gör! Yüz görümlüğü isterse kaçın, kurası? Üçün. Nette yazsa ucun olurdu, bir şey anlamazdınız! Onun için net olun. Parma net. İnter net. Okan Buruk. Emre daha neşeli. Neşeli, neşeli, neşeli... Çünkü Molped kullanıyor. Ehliyeti var! Problem yok! Görüyorsunuz bu yazıyı yoktan varettim. Kime çektim acaba? Sanat için çektim, film gişe yapmadı. Yol yaptı, köprü yaptı. Daha faydalı, cilde iyi geliyor. Geldiği gibi de gitmiyor. Çok oturuyor! Kilo yaptı doğal olarak. Ben ona gez dolaş dilyorum! Dilime dolaşıyor! Bende 3 dil var. İstediğinle dolaş. Küçük dilim ingilice. Büyük dilim baba hakkı pastada. Mumları kim üfledi? Karanlık göremiyorum. İleriyi göremeyen bir tipim! Yakın fena değil. Gözlük var. Uzağı yakın ediyor. Çok yakın. Kardeş gibi. Yazı kuşa döndü. Zümrütü anka kuşu götürmüş! Zümrüt, Ally Mc Beal gibi. Önüne gelen götürüyor. Motor. 1100 cc. cc'ledim ya şimdi, 1100'e de gitmiştir bu yazı.Yazı kim sevmez? Ben severim. Yaz çocuğuyum ben! O. çocuğu olmaktan iyidir. O zaman allah iyiliğinizi versin. Ama her şeyi de allahtan beklememek lazım. Lazımsa ben vereyim. Tanımadığınız kimseden bir şey istemeyin! İstek Vakfı'ndan isteyin. İstek parça isteyin. Ama parçasını ayrı koyun. Koyun ki iyi mee'lesin! Olamdı e-mail'lesin! Bu yazı çok uzadı. Bitireyim artık. Bitirecem ulan seni! Bittin oğlum sen, bittin!

Kağan İşmen

Cuma, Ağustos 12, 2005

HULKİ AKTUNÇ: DİL ÜLKESİNDE DOĞAN REKLAMCI*

Hulki Aktunç'u önce "gıyaben" tanıdım. Yazdığı hikayelerden... Sonra bir raslantı: Reklamcılığa başladığım 1980 yılı onun hayatında da bir dönüm noktası olmuştu: Bir gazete ilanı üzerine redaktör "pozisyonuyla" girdiği Manajans'tan usta bir reklam yazarı olarak ayrılmış ve Yaratım'ı kurmuştu. İşte "kader" bizi on yıl kadar sonra, artık Yaratım/FCB olarak anılan bu ajansta buluşturdu.

Yaratım/FCB Şişli'de, Hür-Han'daki ofisindeydi o sıralar. İşler Pamukbank, Halk Sigorta ağırlıklı gidiyordu. Bir yandan da İbrahim Tatlıses'li "Bence BMC" kampanyasının doğum sancıları yaşanıyordu. ("Bir Yer Göstericinin Hayatı" yayınlanmak üzereydi; "Büyük Argo Sözlüğü"nün çoğu bitmiş, azı kalmıştı!)

Bana çok doğaldır ki, bugüne kadar hiç kimse "Hulki Aktunç'u iki kelimeyle nasıl anlatırsın?" diye sormadı. "Tanıştığıma memnun olduğum" insanların başında geldiğinden, onu anlatmak için bilgisayarımın başına geçtiğimde, "Bu soruyu ben kendime sorayım bari!" dedim. Sordum da! Ancak çok geçmeden, iki kelimelik bir tek tanımın fazlasıyla yetersiz kalacağını farkettim. Ya da bana öyle geldi... Sonunda Hulki Aktunç'u bir "marka" olarak "ele aldım" ve ona sloganlar ürettim. Bakın, neler çıktı:

• "Merak adamı!"
• "Hızlı tempo!"
• "Sokak çocuğu!"
• "Gizli günlükçü!"
• Aslolan tümevarımdır!"
• "Ödül toplayıcı!"
• "Evreka! Evreka!"
• "Yüksek verim!"
• "Nabız tutucu!"
• "Ayrıntı ustası!"
• "Sözlük okuyucu!"
• "Zengin kaynak!"
• "Doğru-güzelci!"
• "Çağımızdan sorumluyuz!"
• "Kedici başı!"
• "İletişim, bilimdir!"
• "Fark yaratıcı!"
• "Cinsel sentezci!"
• "Tüketici önemlidir!"
• "Dil kurumu!"
• "Uyku düşmanı!"
• "Senfoni orkestrası!"
• "Biçem üretici!"
• "Zaman kıymetçisi!"
• "Türkçe'ye sevdalıyım!"
• "Okur seçici!"
• "Bilgi paylaşıcı!"
• "Beyin fırtınası!"
• "Sır katibi!"
• "Çelişki sorgulayıcı!"
• "Kalıcı mantık!"

........................
*Bu yazı ilk olarak Marketing Türkiye'nin 15 Eylül 2001 tarihli 8. sayısında, "Aydın Ger" takma adıyla hazırladığım "Bir Reklamcının Seyir Defteri adlı köşede yayınlanmıştır.
Soruyu sevgili Kağan kadar net sormamıştım ama aşağıda görüleceği üzere, hemen hemen onun sorduğu soruyla "aynı kapıya çıkan" şeyler yazmıştım:

Perşembe, Haziran 09, 2005
Bu köşe paylaşma köşesi...
6-0'lık Kazakistan galibiyeti ne ifade ediyor? Mrs. Robinson'un ölümü orta yaşlarını ufak ufak geride bırakmakta olanlar için neden fazlasıyla üzücü bir haberdir? Kemal Sezer'in Ersin Salman biyografisini okuyan var mı? Babylon'daki Akordeon Günleri'nde 10 Haziran cuma günü (yarın) sahne alacak olan Finlandiyalı Kimmo Pohjonen'in sadece ellerini değil ayaklarını da kullanması meraka değer mi? Çalıştığımız ajansta, güvenlik nedeniyle bile olsa, sürekli olarak bizi gözleyen bir kamera sisteminin var olması yaratıcılığmızı ne derece etkiler? Akşam gazetesi köşe yazarı Güler Kömürcü'nün Sedat Peker'e telefonda aşk ilan etmesiyle ilgili kayıtların Milliyet'te manşet olması etik olarak doğru mudur? OTC ilaç reklamları serbest bırakılmalı mıdır? Kristal Elma'yı yine Okan Bayülgen'e sundurmak doğru bir karar mıdır? Bu yaz nerede tatil yapmalı? Ekonomi söylendiği gibi büyüyor mu? Ajda Pekkan gerçekten İstanbul'un yaşayan en eski anıtı mıdır? Şahan, Garanti Bankası ve Ritmix reklam filmlerinde niçin bu kadar çok bağırıp çağırmaktadır? Serdar Erener, NTV'de yayınlanan "Herkes Bunu Konuşuyor?" da söylediği gibi, "işsiz" bir reklamcı mıdır? Bunca yıllık şehir hatları nasıl oldu da İDO'ya geçti ve vapurlar neden eskiye oranla daha kirli? Erçin Sadıkoğlu'nun yazdığı gibi, vefat ilanları neden yıllardır en küçük bir değişiklik göstermiyor? Deep Purple'ın 23 Temmuz'da bir kez daha İstanbul'a gelmesi iyi bir haber midir? Ali Atıf Bir'in geçenlerde yaptığı ikinci evliliği Ortak Defter olarak kutlamamız gerekmez miydi?

Amacım malumatfuruşluk yapmak değil. Sadece, son birkaç günlük gündemden ilk anda aklıma geliverenler bunlar. Ortak Defter "Meslek odası" olmanın yanı sıra "Dertleşme köşesi", "Paylaşma masası" ve "Soru ambarı" ise bütün bunları ve bunlara benzer her şeyi konuşabilmeli değil miyiz? Hayat böylesine devinirken Ortak Defter üzerine ölü toprağı serpilmişçesine sessiz kalıyorsa hepimiz ayıp ediyoruz!
posted by Bülent Şentay at 11:13 AM 0 comments

Bir soru

Biz bu blog'da, sadece reklam mı konuşmak durumundayız bu arada?
Reklam dışında, edebiyata da bulaşabilir miyiz? Mesela kişisel olarak yazdığımız denemeleri paylaşabilir miyiz?
Paylaşma masası. Duyuru tahtası. Aktarma tablosu. Fikir deposu. gibi blog'un ana sayfasındaki acılımlar bu duruma musade ediyor mu? Merak ettim?

Perşembe, Ağustos 11, 2005

Staj yapma, yaptırma; yapılmasına alet olma !

Reklam Yazıları forumunda, '3 yıl deneyim' açmazına çare olarak önerilen 'staj yap' mesajına şu cevabı yazdım :
--------------

Staj yapma ! Ucuz, hatta bedava çalıştırmanın, anayasaya ve insan haklarına aykırı 'angarya' yaptırmanın yeni adı, staj.

Gerçek ve dürüst 'staj' üniversitenin 4. sınıf bilemedin 3. sınıf öğrencilerine, bir mesleğin nasıl işlediğini gerçek ortamda göstermeyi, biraz da öğrendiklerini sınamayı amaçlamalıdır. Mezun olmuş birine 'staj' önermek ayıptır, günahtır. Bari adına deneme densin ama onun da süresi yasaların izin verdiği kadar olsun, koşullar yasanın emrettiklerine uygun olsun.

Bir konuya dikkat : 3 veya kaçsa, yıl deneyim arayan ilanlar, belli ki deneyimli birinin yapabileceği bir pozisyona insan arıyor. İşe girmek için şart diye öne sürmüyor. Bu kadar değilse bile, bir deneyimin varsa, buna uygun başvurular yapmaya imanla devam et ve belki küçük ama saygın yerlerde çalışarak kendini müthiş hazırla. Oku, yaz, çiz, düşün, tartış... İsim yap. Portfolyo yap. Hırs yapma. Mutsuzluk yapma. Bir süre dişini sık. Olgunlaşmayı çeşitli kaynaklardan beslenerek sindir.

Eskilerin bir lafı var. Biraz gaddar gibi gelebilir ama, söylenmeli. Tekkeyi bekleyen çorbayı içer.

Genç kuşaklara şans vermekte hasis davranılıyor ama genç kuşaklar da çoğu zaman 'cin olmadan adam çarpma' histerisi sergiliyor.

Herkes kötü olamaz. İyiler var ve olmaya devam edecekler. İyi niyet, iyi düşünce sürdürülmeli. Bunun için örgütlenmeli. Toplu moral elbirliğiyle yükseltilmeli. Husumet, negatif elektrik herkesi çarpıyor, hasta ediyor. Yazık.

teşekkürler...

Radyo dinlemeye tahammülüm olduğunda ve eğer o sırada bir ödül dağıtımı varsa, kazananların, kazandıkları ana dikkat ederim. İşte az önce bir şapka kazananın sevinç tepkisi;

- Ah çok teşekkür ederim, gerçekten sağolun, çok çok teşekkürler, çok mersi, sağolun...
Teşekkür ederim, sağolun, mersi gibi aynı anlama gelen pek çok sözcük ardı ardına geliyor ve yine de yetmiyor...

Sevinci dile getirmek için pek çok sözcüğün olması mı neden buna, yoksa sevindirilmeye çok alışık olmadığımız için ne diyeceğimizi mi şaşırıyoruz, yoksa tam tersine en esaslı sevinci dile getirecek, şöyle ağız dolusu bir teşekkür sözcüğümüz mü yok.

Bazen kendimi de yakalıyorum; ah, çok sağolun, çok teşekkürler, diyorum. Ve içimdeki düzeltmen hemen hesap soruyor; yuh be, bi tanesi yetmedi mi?

Bol bol harcamak yerine az ve özlü harcamak mı güzel, yoksa zaten var n'olcak, hadi salalım gitsin mi?

Çarşamba, Ağustos 10, 2005

Kel alaka ama !

Babam derdi ki;
"Ettigin laf yerini bulmaz ise, o laf, laf'ı güzaftır..."
Eğer işimize uyarlarsak; Yazdığımız slogan yerine gitmez ise ...?

Salı, Ağustos 09, 2005

Eskiler - Yeniler

Ne zamandır yazmayı düşünüyorum da, işten, güçten bir türlü fırsat olmadı.
Son birkaç yılın gözlemini buraya nasıl sığdırırım bilemiyorum ama, mümkün olan en kısa haliyle, size hissettiklerimi aktarmaya çalışacağım.

Belki bu blog'daki birçok kişiye 'geyik' gelebilir ama, ben sektörün insan kumaşının çok değiştiğini düşünüyorum son yıllarda. Daha doğrusu, sektör çok değişti. Eskiden, gerçekten ustaya, bilene, bilgiye korkunç bir saygı vardı. Yapılan işe, mesleğe, sektöre saygı vardı. Popüler değildi belki yaptığımız iş ama, saygındı.

Usta-çırak ilişkisiyle yetişirdi yeni kuşak. İş görüşmelerinde, yazar, çizer nerede yetişmiş, kimin yanında yetişmiş, sorulur, buna göre işe kabul edilir ya da edilmezdi. Neredeyse herkes herkesi tanırdı. Daha fazla bir araya gelinirdi. Kristal Elma'lar, Beyin Fırtınası Yarışması, çok daha heyecanlı, çok daha samimi, çok daha keyifli geçerdi. Yazılan bir ilanın bırakın fikrini, başlığını, metni ile bile, çok daha fazla uğraşılırdı. İlanların yanında ajansı yazmasa bile, o ilanı kimin yazdığını herkes okuduğunda anlardı. Daha fazla kuyumculuk vardı. Daha eğlenceli çalışılırdı ajanslarda. Gerçekten de ajanslar, o zamanlar daha eğlenceliydi. Şimdiki gibi, yetenekli insanlar böyle ajanslara birer ikişer serpiştirilmiş durumda değildi. Bir ajansı birkaç kişi sırtında taşımazdı. Ajansların içi, bir sürü yetenekli, iyi yetişmiş, adam gibi adamla doluydu. Birlikte çalışmaktan zevk duyardı insanlar. Kimsenin ayakları ise geri geri gitmezdi. Müşteriler çok daha saygılı, çok daha centilmendi. Reklamveren'e müşteri gibi değil, dost, arkadaş gibi davranılırdı. Herkes şaka kaldırırdı. İş yaparken eğlenilirdi. Ajanslarda, yapımcı firmalarda, geleneksel partiler yapılırdı. Yılın çaylağı, yılın ustası seçilirdi. Turnuvalar düzenlenirdi. Ajans farkı gözetmeksizin, yemeğe, içmeye gidilirdi. Ajanslarda döner sermayeli barlar oluşturulur, saat 5'ten sonra, usta-çırak bir arada içkiler içilirdi. Daha iyi, daha nitelikli işler çıkardı ajanslardan. Tüccar ajans sahibi, parmakla sayılacak kadar azdı. Onlar da, işin ustalarına sonsuz saygılıydı. Yani, eğlenceli işti reklamcılık!

Şimdi ne oldu? Nereye gidiyoruz? Cevabı olan var mı?

Pazartesi, Ağustos 08, 2005

Hulki Aktunç

Bildiğim, ama uluorta konuşmadığım bu üzücü durum madem haber haline geldi, bir önerim var :
Bu mesajı okuyan herkes bir an gözlerini kapasın ve yüreğinin en derinlerinde bir yerlerden Hulki Aktunç için acil şifalar dilesin, dualara inancı varsa dua etsin. Güçlü dilekler, ardında ortak bir güç varsa, gerçek oluyor...

Cuma, Ağustos 05, 2005

Türkiye'nin Reklamcılık Tarihi

Japon anneler...








Bir öğrencim göndermiş. Bakın, demiş, Japon anneler nasıl hazırlıyormuş çocuklarının beslenme çantasını...

Yaratıcı ve yaratıcılığa saygılı kişiler yetiştirmek için onları küçücükten böyle beslemek gerekiyor, kesin.

Media Cat'teki Hmm ! sayfası

Media Cat'te bir süredir yazdığım Hmm ! yazıları, yeterli soru gelirse, bundan böyle

http://derdimvar.blogspot.com adresinde devam edecek.

Yeterince soru gelmezse, sileceğim gidecek.

Salı, Ağustos 02, 2005

portfolyolarınızı doldurabiliyor musunuz?

Bugun oturmus Lürzer's Int'l Archive'ın 2005 yılına ait 3. cildini inceliyordum. 4 adet ilan carpti gozume. Bu fikirleri öne sürmek ve hayata geçirmek beni çok heyecanlandırırdı. Bu reklam fikirlerini işleyen arkadaşlara ve hayata geçiren markalara saygı duyuyor, darısı sektörümüzün ve reklamverenimizin başına diyorum. Nedir bu görsel karmaşa? Dışardaki ilantahtalarına (billboard) baktınız mı hiç? Üzücü. Hemen hepsi birer Türk yapımı Victorinox ilanı olmuş. Israrla söylüyorum, halk/müşteri bunu istiyor diye bunu yaparsak bu mesleği icra etmemize gerek kalmayacak yakında. Tıklım tıklım belediye otobüslerine benzer ilanlar yapıyoruz. Sapır sapır reklam kokuyor ilanlar. Pazar yeri gibi. Akşam herkes gittikten sonra çöp içinde kalan bir pazar yeri. Kalitesizleşiyoruz. Hızla. Ortalama iyinin, iyi mükemmelin düşmanı. Ama gördüğümüz işlerin pek çoğu maalesef ortalama bile değil. Gördüğümüz işler derken, kendimi bunun dışında tuttuğumu sanmayın lütfen. Artık bir ilanı ya da filmi eleştirmeden önce meslektaşlarımı düşünüyor, kim bilir ne oldu da böyle oldu diye düşünüyorum. Çünkü o işleri kimse yapmak istemez. Onlarla gurur duymaz. Böyle giderse birkaç yıl sonra hala 10 yıl önce yaptığımız işlerimiz ya da düşünüp de hayata geçiremediğimiz projelerimizle dolacak portfolyolarımız.

Bu arada su beğendiğim ilanları merak edenlere sayfalarını vereyim. Bu fikirleri ortaya biz çıkarmış olsak ne gibi eleştiriler alacağımızı da siz düşünün. jeep/sy26, Rimmel/ sy50, BİC/sy85, Ariel/sy95... jeep ve ariel ilanları için söyleyecek söz bulamadım. Belki siz bulursunuz.

blog'lararası.

Bir ilanın başına gelenler...
Arkadaşım, komşum, sanat yönetmenim Fırat Yıldız koymuş blog'una...
Aşağıdaki linke tıklayın ve tutun sıkıysa gözyaşlarınızı!

http://elmaaltshift.blogspot.com/

hapşırık.

Peki üstadım, söyle bana n'olur! Sağlık kuruluşunun teki için bir iki kelime karalamaya oturup, ırkçılığa karşı reklam (müziği de dahil olmak üzere) ve kampanyayla kalkmak; bir başka gün başka bir müşteriye bir şeyler karalamaya oturup, sende olmayan –hatta hangi ajansta olduğunu bile bilmediğin bambaşka iki marka için araştırmasını da yapıp birer reklam yazıp kalkmak, habire böyle uçup durmaktan gereken yere ancak daha sonra konabilmek, o kişinin daha çooooook genç olduğu anlamına mı gelir? Yoksa bu çağrışım karmaşası ve aklına gelenin peşinden –görevin o olmasa da- gitmek oyunu mesleğin her yaşında, yılında hepimizin mi başına gelir? Büyüklerimden yardim, öğüt, teselli, aferin, örnek, azar, ne varsa bekliyorum. Kafam darmadağın!

Ayrı Düşmüş Kelimeler

Müthiş keyifli bir kitap ! Elimden bırakamıyorum !

Mehmet Kara, Ayrı Düşmüş Kelimeler, Ankara : Çağlar Yayınları, 2004. ISBN : 975-98994-4-2

Arka kapaktan : " Türkiye'de olduğu gibi değişik ülkelerde Türkçe kökenli farklı kelimelerde görülen ses ve anlam değişiklikleri konusunda çalışmalar yapılmış, ancak Türk dilinin çok eski devirlerinden bu yana aslî veya alıntı olan aynı kelimede meydana gelen ses ve anlam değişiklikleri üzerinde pek durulmamıştır.

Elinizdeki kitapta 'fono-semantik başkalaşma' terimi kullanılarak Türk dilinin genetik yapısındaki bu ikizleşme yöntemi incelemeye çalışılmıştır. (...) İkizleşen kelimeler, se değişikliğinin ardından sözlüklürde ayrı yerlerde bulunmak zorunda kaldığı için elinizdeki esere Ayrı Düşmüş Kelimeler adı verilmiştir."

Not : Çağlar yayınları zor bulunuyormuş. Ben Beşiktaş'taki Kabalcı'da aradım, bulamadım, benim için getirttiler.

Pazartesi, Ağustos 01, 2005

Deli İbrahim reklamcılığı !

MediaCat'in son sayısını aldıysanız görmüşsünüzdür, İz Bırakanlar dizisinde Howard L. Gossage eki veriliyor. 80'li yıllarda çeşitli Gossage yazıları çevirerek, derleyerek zamanın reklamcılık eklerinde yayınlanmasını sağlamış biri olarak bundan keyif duymam gerekir. (Bir ara, bu ekin derlemesini benim yapmam söz konusu olduysa da, bundan vazgeçen MediaCat'çi dostlarımız hızlı bir operasyonla eki hazırlayıp sunuvermişler söktörümüze, beni de bu yaz sıcağında çalışmaktan kurtarmışlar. Allah razı olsun onlardan.) Ek ağırlıklı olarak The Book of Gossage'da ne varsa onu Türkçe söylemenin ötesine pek geçemiyor ama, yine de genç reklamcılar için edinilmesi şark, değerli bir kaynak.

Ne var ki, eke, Hulusi Derici'nin sponsor olup arka kapağa kendi reklamcılığı için pay çıkartan bir yazı yazdırması karşısında güleyim mi ağlayayım mı bilemedim. Üstad Derici "Gossage reklamcılıktan değil, dandik reklamcılıktan nefret ediyordu. Aslında reklamcılığa aşıktı . İzleyici salak yerine koyan, samimiyetsiz reklamcılıktan nefret ediyordu. Dandik fikirlere bol frekans ve bol para savuran Deli İbrahim reklamcılığından nefret ediyordu. Büyük fikirlerin düşük frekansla da büyük sonuçlar doğurduğunu, dandik fikirlerin ise bol frekansla bile zavallı sonuçlar yarattığını inançla söylüyor ve yaptığı işlerle bunu kanıtlıyordu. Vesaire vesaire... Aynen bizim gibi.' buyurmuşlar.

Sektörümüzün böylece tescil edilen yeni kavramı Deli İbrahim reklamcılığı hayırlı ve uğurlu olsun.

Aklınıza mukayyet olun.

Dilimin kemiği yok ki büzesin!

...Zamanın birinde, padişahın biri, bir falcı çağırtır ve sorar “Ben ne zaman öleceğim?” diye. “Siz oğlunuzdan önce öleceksiniz.” der falcı. Cevap padişahın hiç mi hiç hoşuna gitmez. Tez kellesini vurdurur falcının. Ancak ne zaman öleceği hususundaki merakını gideremez. Hemen başka bir falcı çağırtır. Aynı soruyu ona da sorar. “Allah size evlat acısı göstermeyecek.” der ikinci falcı. Hem doğruyu söylemiş, hem de kellesini kurtarmış olur böylece....

...............................

Ne söylediğinden, daha önemli olabiliyor nasıl söylediğin. Biz ise birbirimize seslenmenin, okuyucuya seslenmenin, bakkaldan ekmek rica etmenin, teşekkür etmenin, hitap etmenin inceliklerini yavaş yavaş gömüyoruz. İnsan en dikkatli kendini dinlemeli, en dikkatli kendini okumalı belki. Kimi niye gücendireceğimiz belli mi olur? Ne zaman iki reklamcı biraraya gelse, dili kurtarmaktan bahseder oldu. Kötü mü? Elbette değil. Çok zengin bir dilimiz var aslında. Peki madem dilimiz bu kadar zengin, bunu konuşurken bile bu kadar yanlış anlaşılma, bu kadar hırlaşma niye? Uzayıp giden tartışmalar da, ‘ben de ondan bahsediyorum zaten’ diye bitmiyor mu? İşte ona daha da bozuluyorum. Aynı şeyden bahseden iki insan, nasıl anlayamaz aynı şeyden bahsettiğini? Dilimizin zenginliği midir bu kargaşaya neden olan?

Eli kalem tutan, yalnız iki kelimeyi bir araya getirmekle kalmayıp, kelimelerle oynayan, onlarla metinler yazan, insanlara birşeyler anlatan arkadaşlarım, nezaketimizi mi kaybettik dersiniz?

Paylaşayım dedim. Oh!

Bakalım ünlüler uyacak mı?

Başlıktaki kelime oyununa bakıp Türkçe'yle ilgili bir şey yazdığımı sanmayın.
Bir önerim var.
Ünlülerin kullanıldığı reklam kampanyalarında, ajanslar kullanılan ünlüden %10 (salladım tabii) komisyon alsınlar. Hem de yasal olsun bu. Herkes bunu böyle bilsin türünden...
Madem Türkiye'de bu iş aldı yürüdü... Neden olmasın? Bu işte esas parayı kazanan "ünlü kişi" oluyor hep! Bu paranın bir kısmı da çalışanlara prim olarak dağıtılsın. Bütün ünlüleri kullanırız. Olmazsa herkesi ünlü yaparız valla. Önce ünlüyü yaratırız, sonra kullanırız. Hem kolay, zevkli, eğlenceli ve tutuyor da anasını satayım...
Tabii bu reklamcılığın ruhuna el fatiha mı olur, gına mı gelir o ayrı konu :)

Not:
Bunu da reklamyazilari@yahoogroups'a yazmıyorum. Oradan buraya gündem taşıyacağımıza, buradan oraya gündem gitsin, o da gerekirse... Ben burayı seviyorum. Yazarlar yazarları daha iyi anlar. Keşke burada Değer Dilek, Feryal Pere gibi isimler de olsa...