Perşembe, Nisan 27, 2006

BusinessWeek dergisi ve Cumhuriyet ilanı

Gazete ve dergilerin röportaj taleplerini artık tümüyle ve kafadan geri çevireceğim, bıktım !

BusinessWeek dergisi Cumhuriyet gazetesinin son zamanlardaki reklamıyla ilgili görüş sordu. Verdiğim cevabı buraya bütünüyle koyuyorum :

-----

Cumhuriyet reklamları hakkında…

Gözden kaçırılmaması gereken nokta şu : Bu bir reklam !

Ve bu gazetenin ‘pazarlama iletişimi ihtiyacı’ için yapılmış...

İhtiyacın tanımını, ajansa nasıl anlatıldığını; ajansın hangi işleyişi varsayarak bu öneriyi geliştirdiğini bilmediğimize göre, ne düzeyde etki sağlayacağını söylemek doğru olmaz. Reklam magazini olur.

Öte yandan, reklamlar, içinde görev üstlendiği toplumun yaşayışından, dolayısıyla da tanıklık ettiği dönemden kopuk düşünülemez.

Bu açıdan bakınca, Cumhuriyet reklamlarının, bu kurumun bu döneme ilişkin dünya görüşünü yansıtmaktan kaçınmadığı hatta bu konuda cesur davrandığı söylenebilir.

Cumhuriyet ‘irtica tehlikesi var’ diye düşünüyorsa, bunu söyleme özgürlüğünü kullanabilir.

Bu fikrin veya söylenmesinin, iddia edildiği üzere, toplum barışını tehlikeye atacak bir eylem olduğu iddia edilirse, ‘fikir suçu’ denen komik iddiaya prim verme durumuna düşülebilir.

Her reklamda olduğu, olması gerektiği gibi, bir eylem önermesi var mı yok mu diye bakarsak, belki de tartışmanın önemli bir çizgisi çizilebilir :

‘Yürüyün, şöyle böyle yapın vs’ demiyor. ‘Uyumayın’ diyor.

Son olarak, biçimsel bakımdan, reklamın uygulama işçiliğinin temiz pak olduğunu söylemeliyim. Az, öz, ilginç bir yaklaşımla diyeceğini demiş.

---------

Peki BusinessWeek dergisi bunun ne kadarını almış ve aldığından ne anlam çıkmış ?? Buyrun :

Tehlikeden çıkan vazife (Bu bir ara başlık)

Bir GAZETE bunları söyleme özgürlüğüne sahip değil mi ? Olmasaydı fikir özgürlüğünden söz edebilir miydik ? Reklamcı Haluk Mesci "reklamlar içinde görev üstlendiği toplumun yaşayışından, dolayısıyla da tanıklık ettiği dönemden kopuk düşünülemez" diyor. Bu açıdan bakınca Cumhuriyetin reklamları dünya görüşünü yansıtmaktan kaçınmıyor ve Mesci'ye göre cesur da davranıyor. Ve burada dile getirme hakkını verdikten sonra görüşün kendisinden başka itiraz edilebilecek bir şey yok.
(...)

------

Yazar, Nilgün Balcı hanım, yazının sonlarına doğru, benim yazıdan (isim vermeden tabii) bir apartma yapmış ve demiş ki, "Evet, "Yürüyün, şöyle yapın, böyle yapın..." diyerek toplumsal barışı tehdit tehdit etmiyor. Ancak bir eylem öneriyor : Bu tehlikeye karşı Cumhuriyet almak." Sonra, reklam eleştirmenliğine veya uzmanlığına soyunuyor ve devam ediyor : "Reklam filminin satışlar konusunda çok büyük bir etki yapmadığı açık. Öte yandan bir gazetenin tehlikeye karşı kendisinin okunmasını, korunmasını bir çözüm olarak öne koyması ve böylece satışlarını artırmayı hedeflemesi ne kadar etik hayli tartışmalı."

Yazıklar olsun ! Gazetecilik bu kadar işte ! Birilerine iki taşın arasında görüş sor, sonra anlamadan orasından burasında kes, yapıştır, olsun sana yazı. Saygısızlık !

Hiçbir gazete veya dergiye, bütünüyle yayınlanmadıkça, röportaj vermeyeceğim.

Çarşamba, Nisan 26, 2006

AYASOFYA’YI DA YIKALIM

Ayasofya fazlasıyla eskidi dile kolay 1500 sene…

Artık bir müze olarak taleplere yeterince cevap vermiyor, ortasındaki yıllardır kaldırılamayan iskele zaten bunun en güzel kanıtı değil midir?

Güzide şehrimiz İstanbul’un hem gelen turistler nazarında daha fazla küçük duruma düşmemesi hem de kendi halkımızın daha modern bir müzeye kavuşması için Ayasofya’nın yıkılması, yerine camdan ve çelikten modern bir müze yapılması gerekmektedir.

Belediyemizin İstiklal Caddesi’ndeki Arnavut kaldırımı rezaletine ve şehir hatları vapurlarının çirkinliğine yaptığı yerinde müdahalelerden sonra bu köhnemiş yapı için de en doğruyu yapacağına inanıyoruz.

Ayrıca hazır elleri değmişken Galata Kulesi'nin yerine bir gökdelen, Topkapı Sarayı'nın yerine boğaz manzalı bir site yapılmasını da taleplerimizin arasına ekliyoruz.

(Tabii bu durumda ortaya çıkacak İstanbul'un simge sorunu da Kadıköy Mendiriğine dikilecek 860 metrelik bir heykelle giderilebilir.)

Salı, Nisan 25, 2006

Gerçek sanatçı ve alçakgönüllülük...

Geride bıraktığımız pazar günü ünlü sanatçımız Suna Kan'ın eşi değerli insan Atilla Sönmez'in ölüm haberini televizyondan izledim. Atilla Sönmez'i DPT'de görevli olduğu yıllarda yakından tanıma fırsatı bulmuştum. 60'lı yıllardaki planlı kalkınma döneminin en önemli adlarındandı. Ölümünün verdiği acıdan daha çok, eşi Suna Kan'ın davranışı beni alabora etti.

Suna Kan, onlarca yıldır birlikte yaşadığı eşinin ölüm gününde bile görevini yerine getirmiş, daha önce programlanmış olan konsere çıkmıştı. Konserin, eşinin ölümüyle ilgili haberde yer alan kısa bölümünde, yüzündeki acı dışında hiçbir şey belli değildi. Konser sonrasında gazeteciler, bu konsere nasıl çıktığını ve neler hissettiğini sorduklarında da şuna benzer bir yanıt verdi: "Biz oyuncular, şarkıcılar ve çalgıcılar böyle koşullarda da görevimizi yerine getirmeliyiz. Başka türlü davranamayız..." Acı acı gülümsedim. "Oyuncular", "şarkıcılar" ve "çalgıcılar"... Kendini "sanatçı" olarak tanımlamayacak kadar, inanılmaz bir alçakgönüllülük... Bu duygu çalkantısı içinde aklıma, bugün kendini sanatçı sanan kimi yaratıklar ve onları sanatçı sayan kimi zavallılar geldi.

Benzer bir duruma 50'li yılların sonunda Ankara'da da tanık olmuştum. Müşfik Kenter, tarihi Türkocağı binasındaki Üçüncü Tiyatro'da Dünkü Çocuk adlı bir komedide başrol oynuyordu. O gün babasını yitirmişti. Oyunu, en küçük bir falso vermeden tamamladı ve salonu kahkahalara boğdu. Oyunun sonunda sahne çiçeklerle dolmuştu ve alkışlar durmak bilmiyordu. Alkışlayanlar arasında göz yaşlarını tutamayanlar da vardı.

Düşünüyorum da, içinde yaşadığımız dönemde, o kendine utanmadan sanatçı diyenlerden biri, bırakın babasını, annesini, eşini, bir yakını yitirse bile neler neler olur?.. Ötesini anlatmaya gerek duymuyorum.

Düşünüyorum da, içinde yaşadığımız dönemde, o kendine utanmadan sanatçı diyenlerden biri, bırakın babasını, annesini, eşini, bir yakını yitirse bile neler neler olur?.. Ötesini anlatmaya gerek duymuyorum.

Ünlü Yazar MM, Ünsüz Bir RY'dir!




Hoover bir zamanların en bilinen beyaz eşya markalarından biriydi. Elektrikli süpürge cingılı hala dillerde dolaşır. İşte bu Hoover için 1981 yılında, henüz çiçeği burnunda bir reklam yazarı olarak çalıştığım Reklam Moran’ın önerisiyle, Türkiye‘de ilk kez bir televizyon reklam filmi senaryo yarışması düzenlenmişti. Kampanya metinlerinin yazımı, gelen senaryoların tasnifi, jüriye ulaştırılması gibi işler benim üzerime kalmıştı.

Yarışmaya 10.000’e yakın senaryo geldi. Çoğu acemice yazılmıştı. Çizgili defter sayfalarına kargacık-burgacık el yazılarıyla yazılanlar bile vardı. Jüri birinciliğe değer senaryo bulamadı. İkincilik ve üçüncülük ödülü dışında 5 adet mansiyon verildi. Bu mansiyonlardan birini günümüzün ünlü yazar ve şairi (ki şu sıralar Müslüm Gürses ile gerçekleştirdiği “Aşk Tesadüfleri Sever” adlı projesiyle bir kez daha gündemde kendisi) Murathan Mungan almıştı.

Mansiyona layık görülenlerden biri de yazar, yapımcı, yönetmen ve oyuncu Çetin Öner’di. Belleğim beni yanıltmıyorsa Öner son olarak Ziya Öztan’ın “Abdülhamit Düşerken”inde Abdülhamit’i canlandırdı.

PO filmi

Petrol Ofisi filminde alttaki müzik İstiklal Marşı mı, bana mı öyle geldi?
Film bir sosyal sorumluluk filmi mi, değil mi yoksa, öyle mi geldi bana?
Nedir, ne değildir?

Reklam Havuzu diye bir yer...

Epeydir, www.reklamhavuzu.com diye bir yer var. Finansbank'ın KobiFinans dergisinin Nisan - Mayıs - Haziran 2006 sayısına reklam da vermiş. Buraya kadar sorun yok.

Ancak, yanılmıyorsam Reklam Havuzu kurulduğu günden beri, gerçek bazı markalara spekülatif ilanlar yapıp sitesine 'iş örneği' diye koymuş durumda. Tekrar edeyim, yanılmıyorsam... Eğer bu işleri gerçekten yaptılarsa bir diyeceğim yok, kendilerinden özür dilerim. Ama algıladığım ve dediğim gibi gerçek olmayan, spekülatif nitelikli ilanları sitelerine örnek diye koyuyorlarsa burada yanıltıcı reklam var demektir. Ve Reklam Özdenetim Kuruluna yazacağım.

Bu konuda görüşü ve bilgisi olan paylaşırsa sevinirim.

'Shingles'

Bir süredir çatılarda kiremit yerine kullanılan bir malzeme var. Frenkçesi 'shingles'. İlanlarda da boy göstermeye başladı. Yerine bir şey denmezse, ki kimse kılını kıpırdatmıyor tabii, böylece yerleşecek. Al sana bir yabancı sözcük daha.

Vapurların rehalibitesi (!)

"Vapurlarımız rehabilite ediliyor...
İDO Şehirhatlarında çalışan tüm vapurların rehabilitesini gerçekleştirdi. Şehit Sami Akbulut gemisi yeniden inşa ediliyor."

İDO'nun sitesinden gidilen ve yeni vapurların seçimi için oy verilen 'Şirket-i Hayriye' sitesinden...

Vapurların rehabiletesi (!).
Sevsinler.

Oy vermeyi unutmayın !

Futbol kulüplerine ceza

(Kimsenin Okumadığı Yazmadığı Blog diye adlandırmanın daha doğru olacağı 'Kimsenin Ismarlamadığı Projeler'de dün yazdım ve çok hoşuma gidiyor, buraya da alayım :

Seyircisi küfür ettiği için kulüplerin sahasını kapatmak yerine, kaç maçsa artık, maçlarını sadece kadın seyirciler önünde oynama cezası verilse çok ilginç olabilir ! Saha kapatma biraz da para cezası gibiyse, kadın seyirciler parasız girebilirler.

Pazartesi, Nisan 24, 2006

869

ATO'dan tüketiciye '869' çağrısı Ankara Ticaret Odası (ATO) Başkanı Sinan Aygün, ithal ürünler yerine Barkodu '869' ile başlayan yerli malı ürünleri satın alma çağrısı yaptı. Aygün, tüketim malı ithalatına giden her 6 bin 500 doların Türkiye'de bir kişiyi işsiz bıraktığını belirterek,
'869'u al, çocuğun İşsiz kalmasın' dedi.
Aygün, yaptığı yazılı açıklamada, yabancı markalı ürünlerin market raflarını istila ettiğini ve ithal ürün tüketimi nedeniyle Türkiye ekonomisinin çıkmaza girdiğini kaydetti. Aygün, bir ürünün Barkoduna bakarak hangi ülkeye ait olduğunun anlaşılabileceğini anımsatarak, Türkiye ekonomisinin kurtuluşunun 869 rakamında gizli olduğunu savundu.
Aygün, şöyle konuştu: Türkiye ekonomisi bugün güçlü ekonomiler karşısında bağımsızlık savaşı veriyor. Bu savaşta parolamız 869'dur.Yani, TÜRK Ekonomisinin şifresi = 869'dur. Savaşı kazanmak ve başı dik gezmek istiyorsak, ülkemizin ürünlerine sahip çıkalım. İthal ürünlere verdiğimiz her kuruş, ekonomimizi çıkmaz sokağa götürüyor, yerli sanayinin bacası tütmez oluyor. Gençlerimize istihdam yaratılamıyor. Yerlisi varken yabancı mal almak, kıt kaynaklarımızın dışarıya gitmesi ve yatırımların azalmasıdır. Azalan yatırım, çoğalan işsizliktir.' ATATÜRK : 1. İzmir İktisat Kongresini, Neden Kurtuluş Savaşımızdan hemen sonra yapmıştır?, Deha sahibi olmak, ileriyi görebilmektir...

"Bu süpermarket gazeteciliğinin çöküşüdür"

24 Nisan 2006 Pazartesi Akşam Gazetesi, 'Oray Eğin yazıyor' köşesinden...

"Bir gün, asıl işi gazetecilik olmadığı halde sayfalarda yer bulanların bir yol kazası geçireceği belliydi. Otobanda ilk aracı devrilen Ali Atıf Bir oldu. Bir de profesör titri taşıyor; en büyük etik ihlaline imza attı: Yalan haber yazdı. Kendisine imzasız bir e-mail geliyor, Hoca da hiç düşünmeden bunu aynen kopyalıyor köşeciğine, gazetesi ona itibar edip haber yapıyor. 31 Mart töreni yapılmış da üniversitede, öğrenciler esir alınmış falan... Rektörlük olayı ertesi gün yalanlıyor tabii ki.

Ama mesele haberin doğru ya da yanlış çıkması değil. Gazetelere yazı yazan bir kişinin imzasız e-mail'i yayınlamakta hiç tereddüt etmemesi. Gazeteye o yazıyı basanların bunu ya görmemeleri, ya da burada problemli bir durum olduğunu anlamamaları.

ZIP ZIP ÇEKİRGE

Aynı iş kazası Pakize Suda'nın da başına gelebilirdi, İclal Aydın'ın da. Nitekim daha evvel Deniz Akkaya'da gördük; Val Kilmer'la röportajda Ayşegül Nadir meselesini atladığında.

Boşuna bir çığlık değil bu: Gazeteci olmayanlar gazetelerde yer almasın artık... İlla olacaklarsa da uzmanlık alanlarından sıyrılmasınlar.

Diyelim Güngör Uras'sın, kendi uzmanlık alanın dışında ömrünü adadığın bir hobin var, fazladan yemek yazarsın, biz de zevkle okuruz. Mahfi Eğilmez'sin ve ekonomi dışında arkeolojiye dalmışsın, o da tamam. Ya da Deniz Gökçe'sin ve iktisat kadar spordan da anladığına yıllar içinde bizi ikna etmişsin. Nasıl karşı çıkabiliriz?

Ama Ali Atıf Bir'in 'uzmanı' olduğu reklam alanında bile kalem oynatması sakıncalara gebe. Hem birtakım şirketlere danışmanlık yapıyor, hem gidiyor bazı reklam ajanslarında dolanıp duruyor, hem de kalkıp orada not veriyor.

Bu yetmedi ona. Taşralı profesör ya, köşe yazarı ayrıcalığının tadına çabucak vardı, müthiş bir açlıkla saldırdı İstanbul'a. Gözü Anadolu takımından transfer olmuş genç futbolcu gibi açıldı. Bedava otel gezmeciliğinden meydanı boş bulup film eleştirmenliğine, fahri gurmelikten yetersiz gezginliğe zıp zıp bir çekirge. Televizyon programı, saç ektirme fikri, yanında mankeni eksik olmadan.

Hıncal Uluç'luğa oynadı. Ama siz Hıncal Uluç'un bir gün olsun fabrikasyona imza attığını gördünüz mü?

Peki fabrikas haber yapan Jayson Blair'den sonra New York Times'da ne olduğunu hatırlıyorsunuz, değil mi?

Maalesef burası Türkiye, orası da Hürriyet olduğu için Atıf Hoca sadece geçiştirilecek. Doğan Yayın Konseyi'nden de, yeni Okur Temsilcisi'nden de umudum yok.

MEYDAN ONA KALDI

Ama uzun vadedeki etkisini görmemek mümkün mü: Bu süpermarket gazeteciliğinin de çöküşüdür. Süpermarket artık çürük ürünler sunuyor, raflardaki mallar kokuyor, reyonlar bir bir çöküyor ve eninde sonunda yeni bir mağaza içi düzenlemesine gidilmesi kaçınılmazdır.

Ali Atıf Bir, bir 'konsept' olarak dahi, göründüğünden, zannedildiğinden çok daha büyük, çok daha vahim 'bir' problem.

Bir zamanlar Hürriyet'in 'hocaları' Kurthan Hoca, Mümtaz Hoca'ydı, şimdi meydan Atıf Hoca'ya kaldı ve bakın nelerle uğraşıyoruz."

Mihrimah

Taksim'de Mihrimah Sultan diye bir yer var; sadece ismi bile oradan hoşlanmam için yeterli. İsmi dışında da oldukça sevimli ve rahat bir yer. Dün oradaydım, bir güzelliğini daha gördüm. Türk kahvesiyle birlikte su getirme adeti vardır ya; onlar da su getirdiler elbette. Nefis bir su bardağıyla! Şımarık bir insan evladı olduğum için bardağın benim olmasını istedim. Bu isteğimi nazikçe dile getirdim, onlar da beni nazikçe yetkiliye yönlendirdiler. Şimdi çok güzel bir su bardağım var! Çocuklar gibi şenim adeta!

Laf arasında Mihrimah Sultan'ın da reklamını yapmış oldum. Hak ediyor ama. :)

23 Nisan

İzmir Alaçatı beldesinde 23 Nisan şenliklerini izledim. Her şey çok hoş ve içtendi. Ancak, bir şey tüylerimi diken diken etti : Birinci sınıfların (ya da anaokulu sınıflarının) rontunda kullanılan şarkı, 'senin için şehirleri bombalarım' diyen pop parçasıydı !!!!!!



Arkada asılı Atatürk resminin altında, 'İzmir Bayrak' diye bir yerin ismi vardı. Belli ki bir ressamın elinden çıkmaydı. Ama Atatürk'e benzemiyordu.

Kalktım, en öne gittim, Belediye Başkanına kartımı verdim ve 'Sayın Başkan, Atatürk'ün hali bana çok dokundu, resmin ölçüsünü bana yollarsanız güzel bir tane bastırtıp size yollayayım,' dedim.

Önce anlamadı, çünkü çok gürültü vardı, 'Neyi ?' dedi. Anlattım. Teşekkür ettim. Bakalım ölçüyü gönderecek mi ?

Çıkarın kulaklıkları, test yapacağım. *

Efendim, yüz reklamcıya, Beatles'ın "I am the Walrus" isimli şarkısını dinlettik.

Sonuçları "yorumlar" bölümünde bulabilirsiniz.



* Bilimsel değeri yoktur.

Pazar, Nisan 23, 2006

Bildiğimiz reklamın sonu (mu) ?

Yakın zamanda bu konu ile birçok kitap okudum. Değişen tüketici profilinin ve alışkanlıklarının yanında, doymuş pazarın daha büyüyememesinden mütevellit, müşterilerin sorunlarına çare bulmakta zorlanan iletişim yöntemlerinin değişeceğine dair hemen her kafadan ses çıkıyor.

Bildiğimiz pazarlamanın artık bildiğimiz gibi olmayacağı söyleniyor.
Belki bu konu ile ilgili daha önce uzun sohbetleriniz olmuştur ama, ben sektöre yeni giren biri olarak bu karmaşayı yaşamaya henüz başladım.

Okuduklarımın sanal gerçekliği ile, içinde bulunduğum gerçek gerçeklik farklı gibi...
Yani okuduğum, öngörülen ölümler henüz gerçekleşmedi.
Ya da bana öyle geliyor...
Ya da ben sezinleyemiyorum?
Belki ikisi birbirinin içine geçmiş, iki farklı olgudur? Belki bu ikisi aslında birbirlerine karşı değildir? Belki yeni pazarlama sadece eskisinin biraz geliştirilmiş halidir?

Gerçi bu durumda bildiğimiz pazarlama öldü diymeyiz?..
Tamam ikisinin arasında fark olur; ama bu durumda da yeni pazarlamanın eski pazarlamyı çürüttüğünü, ona "karşı" geliştirildiğini de göstermez.

Biraz değişik ve gelişik olur; bu da fark yaratır. O kadar...

Yani ben okuduklarımı bir kenara yazıp, eski reklam anlayışını da en ince ayrıntısına kadar öğrenmeliyim! Değil mi?..

Kafanızı karıştırdıysam, kusura bakmayın! Biraz karışık bir konu da... :)))

Bir blog daha var

Benim de artık bir blogum var.
Paylaşmak istdiğim şiirlerimi ve yazılarımı buraya yazarak sizleri meşgul etmeyeyim dedim. Ama merak edenler için,

haticeuzgul.blogspot.com

Bol bol yazmayı planlıyorum, arada bir bloguma teşrif edip okuyabilirsiniz.

Cumartesi, Nisan 22, 2006

Reklam gerçeğin karşısında mı?

Hafta sonu gazetelerde Petrol Ofisi’nin tam sayfa ilanları yayımlandı. Başlık,

HAYAL DEĞİL. OYUN DEĞİL. REKLAM DEĞİL. GERÇEK.

İlanı görünce 34 yıl önceye gittim. Eskiler anımsar, 70’li yılların başında reklam ajanslarıyla gazeteler bir araya gelerek “Reklamcılar Birliği”ni oluşturmuştu. Dernekleşmeye gidemeden yok olan girişim, yanlış anımsamıyorsam 71’in başlarında Tarabya Oteli’nde iki gün süren bir toplantı düzenlemişti. Benim de Ankara’dan katıldığım toplantıda kimler yoktu ki... Erol ve Haldun Simavi’den Eli Acıman’a, Afif Erdemir’den İzidor Barouh’a, Affan Başak’tan Rıdvan Menteş’e, daha kimler kimler... Bir yabancı uzmanın da konuşmacı olarak katıldığı toplantıda, ağırlıkla reklamın inandırıcılığı ve reklamcılığın saygınlığı üzerinde durulmuş, konuyla ilgili ilkelerin yer aldığı bir de bildiri yayımlanmıştı.

Toplantıdan birkaç hafta sonra, Reklamcılar Birliği’nin girişimcileri arasında yer alan İlancık’ın, Yeni Karamürsel Mağazaları için hazıladığı bir ilan Hürriyet Gazetesi'nde yayımlanmaya başladı. Başlık, “Reklam değil hakikat!”ti. Reklamcılığa henüz burnunu sokmuş biri olarak durumdan çok alınmış, Birlik Başkanı Rıdvan Menteş’e zehir zemberek bir mektup yazarak olayı kınamış ve İlancılık’ın cezalandırılmasını istemiştim. İlan iki gün sonrda yayımdan kaldırıldı, Rıdvan Menteş de, Birliğin tüm katılımcılarına, durumu kınadığını belirten bir yazı gönderdi. Bu arada bir mektupla da bana teşekkür etti.

Hey gidi günler hey... Aradan 35 yıl geçti, şimdi bir reklamcı(!) daha bindiği dalı kesiyor. Güncel deyimiyle, ayağına kurşun sıkıyor.

TDK ve Ali Püsküllüoğlu

Kimi arkadaşların isteği üzerine, bir hayli uzun olmasına karşın, Ali Püsküllüoğlu'nun, TDK sözlüğü ile ilgili eleştirilerinin bir bölümünü içeren yazısını buraya taşıyorum. Bu değerlendirmenin daha genişini ve kapsamlısını okumak isterseniz, "www.dilimiz.com" sitesindeki Makaleler bölümüne girin.

Yeni Türk Dil Kurumu, kendisini eski TDK’nin kalıtçısı sayarak (CHP ve Atatürk’ün TDK üyeleri öyle düşünmüyor), o dönemin sözlüğünü kendince elden geçirmeye çalışıyor. Şu var ki, “Türkçe Sözlük”, eklemeler çıkarmalarla ve uygulanan yöntemle yeni bir kimlik ediniyor, yani artık eskisiyle pek ilgisi kalmıyor. Şimdi tek cilt olarak yayımladılar. Öncekinin yalnızca “A” harfinde dört yüze yakın pürüz vardı ve onları Cumhuriyet’te iki yazı, Çağdaş Türk Dili’nde de 44 sayfalık bir yazı ile göstermeye çalışmıştım. Bunun da yine “A” harfinde bulunan dil pürüzlerinden birkaçını bu kısa yazıya sığdırmayı deneyeceğim.
İncelikli bir davranışla ve “Türkçeye emek veren değerli sözlükçümüz Ali Püsküllüoğlu’na en derin saygılarımla” sunusuyla gönderdiği sözlüğün bu baskısında da yanlışlar taşıdığını, yeni TDK’nin Sayın Başkanı’na duyurmuştum. Kendisi de yanlışları saptamamdan “memnun” olacağını söylemişti. Umarım öyle olacaktır.
Yeni TDK’nin Türkçe Sözlük’ünde, yöntem yanlışları var. Bunları bir bir göstermek için kocaman bir kitap yazmak gerekir. Bence en önemli yöntem yanlışı, batı kökenli sözcüklerin o dillerdeki yazımlarıyla ve madde başı olarak sözlüğe alınmasıdır. “Dilimize son zamanlarda girmekte olan Batı kökenli sözler özgün biçimleriyle eğik olarak yazılmış, burada tanım verilmeyerek Türkçe karşılıklarına gönderme yapılmıştır” denmiş. Türkçe karşılıkları varsa ve tanımları oradaysa, özgün yazımlarıyla sözlüğe almayı neden gereksemişler? Almazsınız, isteyen onlar için yabancı dil sözlüklerine bakar. Karşılıkları olsa da olmasa da, yabancı sözcükleri özgün yazımlarıyla “Türkçe Sözlük” adını taşıyan bir sözlüğe almak, hiç doğru olamaz. Hele kendisine Türkçeyi koruma ve kollama görevi verilmiş varsayılan bir kurumun bunu yapmasıysa hiç mi hiç doğru olamaz. Çarşı pazardaki yabancı dil maymunluğunu sözlüğe taşımaya, bunu Atatürk’ün kurumu olduğunu öne sürerek yapmaya yeni TDK’nin hakkı yoktur. Üstelik görevi de bu değildir. Bir yurttaş olarak bunu belirtmek zorundayım. Atatürk ne demişti? “Geldikleri gibi giderler!” O sözcükler de geldikleri gibi gidecektir, yeter ki yeni TDK onları sözlüğe taşımasın. Yazık ki taşımaktan kaçınmamış. Onları sözlüğün her harfinde çok sayıda buluyorsunuz. “A” harfinden birkaç örnek: “anchorman”, “aria”, “au pair”! Üstelik “au pair”in “bakıcı” gibi Türkçe karşılığı var, “aria” da “arya” biçimiyle daha önce dile girmiş. “Aria”yı bu biçimiyle alıp kullanıcıyı “arya”ya, “au pair” için “bakıcı”ya göndermenin Türk diline bir katkı olduğu söylenebilir mi?
Yöntem yönünden ilke, ölçünlü (standart) dil sözlüklerine sık kullanılan, artık çoğunlukça benimsenmiş sözcükler alınır. Bu sözlük, kimsenin kullanmadığı öneri sözcükleri de bol bol almış. Oysa yeni TDK bu sözcükleri sözlüğe alacağına, onları bir öneriler sözlüğünde yayımlasaydı daha iyi ederdi. Örneğin “açım” sözcüğünü kim kullanıyor? Anlamı “açma, açılış”mış. Bu iki sözcük varken, “açım”a ne gerek var? Aynı anlama gelen üç sözcük! Aynı anlama gelen yüz sözcük olsa, dil varsıllaşmış mı olur? Böyle sözcükleri barındıran bir sözlüğe “ölçünlü” sözlük demek güçtür.

Deyimler bozulmuş

Türkçe, deyimi bol bir dildir. Deyimin kendine özgü bir kalıbı vardır, onu bozmamanız gerekir. Örneğin “alışmış kudurmuştan beterdir” yerine “kızmış kudurmuştan beterdir” diyemezsiniz. Deyim bozulur. “Azmış kudurmuştan beterdir” de diyemezsiniz. Bu sözlük demiş. “Bizim köyde derler” derseniz, olmaz; çünkü siz, ölçünlü dilin sözlüğünü yapıyorsunuz. Ayrıca “atsan atılmaz, satsan satılmaz” deyimini atasözü maddesinde atasözüne örnek olarak gösteremezsiniz. O zaman size atasözünü de, deyimi de bilmediğiniz söylenebilir. Sözlüğe “aspirin gibi gelmek”i alıp ona “ilaç gibi gelmek” derseniz, bu da olmaz. Deyim “ilaç gibi gelmek”tir, ötekini almamanız daha doğru olur. Ama “Biz, herkesin bildiği deyimleri değiştirmekte sakınca görmeyiz” diyebilirsiniz. Evet, daha önce “Halep orada ise arşın burada” deyimini “halebi orada ise arşın burada” biçimine soktunuz, kimsenin sesi çıkmadı. Sözlüğünüzde öylece duruyor. Elimizde bir yaptırım yok, eleştirmekten başka.

Yazım tutarsızlıkları çok

Sözlükte yazım tutarsızlıkları öylesine çok ki, bunların yazım değil dizgi yanlışı olduğunu düşünmek zor. Örneğin “abril” mi “april” mi? Sözlükte ikisi de var. Bu durum sözlüğün önceki baskısında da vardı. Hazırlayıcılara göre demek ki bu sözcük iki biçimde de yazılabilir. Oysa kılavuzlarında tek biçimi var. Anlamları aynı olan “ağrıkesen”in bileşik, “ağrı kesici”nin böyle ayrı yazılması; “ana erki”nin böyle ayrı, “anaerkil” ve “anaerkillik” sözcüklerinin bileşik yazılması gibi tutarsızlıklara ne demeli?
Yazım tutarsızlığı sayılmaz ama, değinmeden geçemeyeceğim. Sözlük “anfi”, “anfiteatr” gibi yanlış yazışları madde başı yapmış ve kullanıcıyı doğrularına göndermiş. Bu da tartışılabilir. O zaman abacur, abonoz, acanta, afaroz gibilerinin de alınması gerekebilir. O da olacak şey değil. Sözlük dediğin yanlışı yaymamalı.

Tanımlama, bilgi yanlışları

Tanımlama yanlışları ve sözcük türlerinde yanılmalar çok. Örneğin “antihijyenik”e ad denmiş, oysa önaddır (sıfattır); nitekim “hijyenik” önad olarak gösterilmiştir, doğaldır ki ona karşı olan da önad olur. “Sağlık kurallarına aykırı olma” diye tanımlanmış, “aykırı olma” değil “aykırı olan”dır. Az kullanılan “aldırtmak” da “aldırma işini başkasına yaptırmak”mış (iyi ki “yaptırtmak” denmemiş!); oysa “aldırma” değil “alma” işini başkasına yaptırmaya denir, bu eylemin daha yaygın biçimi de “aldırmak”tır. Bilindiği üzere “asma” bir bitkidir, onun yaprağına “asma yaprağı” denir. TDK’nin sözlüğü “asma yaprağı”nı şöyle tanımlıyor: “Zeytinyağlı ve etli sarma yapmakta kullanılan üzüm yaprağı.” Peki, “üzüm yaprağı” neymiş diye bakıyorsunuz, böyle bir madde yok. Doğaldır ki “üzüm yaprağı” olmadığı için yoktur, çünkü yine TDK’nin sözlüğünün tanımına göre “üzüm”, “asmanın taze ve kuru olarak yenilen ve salkım durumunda bulunan meyvesi”dir. Halk “üzüm yaprağı” dese de “asma yaprağı”na, sözlük diyemez.
Kırk yılı aşkın bir süredir sözlükle uğraştığım için, her yeni sözlüğü edinir ve günlerce elimden bırakmam.Yeni TDK’nin sözlüğü de masamda duruyor. Daha uzun bir süre elimin altında duracaktır. Onu karıştırırken “B” harfinde rastladığım oldukça önemli bilgi yanlışına değinmeden geçemeyeceğim.
Sözlük, gereği varmış gibi, yalnızca Dinar’ın bir köyünde kullanıldığı saptanan şu sözü almış, “baskıda kalmak”. Onu şöyle tanımlıyor: “Yağmur yağdıktan sonra toprağın üst kısmı sertleşerek tohumlar fidelenip toprak üstüne çıkmak.” Bunun doğru tanımını eski TDK’nin Derleme Sözlüğü’nden aktaralım: “Yağmur yağdıktan sonra toprağın üst kısmı sertleşerek tohumlar filizlenip toprak üstüne çıkamamak.” Görüldüğü gibi, aktarmayı bile doğru yapamamış sözlük. Türkçeye de, kendisinde bile bulunmayan “fidelenmek” diye bir sözcük katmış.
Bundan daha çarpıcı bir bilgi yanlışı da “bağımsız bölüm” tanımında. Şöyle demiş yeni TDK’nin Türkçe Sözlük’ü: “Kat Mülkiyeti Kanunu’na göre, binada kat maliklerinin ortak kullanımına açık olan yerler.”
Bu tanımın doğru olmadığını bir apartmanda konutu olan herkes bilir. Andıkları yasa, “ana taşınmazın ayrı ayrı ve başlıbaşına kullanılmaya elverişli olup, bu yasa hükümlerine göre bağımsız mülkiyete konu olan bölümlerine bağımsız bölüm denir” diyor. Başka söze gerek var mı?

Yeni TDK’ye öneri

Önceki dizgi düzeni yönünden ilkeldi. Bu sözlüğün uygulayımsal düzenlenişi, baskısı öncekinden iyi. Gönül içerik olarak da iyi, güvenilir olmasını isterdi. Yazık ki öyle bir durum yok. Devletin ağırlığıyla resmi yerlerde, örneğin okullarda kullandırılması, onun Türkçeyi bilenlerce kullanılmasını sağlayamaz. Gerçekten ölçünlü dil sözlüğü olabilmesi için çaba harcandığını söylemek güç. Öyle olsa, yabancı sözcüklere karşılık olarak önerdikleri, henüz hiç kullanılmamış olan sözcükleri almazlardı. Çünkü yöntem olarak, sözcüklerin kullanıldığını yazarların tanıklığıyla desteklemek yolunu seçmişler. Batı kaynaklı sözcükleri özgün yazımlarıyla sözlüğe buyur etmezlerdi. Türkçenin yazımıyla böylesine sık oynamazlardı. Sözlüklerinin tanımları doğru, tanımlardaki bilgiler sağlıklı olurdu.
CHP yeni TDK’nin çalışmalarını yeterli bulmuyor ve Atatürk’ün parasını onlara vermiyor. Yeni TDK’ye önerim şudur: Her bakımdan güvenilir bir sözlük hazırlayın. O zaman CHP bile sizi kutlar.

(Cumhuriyet, 20 Nisan 2006)

Baktım defter sessiz;

Size uzun şiir yazabildiğimi de göstereyim, hem de bir hareketlilik olsun dedim:))))


Büyüdüm anne
O küçük kız yok kucağında
İsteklerim bir şekerle sınırlı değil artık
Bir oyuncaktan öte hayallerim var anne
Ninni ile uyuyabildiğim geceler geride kaldı
Benim de dertlerim kederlerim oldu
Uçup da kaçan bir balondan bahsetmiyorum hem de..

Bana hep derdin ki, "Bir gün sen de seveceksin"
Ben sevilip de terk edildim bile anne
Geceyi daha değişik tanıdım,
Ay dedem bile eskisi gibi değil!
Gökgürültüsü değildi dün gece beni korkutan
Gökkuşağının sonu olmadığını da öğrendim ayrıca!

Masallar geride kaldı,
Gerçek hayatla karıştırmıyorum artık onları!

Kadın olmak da anne olmak değilmiş anne!
Sorumluluklarım sulamayı hep unuttuğum çiçeklerimden de büyük

Belki sana hala küçük bebeğinmişim gibi gelebilirim
Ama, ben ne yazık ki büyüdüm anne

Artık seni bile anlayabiliyorum şimdi...

Perşembe, Nisan 20, 2006

Biz monşer değiliz!

Bakın, Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Namık Tan nasıl yakınıyor. Yakınmasının nedeni, sakın "yetersiz" ve "kısıtlı" bulduğu için ancak kısmen kullandığı Türkçe olmasın...

"Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Büyükelçi Namık Tan, Boğaziçi Üniversitesi-TÜSİAD Dış Politika Forumu ile Marmara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Araştırma ve Uygulama Merkezi'nce düzenlenen 'Medya ve Dış Politika İlişkisi' konulu konferansta 'ilginç' itiraflarda bulunarak hem günah çıkardı hem de sitemde bulundu. Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Büyükelçi Tan, halk arasında hariciyecilerin 'ellerinde içki bardağı olan monşerler' olarak bilindiğini belirterek, "Biz monşer değiliz, ama bunu halka anlatmıyoruz" dedi." (Yeni Şafa, 20.04.2006)

TDK sözlük yaparsa...

Bugünkü (20 04 2006) Cumhuriyet'te Ali Püsküllüoğlu'nun bir yazısı yayımlandı. İbretle okuyun ve TDK'yi, özellikle de sözlük yapma anlayışını görün.

Çarşamba, Nisan 19, 2006

MovidaPlusMap'in blogu açıldı!

Dünya'da sadece 15 tane ajansın blogu olduğunu biliyor muydunuz?

Peki MovidaPlusMap'in de artık bunlardan biri olduğunu?


Blog komşuluğuna bekleriz!

http://movidaplusmap.blogspot.com/

PADRO PADRONE!

Moran Ogilvy’deyken Repro, Ekol ve Ajans Ada’dan birer hafta
arayla transfer teklifi gelmişti. İlk iki ajansla görüştüm.
En son Ajans Ada’ya görüşmeye gittim.
Ersin Salman’la o gün tanıştım. 70 darbesi sonrasında
reklamcılığa başlamıştı. TRT’de prodüktörken uzaklaştırılmıştı.
4 Şubat doğumluydu. Ben de 81 darbesinde TRT’de Ankara Radyosu’nda prodüktördüm. 4 aylık askerliğimi yaparken 9 Kasım kararıyla kurumdan başka kurumlara sürülen 101 TRT’ci
arasına girdim. Erzurum’a sürüldüm. Yapacağım tek iş reklamcılıktı. Benim de doğum tarihim 4 Şubat’tı. Ersin Salman Kayseri’de okumuştu. Benim de baba memleketim Kayseri’ydi.
Her ikimiz de aynı dünya görüşüne sahiptik. Şiir yazıyorduk. Bu kadar ortak nokta, o görüşmede ortaya çıktığında kararım da kesinleşmişti. O güne değin, İlancılık’ta 2.5 yıl Moran Ogilvy’de 9 ay çalışmıştım. Savaşın içerisinde cerrahlığı öğrenir gibi
reklamcılığı da kese biçe öğrenmiştim. İlancılık’ta işe başladığım zaman, 11 ajansın yer aldığı bir konkur vardı.
Türk Dış Ticaret Bankası konkuru. O konkura katılıp, konkur kazanarak mesleğe başlayan tek reklam yazarıyım. Bankanın adı, o konkurun sonucunda bizim önerimiz sonucunda Dışbank olmuştu. Şunu söylemek istiyorum: Ajans Ada’ya geldiğimde
İş bitirme anlamında epey yol almış, ödüller kazanmış biriydim. Ama hiç ustam olmamıştı. Ajans Ada’nın işlerini ise uzaktan uzağa çok beğeniyordum. Ersin Salman’ı tanıdıktan sonra ise bu mesleğe insanın kendisini nasıl adaması gerektiğini öğrendim. Reklamcılığa aşık oldum. Ajans Ada’nın yaratıcı grubunda her düzeyde yazar ve yaratıcı vardı. Sanki Üniversite Fikir Kulübü gibiydi. Toplantılar bir case’di, work shop’tu ve eğlenceliydi. Herkes çalışır, yüz civarındaki başlığını, çeşitli fikirleri Ersin Salman’ın önüne koyardı. O da, oturur, beğendiklerini flomasterlerle işaretlerdi. Bazılarına soru işareti koyardı, düşünelim dercesine. Biz de sessizce beklerdik. Hoşuna giden bir fikir olduğunda kahkahayı patlatırdı. ‘Kim bu Allahsız’, diye de sorardı. Bildiklerini paylaşan biriydi. İyi bir fikir çıkmadığında, kimilerinin iyi fikirleri de olsa “gidin 100 başlık daha çalışın, bir saat sonra
tekrar toplanacağız” derdi. Korkudan adrenalinimiz yükselirdi
ve gerçekten de daha iyi fikirler, başlıklar ortaya çıkarırdık.
Akşamları ondan haber gelmeden eve gidemezdik. Hafta sonumuz da çoğu zaman ajansta geçerdi. Toplantı masası üstünde kahvaltıyla başlar, gazeteleri, günlük olayları, maçları
vb. değerlendirir, sonra maraton çalışma saatlerine geçerdik.
Çoğunda da sabahlardık. Ama kimse yakınmazdı.
En son kararlaştırılan işlerin, metinlerin üzerinden cilayı patron geçerdi. İşin sonuna geldiğimizde bile eve gitmek kimsenin aklına gelmezdi. Sunum, büyük bir heyecanla beklenirdi.
Ersin Salman, iyi bir yaratıcı olmanın ötesinde işi çok iyi
sunan, müşteriyi etkileyen, karizmatik bir liderdi.
Müşterinin bir reklamcıya nasıl saygı duyduğunu ilk onda gördüm. Ben onu kendime ‘model’ seçmiştim. Aramızdaki hitabım “padro padrone”ydi. Yani babam ve ustam.
Bu mesleğin, usta-çırak ilişkisiyle geliştirilebileceğini bana
gösteren de o oldu. Belki de o nedenle, ben de onun yolundan gittim. Çırağım olmak isteyenleri kırmadım. Yetiştirdiğim yaratıcıların içinde Kağan İşmen’in ayrı bir yeri vardır. Bizim de onunla ilişkimiz, Ersin Salman-Oğuzhan Akay ilişkisine benzer. Ersin Salman’la 7 yıl birlikte çalıştım. Yazar olarak girdiğim Ajans Aja’da Yaratıcı Yönetmen, Başkan Yardımcısı oldum. O, bizler için koca bir Ajans Ada ailesinin “guru”suydu.
Reklamcı kişiliğimizi o yeniden biçimlendirdi. Sosyal, kültürel, edebi yönlerimizin gelişmesini, reklam etiğine sahip reklamcılar olmayı, mesleğe adanmışlığı, “ad-man” liği
“Adamız”da öğrendik. Orada büyüdük.
Eğlenerek çalışmayı, mizahı, saygıyı, sevgiyi, paylaşmayı,
ortak hedefler etrafında birleşmeyi, aidiyet duygusunu
orada fazlasıyla yaşadık.
Ersin Salman, aynı zamanda bize çocukluğumuzu korumayı da öğretti ki, bu yaratıcılığın birinci kuralıdır. Bize yaptığı şakalarla “mizahın yaratıcılığı nasıl körüklediğini” de
gösterdi. Hayatı ve kendimizi o kadar ciddiye almamayı, ama sorumluluklarımızı ihmal etmemeyi de.
Ajans Ada öyle büyüleyici bir ortamdı ki, bugün trilyonlar harcansa yeni bir Ada yaratılamaz.
Mecraya çıkan her işimiz olay yaratır, üzerinde günlerce konuşulurdu. “A la Ajans Ada” söylemi o zamanlar çıkmıştır.
Reklamcılığın tarihinden bir Ajans Ada geçmiş ve tüm sektörü
yeniden biçimlendirmiştir.




Ben, Ada’nın Merkez’le birleşmesini “Adam” olmasını
hiç istemedim. “Ada yaşasın burada, Merkez’le çakışan müşterileriyle sözgelimi Garanti’yle” dedik, olmadı.
Bir parçamız oraya gitti. Bir parçamız zaman içerisinde tüm sektöre yayıldı.

Bugün Ajans Ada’nın mirasçısı Lowe…
Başında da çocukluk ve iş arkadaşım
Nesteren Davutoğlu var. Günsür'ü yitirdik. Deniz, bayrağı aldı ilerliyor.

Zaman zaman eski Adalılar bir araya geliyoruz.
Aramızdaki bağların ne kadar güçlü olduğunu görüyoruz.
Demek ki her şey gerçekmiş, rüya değilmiş diyoruz.


Sağol ustam. Padro Padrone!

Haberler :)

www.kristalelma.org.tr

Kristal Elma'mızın da sitesi var artık. Tarihçe, Jüri, Kategoriler, Yönetmelik...
Hatta (henüz kullanıma açık olmasa da) arşiv bölümü bile var.
"Geçtiğimiz 17 sene boyunca ödül alan bütün çalışmalara bu sayfalardan ulaşabileceksiniz" demişler, merakla bekliyoruz.

Salı, Nisan 18, 2006

She makes me wonderbra:)

Wonderbra ilanı, Hatice’nin yazısı, bana Alain De Botton’un şu sözünü anımsattı, ayrı bir konu olarak açayım istedim:

“İhtiyaç temelli olmayan alışverişe yöneltilen ahlaki saldırıyla, üreme amaçlı olmayan cinsel birleşmeye yöneltilen ahlaki saldırı arasında gözle görülür bir bağlantı vardır: Her iki durumda da sansüre uğrayan şey hazdır.”

Ortak Defter'deki "Sigara içmeyenlerin hakları" başlıklı yazı ve onun yorumunda Jean Jacques Brochier'den alıntılanan şu yazı bağlamında bir bağlantı kuracak gibiyim, bu saatteki kafa karışıklığımla: “Sigara içme yasağı tatsız bir şaka olmaktan çıkıp özgürlüğümüze yönelen açık bir saldırıya dönüşüyor. Yaşamın bütün zevklerinin sağlık ya da ekonomi gerekçesiyle mahkum edilmesine doğru gidiliyor. Zar zor elde edilmiş onca özgürlükten sonra iğrenç ahlakçılık halkasını yeniden mi boynumuza geçireceğiz?”

Ekonomist okumam


..diyorsanız. Rahatlatalım. Modern tarama yöntemi ile :)

"I never read The Economist."

Tipik The Economist tasarımlı ilan, başlık da eski bir The Economist ilan başlığı:

"I never read The Economist."

Linda Foster, CEO, Aged 29.


Ama,
alttaki logo
Wonderbra'nın...
:)))

Şiire dair

İzninizle bugün konuyu biraz da şiire getirmek istiyorum.

Reklamcılık Vakfı'nda reklam yazarlığı kursu alırken, Haluk bey derse gelmişti. Bize "Şiir nedir?" diye sordu. Bilemedim:)))
O yüzden biraz sonra soracağım sorulara şaşırmamanızı rica ediyorum.

Şiir yazmayı ve okumayı çok severim ama kurallarını bilmem...
Kuralları var mıdır, olmalı mıdır onu da bilmem!
Mesela bir şiir en az kaç satırdan oluşmalı?
Tek satırlık sözlere şiir denilir mi?

"Sana gerçek aşk vaad ediyorum."

Şiir sayılır mı?

Peki iki satır olsa?..

"Biliyorum, sadece bir düş için aşkı göze alabileceğini
Sadece benim için..."

Bu da mı olmadı?

En kısası illa tek mısra mı olmak zorunda?

"Geceleri ayı izledin mi sen?
Ben her gece izledim seni düşünürken
Uzansam sanki dokunabilecekmişim gibi durur
Ama asla erişemem ona
O da tıpkı senin gibi"

Bu konu ile ilgili bir kural var mıdır?
Yardımcı olur musunuz?

Kayda geçsin deyü.

Toprağın Bol Olsun Benjamin!




"Soğuk havalar insanı tedirgin etmekle kalmaz, tehlikeli sonuçlara da yol açabilir. Özellikle gün boyu evde oturan kadınlar üşütüp nezle, grip gibi hastalıklara yakalanır ve genç yaşta çökerler. Kuzey kolonilerinde çok yaygın olan bu olumsuzluğa dur demek için siz de Pennsylvania Şömineleri'ni kullanın."

Biz onu paratoneri bulan adam olarak tanırız ama kendisi aynı zamanda atak bir politikacı, iyi bir gazeteci ve en önemlisi başarılı bir reklamcıydı. Amerikan Bağımsızlık Bildirisi'nin yanı sıra üstteki metni de "üç asır" önce o yazdı. Doğumunun 300. yılı münasebetiyle şu günlerde dünyanın çeşitli köşelerinde anılıyor. Ayrıca bugün (17 Nisan) ölümünün 216. yıldönümü.

Meslekdaşımız Benjamin Franklin'i Ortak Defter aracılığıyla selamlıyor ve saygılarımı sunuyorum. Toprağı bol olsun.

Pazartesi, Nisan 17, 2006

Bildik bir şikayet ama içimde yaradır..

Çok değil daha bir yıl kadar önce reklam yazılarından gelen tüm mailleri deli gibi okurduk. Eleştiriler, polemikler, kavgalar daha bir tatlı olurdu. Bugün posta kutumun reklam yazıları klasörüne düşen e-postalardan yalnızca belli isimlerin iletilerini okuyorum, diğerleri çok büyük zaman kaybı gibi geliyor. Herhangi bir mail grubundan pek farkı kalmadı, sektörel özelliğini kaybetti, reklam yazıları. Yakında Yiğit Özgür karikatürleri gelmeye başlar mı diye düşündürüyor.

sigara içmeyenlerin hakları

İşin başından kalkıp sigara içmek yaratıcı insanların konsantrasyonunu yok eden bir durumdur kabul ediyorum ama içmeyen için de sigara dumanı içinde çalışmak aynı şekilde... Atölyelerin yaşadığı beter bir çıkmaz sanırım sigara içilmesi-içilmemesi.

Ben sigara içtiğim dönem boyunca sigara içmeyenlerin haklarını çiğnememeye çalıştım. Şimdi diğer taraftayım yani artık bir pasif içiciyim ve her iki durumu da iyi bildiğim için bir haklar listesi yapabilirim sanıyorum. Üslup iğneleyici olabilir ama kırıcı olmamak için gayret gösterdim tabii biraz abarttım ki renkli olsun... Böyle işte:

SİGARA İÇMEYENLER İÇİN HAKLAR BİLDİRGESİ

1- Eğer sigara içmeyen biriyseniz ve sizin yanınızda sigara içiliyorsa;sizin de kurufasulye, bulgur pilavı ve turp yiyerek aynı mekanda gaz çıkarmaya üstelik üşüdüğünüz gerekçesiyle camı açtırmamaya hakkınız vardır.

2- Eğer sigara içmeyen biriyseniz ve sizin yanınızda sigara içiliyorsa; sizin karşınızdakinin yemeğine ya da içeceğine küçük oranlarda fare zehiri, arsenik gibi maddeler atmaya hakkınız vardır.

3- Eğer sigara içmeyen biriyseniz ve sizin yanınızda sigara içiliyorsa; duman oluşturmak için çöplerinizi çöp kutusunda yakmaya ve etrafı sis içinde bırakmaya hakkınız vardır.

4- Eğer sigara içmeyen biriyseniz ve sizin yanınızda sigara içiliyor sonra da bu sigara kültablasına söndürülüp orada bırakılıyorsa sizin ihtiyacınızı odanın tam ortasına yapmaya hakkınız vardır.

5- Eğer sigara içmeyen biriyseniz ve sizin yanınızda sigara içiliyorsa ve karşınızdakinin ağzından çıkan duman yüzünüze, teninize değiyorsa; sizin ağzınıza su alıp güzelce çalkaladıktan sonra karşınızdakinin suratına tükürmeye hakkınız vardır.

6- Eğer sigara içmeyen biriyseniz ve sizin yanınızda sigara içiliyor ve kıyafetleriniz kesif bir sigara dumanı kokuyorsa sizin de son derece çirkin bir kokuyu örneğin çürümüş et, iki hafta sıcak balkonda beklemiş çöp kokusunu depolayıp karşınızdakinin üzerine sürmeye hakkınız vardır.

7- Eğer sigara içmeyen biriyseniz ve yanınızda yıllarca içtiği sigarayı bırakmaya çalıştığı için sinir içinde olan biri varsa siz de onlara aynı şekilde karşılık verebilirsiniz

8- İş yerinde sigara içmek yasaksa ve çalışma arkadaşlarınız sigara içme bahanesiyle yarım saatte bir mola veriyorlarsa siz de aynı miktarda mola kullanıp gazetenizi okuyup keyif yapabilirsiniz.

9- Ailenizden biri sigara içiyor, ciddi bir maddi kaynağı bunun için ayırıyorsa ve siz sigara içmiyorsanız aynı miktarda parayı fuzuli ihtiyaçlarınız için gönül rahatlığıyla harcayabilirsiniz.

Pazar, Nisan 16, 2006

Bi el atın arkadaşlar...

Derya Tanyel yazmış ve demiş ki,

"Ses düşmesi, ses türemesi, kelime türünün değişmesi, üzerindeki ekin görevini kaybetmesi veya anlam kayması dolayısıyla aralarına ek girmeyerek kalıplaşmış iki veya daha çok sözden oluşan kelime: pazartesi (< pazar ertesi), hissetmek (< his etmek), ayakkabı (< ayak kabı), delikanlı (< deli kanlı) "

TDK'nın Güncel Türkçe Sözlük 'ünün 'birleşik kelime' maddesi için tanımlaması bu...

'Bir şey için birebir gelmek' örneğinde olduğu gibi... Bir eşleme ya da üleştirmeden bahsetmediğimiz durumlarda 'birebir' i birleşik yazıyoruz, anlam kayması sebebiyle, anladık. Ancak 'birebir' i birleşik yazıp arama yaptığınızda, türünün sıfat olduğunu söylüyor TDK' nın sözlüğü. Ben şimdi size "Nane-limon mide ağrısına birebir gelir" desem 'birebir' sözü burada sıfat değil zarf olmuyor mu? Yoksa 'gelmek' burada 'birebir' den ayrı düşünülemediği için bir etkilemeden söz edemiyor muyuz? Benim kafam daha beter karıştı.

---

Ne diyorsunuz ?

Gazeteler

Basın İlan Kurumu verilerine göre, Haziran 2005 itibarıyle Türkiye genelinde 821 günlük gazete yayınlanıyormuş. Bunlardan 521'i yerel günlük gazetelermiş. Gazetelerin 122'si ilçelerde yayınlanıyormuş. İllere göre gazete sayısı şöyle :

İstanbul : 43
Muğla : 32
Antalya : 26
Afyonkarahisar, Balıkesir : 22
Mersin: 20
Isparta, Kayseri : 17
Gaziantep: 15
Manisa: 13
Samsun: 12
Kocaeli, Ankara, Denizli : 11
Batman, Adana : 9
Eskişehir: 8
Kütahya: 7
Konya: 6
İzmir: 5
Bursa, Uşak : 4
Bartın, Bilecik, Bingöl : 1

Gümüşhane ve Artvin'de günlük yayınlanan gazete yokmuş. Türkiye genelinde son 5 yılda gazete sayılarındaki artış ise şöyleymiş :

2000 : 761
2001 : 796
2002 : 819
2003 : 871
2004 : 1012

Aranıyorlar !

Serkan Balak. Çağlar Gözüaçık. Volkan Dalkılıç. Meriç Eryürek. Emrah Kural. Kadri Öztopçu. Tuğbay Bilbay. Okan Ayan. Yakup Ayan. Tunç Balaban. Kağan İşmen. Erkan Balan. Baran Gündüzalp. Ayça Çavaş. Alper Pala. Utku Yasavul. Serdar Çalkaya. Ender Emiroğlu. Tansu Gülaydın. İnci Vardar. Özge Ceyrancı. Emin Sadıkoğlu. Erdinç Mutlu. Emine Civanoğlu.

Oğuzhan Akay Sohbeti - 14 Nisan 2006 Melissa


Radyocu, televizyoncu, şair, reklam yazarı, ajans lideri, yaratıcı yönetmen, sohbet adamı, Reklamda Ahi Lonca'nın 14 Nisan 2006 konuk ustası-abisi... Güzelim şiirlerinden birini okurken...

İmkansız, Rönesans, laf, vs


Kampanya eski değil, ilan da yeni değil. Ama orada burada gevelediğimiz, kim yapacak, yapılabilir mi, laf mı vb tartışmalarına iyi gelecek bence...

Serbest bir çeviriyle şunu diyor :

'İmkansız', küçük adamların ortaya attığı büyük bir laftan ibarettir : Kendilerine verilmiş dünyada yaşamak, aslında o dünyayı değiştirmelerine sağlayacak güçlerini keşfetmeye kıyasla, kolaylarına gelir. 'İmkansız', değişmez bir gerçek değildir; sadece kafalardadır, geçicidir. 'İmkansız', fırsattır, potansiyeldir; cesaret gerektirir. 'İmkansız', bir hiçtir.

Cuma, Nisan 14, 2006

Uzlaşma


Reklamcılık üzerine birçok roman okumuşuzdur, film seyretmişizdir, hikaye dinlemişizdir. Ben de her geçen gün, yeni bir “reklam içerikli” romana veya filme rastlıyorum. Kiminde fonda bir reklam ajansı olur, kiminde de reklam dünyasından bir karakter baş kahramanımızdır.

Reklamcılıkla ilgili romanlardan son okuduğum, sevgili Haluk Mesci’nin tanışmama vesile olduğu bir roman (ve film). Elia Kazan tarafından yazılmış. Orijinal adı, “The Arrangement”. Türkçesi, “Uzlaşma”. 1967 yılında e yayınları tarafından, Nazar Büyüm çevirisi ile yayımlanmış. Elia Kazan, yazdığı romanın filmini de 1969’da çekmiş. [IMDB linki burada]

Kitabın tamamını anlatmak isterdim aslında, bir gece önce seyrettiği filmi sokakta birbirine heyecanla anlatan küçük çocuklar gibi.. Ama özet geçmek (bu yaş için) en iyisi herhalde.

Türkiye’den, Amerika’ya göç eden bir aile babası, New York’ta Şark Halı ve Kilimleri isimli bir dükkan açıyor ve Türkiye, İran, Suriye gibi ülkelerden getirdiği halıları satarak küçük bir servet ediniyor. Oğullarından Eddie, babasının işini yapmak istemediğine karar verip, annesinin desteği ile üniversite okuyarak, sonunda reklamcı oluyor. Reklamcılık kariyeri, güzel bir evlilik ile ilerler iken Eddie bir gün, kendi ile hesaplaşmaya başlıyor. Sevgilisi ile karısı arasındaki gidip gelmelerinin sonunda sevgilisi ile mutlu olacağını düşünüyor, karısı “öteki kadını” fark ediyor, ortalık karışıyor, Eddie kaza yapıyor ve ardından kazanın sebebi olarak saçma sapan sebepler öne sürüyor ve çevresinin güvenini iyice kaybediyor. Akıl hastanesine kadar giden bir yola sapıyor.

Romanın tamamı, Eddie’nin kendisini aramasıyla geçiyor. Hasta yatağında yatan babası ile ilişkileri, babasının annesi ile olan ilişkisi, kendi ilişkileri ile günümüz deyimiyle resmen “kafayı yiyor”. Doğduğu eve, eski ihtişamlı günleri hala bir hatıra olarak muhafaza eden eve gidiyor bir gün. Annesi ile babasının ayrı odalarda yatmasına içerlemiş bir çocuk olarak, babasının odasına giriyor ilk defa. Gittiği bu terk edilmiş evde, çocukluğu boyunca girmediği odaya giriyor.

Bu bölümü, yani kahramanımızın bu odaya girmesiyle keşfettiği duyguları anlattığı bölümü alıntılamak istiyorum.

“...Düzenli bir odaydı, bu insan düzensizliğinin hiç bir belirtisini taşımıyordu. Hayatını nerde geçirmişti babam? Değer verdiği şeylerin izleri nerdeydi?
Tam o anda fotoğrafı gördüm.
Fotoğraf sanatının kötü bir örneğiydi bu, rengi sıçan tüyü rengiydi, çizgileri yumuşak ve belirsiz. Ama duvarlardaki tek fotoğrafı bu. Oğullarının fotoğrafı yoktu duvarlarda, karısının fotoğrafı yoktu, hisse senetlerinin, National City bankasının fotoğrafı yoktu, Şark Halı ve Kilimleri koleksiyonunun fotoğrafı da yoktu. Kağıt oynadığı arkadaşlarının da. Bunlardan hiçbiri, hiçbirimiz pek fazla değer taşımıyorduk kendisi için. Ama bu fotoğraf taşıyordu.

Fotoğrafın konusu Erciyes dağıydı; babamın Anadolu’daki kasabasının, doğduğu kasabanın yanıbaşındaki o büyük, simetrik, dorukları karlı dağ. Erciyes, o görkemli, temiz, kusursuz dağ. Babaannem henüz sağken o dağın sözünü etmekten bıkmaz usanmazdı: Suların yaz boyunca dağın tepesinden nasıl aktığını, meyve bahçelerini, mesire yerlerini, yamaçlardaki yazlık evleri anlatırdı. Şimdi burdaydı işte, babamın içinde acıyan ne kadar özlem varsa hepsinin kaynağı, ihtiyarın duvarındaki tek sevgi simgesiydi.

Fotoğraftaki dağ benden bir yargı bekliyordu sanki, bir karar. Ne düşünüyorsun, der gibiydi, gerçek düşüncen ne? O anda yanıtlamaya, yargımın sonucunu bildirmeye zorlansaydım, ailemin bu ülkeye gelişinin bence başarısız olduğunu söylemek zorunda kalacaktım; ülkenin suçu yoktu bunda belki, ama zamanın ve o günlerin havasının kaçınılmaz sonucuydu bu. Kazanılan bolluğun simgeleri piyasa standartlarına göre bile boş, değersiz olmuştu. Kazandıkları paranın pek fazla değeri yoktu; bunu 1929’da öğrenmişlerdi. Öteki kazançlarına gelince – evler, mobilyalar, arabalar, piyanolar, süsler, giysiler, arazi – bunların hiç bir anlamı olmamıştı. Geçen yüzyıl kapanırken Amerika, Amerika! Diye bağıran bu insanlar, buraya özgürlük ve başka insanca değerlerin hayaliyle gelmişler, buldukları tek şey, mümkün olduğu ölçüde fazla para kazanmak özgürlüğü olmuştu.

Yeniden Erciyes’e baktım. Babaannem sürekli olarak Nuh’un gemisinin Ağrı’ya değil de bu dağa yanaştığını ileri sürerdi. Nuh ve yanındaki öteki insanlar, hayvanlar aşağıya doğru yamaçlardan yürüyüp inmişlerdi. Dağ çok güzeldi, efsaneye uyuyordu.”


Yanlış hatırlamıyorsam, 1993’te veya 1994’te görmüştüm Erciyes’i. Elia Kazan’ın, satır aralarında özlem çektiğini düşündüm bunları okurken. Belki de kendi hislerini yazıyordu. Nazar Büyüm’ün çevirisi olduğunu unutup Elia Kazan’ın yazdığı Türkçe kelimeleri okuyormuş hissine kapıldım sıklıkla. Anlattığı Erciyes’i de, taa 90’ların ortalarından hatırladım. Kulağımda Tarkan’ın ilk albümü çalarken bakmıştım Erciyes’e (“Yine sensiz” çalıyordu). İlk defa gerçek bir dağ görüyordum, ayrıca ürkek bakışları ile o sevimli gelincikleri.

Yukarıdaki fotoğraf, kitabın arka kapağından alındı. Ara Güler tarafından çekilmiş bir Elia Kazan fotoğrafı.

(Alıntı; Uzlaşma, Elia Kazan, e yayınları, 1967, Türkçesi Nazar Büyüm, ikinci cilt, s.623-624)

Perşembe, Nisan 13, 2006

Genç reklamcılar, takım elbiselilere karşı!


Genç reklamcıların dev network ajanslarının kafasına kampanya mecraları fırlatarak puan kazandıkları küçük bir oyun... “ilef”in sitesinde gördüm, hoşuma gitti...

Çarşamba, Nisan 12, 2006

Kafam Karıştı!

Birebir böyle birleşik de yazılıyor, bire bir diye ayrı da yazılıyor. Neden ki? Ayrıca ne zaman sıfat, ne zaman zarf oluyor? Dahası, TDK sözlüğünde apayrı, upuzun, dapdar, kupkuru, ıpıslak, kaskatı var. Hatta dupduru bile var. Kıpkısa, gepgeniş ya da hıphızlı niye yok? Unufak, bombol (veya bosbol), miniminnacık da olmamalı mı?

Azeri rakısıymış...


Siz görmüş olabilirsiniz ama bana yeni geldi.
: )

Bu arada, Ortak Deftere Azeri kardeşlerimizden katılan olsa ne ilginç olmaz mıydı ??

22 Yıl Önce...




13 Temmuz 1984... Ekonomi ağırlıklı Rapor gazetesinin “reklamcılık” sayfasında Haluk Mesci ile yapılan bir röportaj yayınlanmış. Ben de bir selüloz hastası olarak kesip saklamışım. Ama nedense röportajda öne çıkarılmış fotoğraflı spotları ayrıca kesmişim ve kendimce pikaj-montaj yapmışım.

Bu röportaj sevgili Haluk Mesci’nin arşivinde mutlaka vardır. Buna rağmen, “banisi ve mükevvini” olduğu bu blog’ta da hiç değilse o günlerdeki görünümü ve görüşleriyle yer alsın istedim.

Tarama kalitemiz, gazetenin kağıt kalitesinin düşüklüğünden ötürü biraz zayıf kaldı, kusura bakmayınız. Ayrıca, “her şey” o yıllarda da birleşik yazılıyormuş!

Türk Diline yönelik kitaplar

Dostlar, habire Türkçe'den sözediyoruz da, elimizdeki belgeleri hiç konuşmuyoruz. Bendeki kitapları (kimi kez aralarındaki farklılıklar beni çıldırtsa da) bir listeledim. Bazılarının eski ve yeni baskıları da varmış. Bir yığın da çok başvurmadığım kitap var, onları listeye almadım. Dikkatimi en çok çeken TDK'nın sözlüğünün olmayışı. Vardı ama bir yerlerde kaybolmuş ya da evde bilmiyorum. Bu TDK'ya takalım mı biraz da? Ayrıca başka kitap önerileri olan varsa severek alırım.

Bendeki kitaplar listesi:
1. Ali Güler, Türkçemizde Yabancı Kelimeler
2. Ali Püsküllüoğlu, Öz Türkçe Sözlük
3. Ali Püsküllüoğlu, Türkçe Sözlük
4. Ali Püsküllüoğlu, Türkçe'deki Yabancı Kelimeler
5. Ali Püsküllüoğlu, Türkçe Deyimler Sözlüğü
6. Ali Püsküllüoğlu, Yazım Kılavuzu
7. Ali Püsküllüoğlu, Türk Atasözleri Sözlüğü
8. İsmet Zeki Eyüboğlu, Türk Dilinin Etimoloji Sözlüğü
9. Kemal Demiray, Temel Türkçe Sözlük
10. Neşe Atabay-Ayla Beyaz, Karşılıklar Kılavuzu
11. Nijat Özön, Büyük Yazım Kılavuzu
12. Ömer Asım Aksoy, Deyimler Sözlüğü
13. Ömer Asım Aksoy, Atasözleri Sözlüğü
14. Ömer Asım Aksoy, Dil Yanlışları
15. Ömer Asım Aksoy, Ana Yazım Kılavuzu
16. Ömer Asım Aksoy, Dil Yanlışları
17. Sevan Nişanyan, Sözlerin Soyağacı

Bir köfte tarifi...

(Kişi sayısına göre çarpıp bölünüz lütfen)

Malzeme:
• İstediğiniz kadar yağsız kıyma
(Özellikle yağsız olacak. Yağ zarardır, hele yağ yakmak (!) daha da zarardır.
Bir de sinirsiz et tercih ediniz. Sinir de zarar - tabii kaldıysa...)
• 2 adet kuru soğan
(Acısızından tercih ediniz, yeterince acı var çünkü, soğanı rendelemeyi de
sakın unutmayın, tıpkı yaşam gibi, iyice rende yani.)
• Bir demet maydonoz
(Her zaman yeşillik iyidir. Etrafınıza bakın, bir sürü yeşillik yapan var, tercih sizin.)
• Bir kaç dilim kuru ekmek
(Yaşamımızın en önemli besini, bir topan ekmek için değil mi her şey?
Daha fazlası için kurcalayanlar yanacak bir gün.)
• Bolca baharat
(Beğeniniz, beceriniz ne yöndeyse, istediğinizi koyun, köfteniz tatlansın.)

Hazırlık:
Efendim, bütün malzemeyi uygun bir kaba koyunuz ve iyice yoğurunuz.
Malzemenin birbiriyle iyice karışması ve iyi bir harç olması çok önemlidir.
İyi harç daima çok iyidir. Uzun emekler sonucu oluşur. Usta-çırak ilişkisi gerektirir.
Öyle havadan oluşmaz harç. İnsan naturası gibi yani.

Harç kıvamına gelince, köfteleri istediğiniz büyüklükte yuvarlayın.
Yuvarlayın.. yuvarlayın.. korkmayın, yuvarladıkça şekillenir.

Pişirme:
İyi bir köfte lezzeti için, harcın iyi pişirilmesi gerekir, özenli olunuz.
Özen birinci kural. İyi pişirmek de maharet ister. Çiğ kalmayacak, çok da kavrulmayacak.
İyi ustalar tam kıvamını iyi bilirler. Bilmiyorsanız deneyerek öğreniniz.
İyice öğrenmeden köftelerinizi ikram etmeyiniz.

Afiyet olsun efendim.

Eski derdim depreşti

Radyo söyledi bu sabah. İstanbul'da bazı 'Anadolu' liselerinin daha hazırlık sınıfı açması kararlaştırılmış...
İyi, güzel.

Peki ama ne demek 'Anadolu' lisesi ??!! Diğerleri ne, 'Trakya' lisesi mi ?
Biliyorum, bu dahiyane çözüm 'kolej' yerine icad edildi. Edilmez olaydı...

Hep merak ettim : Daha önce herhangi bir ilimizde Anadolu Koleji diye bir okul olsaydıı... (Bal gibi olabilir çünkü pıtrak gibi çoğalmıyor muydu kolejler bir ara ?) Adı ne olacaktı yeni durumda ?

Anadolu Anadolu Lisesi !

Beyin boşluğunuzu eşek arıları yuva edinsin emi.

Salı, Nisan 11, 2006

Yaratma Cesareti (Ertelendi)

15 Nisan'da, Melissa'da yapılacağı duyurulan "Yaratma Cesareti" buluşması ileri bir tarihe ertelenmiştir.
Duyurulur.

Acaba nedir nedir?

Herkes bilir, çalıştığımız binaların münasip yerlerinde aynı anda hem sıcak hem soğuk su alabildiğimiz zımbırtılar durur. damacanayı tepetaklak üstüne bindirirsin de plastik muslüğunu kendine doğru çekince bardağını doldurur suyunu içersin. Bildiniz mi? O aletin ismi nedir peki? Soruşturdum herkes onun ismi su sebilidir (!) diyor. Öyle kullanılırmış meğer... Doğru mudur? Değilse doğrusu nedir bileniniz var mı?

Pazartesi, Nisan 10, 2006

“Hayat 1’den başlar...”

“Hayat 1’den başlar...”
diye başlıyor...

“Kimileri hayata sıfırdan başladığını iddia eder. Şimdiye kadar kimse okula sıfırıncı sınıftan başlamadı. Çünkü okul 1’den başlar. Tırmandığımız merdivenler 1’inci basamaktan başlar. Dünya üzerindeki tüm saatler 1’den başlar. Hepimiz yürümeye 1’inci adımdan başlamadık mı? Okuduğumuz kitaplar 1’inci sayfadan başlıyor...”
diye devam ediyor...
“BMW 1 Serisi. Başlamak için sizi bekliyor.” diye de bitiyor... Tam sayfa ilan. Pazar günü gördüm ve bugünkü gazetelerin birinde de (Sabah) rastladım. Gazetelerin 1’inde... Çünkü bilirsiniz gazeteler de 1’den başlar☺)

Diyeceğim:
“Kimileri hayata sıfırdan başladığını iddia eder, oysa hayat 1’den başlar...” dese ve orada bıraksa... İşte BMW 1 serisi dese... Espri, ironi, ironik espri yapmış deyip, sevip geçeceğim, ama metin “hayata sıfırdan başlamak” deyişini bence yanlış bir mantıkla yorumlayarak devam ettiği için biraz anlamsızlaşıyor... Espri yapıp geçse sorgulanmayacakken, örneklerle uzadığı için metin, örneklerin üzerine gittiğimizde anlamsızlık daha da beliriyor: Tüm saatler birden başlar dediğimizde sıfır ile bir arasındaki zamanı yok sayıyor durumuna düşüyoruz, ya da hiç bir kitap 1’inci sayfadan başlamıyor benim bildiğim... Saymaya 1’den başladığımızda, yine, 0 ile 1 arasındaki bölümü ifade etmiş oluyoruz aslında... Bu böyle uzayıp gidiyor..

Zaten 0’ın bir buluş olduğunu okuduğumu hatırlıyorum. Anımsayabildiğim kadarıyla şöyle: Sayı düzleminde 0 sayısı bulunarak her şeyin 1’den başlamasının anlamsızlığı sona erdirilmiş...

Ama zaten buna da gerek kalmıyor sanki, çünkü hayata sıfırdan başlamak bir deyim, 0 ile ya da 1 ile bir ilgisi yok artık... O zaman da başta dediğim gibi “Kimileri hayata sıfırdan başladığını iddia eder, oysa hayat 1’den başlar...” yeterli söylemiyle yapılabilecek güzel espri kaçmış oluyor... Sanki...

Sizler ne düşünüyorsunuz bu konuda... Ben yanılıyorum belki de...



Not: Ben de böyle birden başladım Ortak Defter'e, tanıdık tanımadık hepinize selamlar...

Kırmızı Dergi 2

Hürriyet Kırmızı Dergi 02.

Kolay bulunmuyor. Ama web'e konmuş : http://www.kirmizidergi.com

reklamcı misyonu mu?

Kusura bakmayın, gerçekten öğrenmek için soruyorum;
Reklamlarda halk gibi mi konuşmalıyız, yoksa halkı bilgilendirecek şekilde, ona yön verircesine mi konuşmalıyız?

Diyelim ki, bundan 20 sene sonra gençler "Tamam" yerine tamamen "Okey" kelimesini benimserlerse (?)
Ya tamam ne demek, bütünüyle unuturlarsa (?)
Ve ben o yıllarda hala reklamcılık yapıyorsam... Gençlere yönelik bir reklamda "Tamam" kelimesini kullanmam, müşteriye ihanet olmaz mı?
Profesyonel bir reklamcı olarak, hedef kitlenin dilinden konuşmam gerekmez mi?

İşimin gereği bu ise, bu sefer de kendi dilime, kendi özüme ihanet etmiş gibi hissetmez miyim?

Eğer edebi bir yazar olabilseydim, sonuna kadar Türkçe kelimeler kullanırdım. Anlamayan anlamasın!
Ama reklamcı olunca iş değişiyor!..

Halkın dilinden konuşmak zorunda kalacağım.
Halk dili bozuldukça, benim de kelimelerim kirlenecek...
Bir reklamcı olarak benim kelimelerim kirlendikçe, bu sorun daha büyük bir hızla yayılacak gibi geliyor!

Daha önce, lokal olarak sadece divan edebiyatında yaşanan kirlenme, şimdi televizyon aracılığı ile bütün halka yayılıyor.
Daha önce dilimizi kurtaran halk edebiyatıydı, şimdi ne kurtaracak bilmiyorum?

Sizce ne yapmalıyım?

Türkçe Üzerine

Alev Alatlı'nın yazısını aynen aktarıyorum.

Karamanoğlu Mehmet Bey'i arıyorum.Göreniniz, bileniniz, duyanınız var mı? Bir ferman yayınlamıştı. "Bugünden sonra, divanda, dergâhta bârgâhta, mecliste, meydanda Türkçe'den başka dil konuşulmaya" diye. Hatırlayanınız var mı? Dolanın yurdun dört bir yanını, çarşıyı, pazarı, köyü, şehri; fermana uyanınız var mı? Nutkum tutuldu, şaşırdım merak ettim. Dolandığınız yerlerdeki Türkçe olmayan isimlere, gördüklerine, duyduklarına üzüleniniz var mı? Tanıtımın demo, sunucunun spiker, gösteri adamının showman, radyo sunucusunun discjokey, hanım ağanın firstlady olduğuna şaşıranınız var mı? Dükkânın store, bakkalın market, torbanın poşet, mağazanın süper, hiper, gross market, ucuzluğun damping olduğuna kananınız var mı? İlan tahtasının billboard, sayı tablosunun skorboard, bilgi alışının brifing, bildirgenin deklarasyon, merakın, uğraşın hobby olduğuna güleniniz var mı? Bırakın eli, özün bile seyrek uğradığı beldelerin girişinde welcome, çıkışında goodbye okuyanınız var mı? Korumanın, muhafızın body guard, sanat ve meslek pirlerinin duayen, itibarın, saygınlığın prestij olduğunu bileniniz var mı? Sekinin, alanın platform, merkezin center, büyüğün mega, küçüğün mikro, sonun final, özlemin hasretin nostalji olduğunu öğreneniz var mı? İş hanımızı plaza, bedestenimizi galeria, sergi yerlerimizi center room, show room, büyük şehirlerimizi mega kent diye gezeniniz var mı? Yol üstü lokantamızın fast food, yemek çeşitlerimizin menü olduğunu bileniniz ve hesabınızı adisyon diye ödeyeniniz var mı? İki katlı evinizi dubleks, üç katlı komşu evini tripleks, köşklerinizi villa, eşiğinizi antre diye adlandıranınız ve bahçe çiçeklerinizi flora diye koklayanınız var mı? Sevimlinin sempatik, sevimsizin antipatik, vurguncunun spekülatör, eşkiyanın mafya, desteğe, bilemediniz koltuk çıkmağa sponsorluk diyeniniz var mı? Mesireyi, kır gezisini picnic, bilgisayarı computer, hava yastığını airbag, eh pek olasıcalar, oluru, pekalayı, okey diye konuşanınız var mı? Çarpıcı önemli haberleri flash haber, yaşa, varol sevinçlerini oley oley, yıldızları star diye seyredeniniz var mı? Virvirik dağının tepesindeki köyde cafe show levhasının altında acının da acısı kahve içeniniz var mı? Toprağımızı, bayrağımızı, inancımızı çaldırmayalım derken, dilimizin çalındığını, talan edildiğini, özün el diline özendiğine içi yananınız var mı? Masallarımızı, tekerlemelerimizi, ata sözlerimizi unuttuk. Şarkılarımızı, türkülerimizi, ninnilerimizi kaybettik. türkçe'miz elden gidiyor, dizini döveniniz var mı? Karamanoğlu Mehmet Bey'i arıyorum. Göreniniz, bileniniz, duyanınız var mı? Bir ferman yayınlamıştı... Hayal meyal hatırlayıp da, sahip çıkanınız var mı?

Pazar, Nisan 09, 2006

Akbank İkramiye Veriyor !!!


Aynen polisiye filmlerdeki gibi : Kitap kutularımı açıyordum. Prof. Zeki Velidî Togan'ın 1969 baskısı Hatırâlar geldi elime. Türkistan ve Diğer Müslüman Doğu Türklerinin Milli Varlık ve Kültür Mücadeleleri...

Kitabın içinden, ilk okurunun koyduğu, resimde gördüğünüz Akbank broşürü çıktı!
Taradım. Soldan sağa doğru ön kapak, içerdeki iki sayfa ve arka.

Arka kapağın sağ alt köşesindeki küçük yazıdan İlancılık reklam ajansının işi olduğu anlaşılıyor. Güzel Sanatlar Matbaasında basılmış.

"Yaratma Cesareti"

Ortak Defter sakinleri,

7 Mart 2006 Salı günü Doğan Yarıcı tarafından deftere işlenen "Yaratma Cesareti" maddesi toplantıya dönüşüyor. Çay-kahve-çörek eşliğinde sohbete varım diyorsanız, bekleriz.

Gelmek isteyenler bana polente@gmail.com adresinden ulaşabilirler.

Tarih: 15 Nisan 2006
Saat: 14:30
Yer: Melissa Restoran/ Korukent yolu Aydın sitesi

Cuma, Nisan 07, 2006

İşaret mi, kuruntum mu?


Mel Gibson'un, İşaretler filmini izlediniz mi? Ben izlemiş ve beğenmemiştim. Ancak yine de o filmden sonra, her tarafta bir işaret aramaya başlamış, paranoyakça her tesadüften bir sonuç çıkarmaya çalışmıştım. Bilmem kaçıncı umutsuz iş görüşmesinden çıkmış eve dönüyordum. Gardımın artık iyice düştüğünü hissetmiş ve “bu sevdadan yol yakınken vazgeçsem mi” sorusunu ilk defa kafamda döndürmeye başlamıştım. Bu dalgınlık içinde yayalara (yani bana) kırmızı yanarken karşıya geçmeye çalışmışım. Birden acı bir fren sesi ile irkildim. Bir baktım ki, şirin bir Vespa motorsiklet dizime tırmanmaya calışıyor. Neyse ki yavaş gelmiş ve beni altına almadan durmayı da başarmıştı. Hatalı olan bendim. Ancak yine de motorsiklet sürücüsü bir süre gayet samimi bir şekilde benimle ilgilendi. İyi olduğuma emin olunca da direksiyonun sağ koluna asıldı ve yoluna devam etti. Ben bir süre arkasından bakaldım, adamın t-shirt’ünde “I will finish which i start” yazıyordu. Kaza beni kendime getirememişti ama bu cümle beni dürtmeyi başarmıştı. Birkaç senedir tutkuyla bağlı olduğum reklam yazarlığı hedefim için yeniden motive olmamı sağladı. Bu gerçekten bir işaret mi yoksa yine paranoyamın kurbanı mı oluyorum, bilemiyorum. Bildiğim tek şey, bu kazanın bana gerçekten güç verdiği.

Perşembe, Nisan 06, 2006

Ben reklamcılığı seviyorum

Eğer çocukluğumda reklamcılığın ne olduğunu bilseydim, kendimi bütün hayatım boyunca iletişim öğrenmeye adardım.
Hiç dansçı olmayı hayal etmezdim.
Direkt, televizyondaki reklamları kreatif ve stratejik açıdan incelemeye alırdım.
Daha çok okur, daha çok gözlemlerdim.
Daha çok öğrenir, daha çok gezer, daha çok dinlerdim.
Kendimi sürekli yeniler, geliştirirdim.
Ne söylediğime de nasıl söylediğim kadar değer verirdim.
Hayalgücümü geliştirecek oyunları oynardım sadece!


Biliyorum ki, çocukluğumdan itibaren kendimi bu şekilde yetiştirseydim, şimdi iyi bir reklamcı olmakla kalmaz aynı zamanda daha "gelişkin" biri olurdum.

Reklamcılığı bu yüzden seviyorum.
Bence reklamcılık kişiyi daha çok çevreye duyarlı kılan, diğer insanları anlamaya yönelten, kültürel açıdan hızla ilerlemeyi gerektiren bir sektör.
Bütün bunları yapabilen biri ise, sadece iyi bir iletişimci olmakla kalmaz gibi geliyor...

Hayır, bu bir kendini beğenmişlik değil asla!
Ben henüz reklamcı bile sayılmam!
(İyisinden yetişmeyi hayal eden biriyim, o ayrı)

Çarşamba, Nisan 05, 2006

Yaşadık !

Gazetelere bakılırsa, uzayda alkol bulutu bulunmuş !

Amma, hayati soru şu : Rakı mı, votka mı, ne ?

Bir de beyaz peynir, kavun bulutu bulurlarsa işimiz iş.


[Not : Sanırım 'bulmak' fiili ile 'bulut' ilk kez bu kadar çarpıcı ilişkileniyor. Blügata yazmalı...]

Salı, Nisan 04, 2006

4 Nisan 2006 Referans gazetesi yazarı Memduh Karakulluçu'nun köşe yazısı

[Gazetenin 'İnovasyon' bölümü için yazılmış olsa da, Memduh Karakullukçu'nun yazısı, reklam da içinde olmak üzere toplulumuzun her alanında yenilenmeyi, rönesansı kimin başlatacağı veya gerçekleştireceği konusuna iyi bakıyor bence...]

Önceki yazılarımda Türkiye’nin inovasyonda, yaratıcılıkta, teknolojide ilerleyebilmesi için kurumsal mimarinin ve teknoloji politika tercihlerinin önemini vurgulamaya çalıştım. Ama kurumsal tasarımları ve politika tercihlerini şekillendirecek olanlar bireyler olduğuna göre, ihtiyacımız olan bireyler hakkında daha detaylı düşünmekte fayda var.

Bireyleri yetiştirelim, onlar doğru kurum ve kavramları şekillendirsin, doğru kurum ve kavramlar dertlerimize deva olsun modeli basit ve basit olduğu için cazip. Ama sorunun karmaşık özelliklerini içermiyor. Yeni kavramlarla düşünüp, doğru değer yargılarıyla karar verecek nesiller nerede yetişecek? Yeni nesillerin eğitim kurumları basta olmak üzere kurumsal yapıların elinde şekillendiği düşünülürse, var olan stratejimiz “eski kurumların eski kavramlarla yetiştirdiği nesiller”in “yeni kurum ve kavramları tasarlaması” seklinde özetlenebilir. “Eski”den “yeni”yi yaratmasını bekliyoruz. Bu süreçte ilerlemeyi yavaşlatacak bir yapısal dairesellik olduğu aşikar. Yüzlerce yıldır aynı sistemi kullandığımız söylenebilir ama günümüzdeki fark dünyadaki değişimin ve bilgi birikim hızındaki artısın toplumsal yenilenmenin daha hızlı olmasını gerektirmesi.

Tabii hemen ekleyelim ki, bu mesele bize has değil. Her toplumu ilgilendiren bir durum.

Bu tansiyonun iyi bir örneği ABD ve İngiltere’de bir grup bilim adamı ve teknoloji düşünürünün, toplumsal sorunların sorgulanıp, çözümlenmesinde hak iddia etmelerinde ortaya çıkıyor. John Brockman’in başlattığı ve dönemimizin en iyi bilim dimağlarının çoğunu bir araya getiren bu grup geçtiğimiz yüzyılda toplumun değişiminde önderlik yapan aydın grubunun, bilimin bu kadar hızlı değiştiği bir ortamda yetersiz kaldığını iddia ediyor. Marx’ı, Aristo’yu çok iyi bilen, modernizmin sosyal yapı üzerindeki etkilerini günlerce tartışabilen, fakat yapay zekayı, kaos teorisini, moleküler biyolojiyi bilmeyen aydınların toplumun değişimine önderlik edemeyecekleri görüsündeler. 1930’larda yapılan entelektüel tanımının bilim adamlarını dışarıda bıraktığını ve o günlerden itibaren aydın tanımını tekellerine alan sözel aydınların veya “literati”nin, ısrarla sayısal aydınları, “digerati”yi, dışladıklarını iddia ediyorlar. Kamuoyunu yönlendiren medyanın ve kanaat önderlerinin de literatinin kavram setiyle sinirli olduğu görüsündeler. Her sene kendi aralarında toplumu ilgilendiren ilginç sorular üzerinde, klasik aydınların kavram ve yöntem setlerinin dışına çıkarak görüşlerini paylaşıyorlar. (www.edge.org sitesinde son derece katmanlı ve farklı görüşlerini bulmak mümkün)

Digerati kisaca “eski”nin toplum için “yeni”yi yaratma yeteneğini ve hızını sorguluyor. Özellikle bilimin bugün toplumda tartıştığımız birçok konuyla ilgili parametreleri ve problemlerin sınır şartlarını değiştirdiği düşünülürse, bu gelişmeleri öngörmeden girilen ateşli tartışmalar gerçekten eksik ve kısa vadeli görünüyor. On sene önce internetin gelişimini öngörmeden Çin’deki politik gelişmelerle ilgili yapılan analizler, veya yirmi sene önce savunma teknolojilerindeki gelişmeleri öngörmeden ABD’nin bugünkü uluslararası politikası ile ilgili yapılan değerlendirmeler şüphesiz çok eksik kalmıştır. Önümüzdeki on yıllarda beyin ve düşünce yapısını nasıl değiştirebileceğimizi öngörenlerin, malzeme bilimlerinin savunmada nasıl uygulanacağını anlayanların, enerji teknolojilerinde başarabileceklerimizi bilenlerin toplumun gideceği yönle ilgili tartışmalarda on saflarda olması gerekiyor. Bu ABD’de yaşanan bir “eski” ve “yeni” aydın tartışması. Aslında tartışılan teknolojinin hızla değiştiği ortamda topluma hangi grubun algılamalarının ve değer yargılarının yön vereceği.

Yeniden donelim Türkiye’ye. Denebilir ki, biz teknoloji üretiminin on saflarında olmadığımız için, hızlı bilgi üretiminin getirdiği değişim dalgaları bizim kıyılarımıza geç gelir. Ön saflarda yaşayan toplumların bu dalgalara karsı aldıkları önlemleri, onların digerati literati tartışmalarının sonuçlarını alır kendimize uyarlarız.

Keşke o kadar basit olsa. Böyle bir çözümün çoğumuzda yaratacağı ulusal gurur zedelenmesi boyutunu bir yana bırakıp kabullensek bile sorun çözülmüyor. Bilgi ve teknoloji birikiminin artan hızı dalgaların bize ulaşmasındaki gecikme sürecini gittikçe daraltıyor. Sorunu anlayıp, başkalarının çözümlerini uyarlamak için bile bize çok zaman kalmıyor.
Daha önemlisi başkalarının çözümlerini uyarlamak için bile yeni kavram setleriyle hızlı düşünebilen aydınlara, liderlere ihtiyaç var. “Eski” kurumsal ve kavramsal yapıları zorlayacak “yeni” gruplar oluşmadığı sürece çok mütevazı görünen başkalarının çözümlerini uyarlama yolu bile acık görünmüyor. Bilginin birikme hızı arttıkça, yeniyi anlama ve anlatma heyecanı yaşayan “yeni” aydınlara ve liderlere ihtiyacımız da o ölçüde yoğunlaşıyor. Teknoloji ve inovasyon projemiz için “yeni”yi yaratacak “yeni” grubun bir an önce ortaya çıkması gerekiyor.

Pazartesi, Nisan 03, 2006

İzmir'e feci bir bahar geldi. Kordon'da, Pasaport'ta kendini dağıtmış insanlar geziyor. Yaşlılar kolkola, gençler iyice açılıp saçılmış. Bir delikanlı bira şişesini çimlere koymuş, gitar çalıyor. Biraz ötede bir grup genç onu dinleyip arada sırada sözlere katılıyor. Çıkan ses kulak tırmalasa da dışarıda her şey güzel.

Oysa bugün pazartesi. Ajansta tam bir "Kırmızı Pazartesi" yaşanıyor. Şaşırmış müşteriler abuk subuk isteklerde bulunuyor. Belli, hafta sonu boş zaman bulup bizi çıldırtmak için özel düşünceler geliştirmişler. Öcal az önce telefonunu kırıyordu sinirden. Müzik yayınımızda son ses Enya var, birazdan uyuyacağım.

Gel de çalış.

Tembel Avrat Reyonu

Haluk'un tüm uyarı ve hmmm'larına rağmen kimse yazmadığı için bari ben yazayım dedim. Bir süredir bazı bloglar arasında, kimi akademisyenlerin de katıldığı bir tartışma sürüp gidiyor. Konu "prosumer"... Tartışma öylesine hararetlenmişti ki, ortaya bir fotoğraf düşüverdi. Bunun üzerine ben de bir yorum yapma gereği duydum.

Biraz uzun ama, yazımı ve tartışmayı buraya taşımadan edemedim.


"Sayın pazarlama uzmanları,

Size, Sayın Selim Tuncer’in sitesine taşıdığı fotoğraf konusunda biraz ayrıntı vermek ve konuyla ilgili görüşlerimi açıklamak istiyorum.

Fotoğrafın çekildiği marketin adı Oli... Gaziantep’in kent merkezinde. Daha önce iş yapamadığı için iki yıl önce kapatılan Migros’un yerine açılmış. Başka semtlerde de birkaç şubesi var ama aynı reyon o şubelerde de var mı bilmiyorum.

İşte bu markette yer alan “Tembel Avrat Reyonu” iki yıldır işini başarıyla görüyor ve her gün dolup taşıyor. Gaziantepli kadınlar da hiç çekinmeden bol bol alış veriş ediyorlar. Neden mi?..

“Pazarlama ilmi”nin derinlerine dalınca insan labirentlerde kayboluyor ve pazarlama ilminin ıska geçtiği kimi değerleri görmekte, anımsamakta, düşünmekte, değerlendirmekte zorlanmaya başlıyor galiba. Çünkü pazarlama bilimi insanı daha çok “denek”, “kobay” ve “robot” gibi görme eğilimde. Aksi halde küresel” düşünmek, “kitlesel” sonuçlar elde etmek ve “kütlesel” satışlar yapabilmek pek mümkün değil.

Gelelim “Tembel Avrat Reyonu”na... Doğrusu ben o marketin işletmecisine hayranlık duyuyorum. İçinde yaşadığı toplumu, hedef kitlesini, müşteri yapısını bu kadar iyi tanıyan işletmeci az bulunur. Türk insanının, özellikle de yöre halkının mizah anlayışını, kendini eleştirebilme erdemini, dilini ve konuşma tarzını öylesine doğru değerlendirmiş ki, değme reklamcıya taş çıkaracak bir sonuç yaratmış.

Bu reyonun Gaziantep’te dilden dile dolaştığını, kabul günlerinde, toplu yemeklerde ve sohbetlerde espri konusu olduğunu, hatta kadınların böylesi birlikteliklerden evlerine dönerken birbirlerine, “Hadi kızım, Tembel Avrat’a gidelim de bir şeyler alalım” diyerek şakalaştıklarını bilmiyorsunuzdur. Ayrıca Gaziantep’te yapacak işi olmadığı için kabul günlerinde, misafirliklerde eş dost ziyaretlerinde kapı kapı dolaşan ve bir işte çalışan kadınların dar vakitte hazırladıkları akşam yemeklerine ne ad verdiklerini biliyor musunuz? “Orospu aşı”, “orospu yemeği”... Buradaki “orospu” sözcüğüne verilen anlamın ne kadar anlayış, hoşgörü, özeleştiri ve mizah dolu bir masumiyet taşıdığını görmezden gelebilir miyiz?

Endişe etmeyin, Gaziantepli “consumer” kadınlar da gerektiğinde “producer” oluyorlar, ama işte kendilerine göre!..."

Tartışmanın tümünü ilgili linklerden izleyebilirsiniz.

Tüketen Üretici: Prosumer, Zeynep Özata
“Üreten Tüketici”ye Benden de Bir Katkı, A. Selim Tuncer
“Üreten tüketici: Prosumer” Tartışmalarına Gaziantep’ten İtiraz, A. Selim Tuncer
“Tembel Avrat Reyonu” ve Yeni Gerçekler, Marketing Post

Yaz görünür, yazı buharlaşır...

Böyle olur bu işler. Kış aylarının karşılıksız dostu yazı, tünelin ucunda yazı gören çoğumuzca ayaküstü unutulur...

Müfit Mesci (kardeşim benim), kısacık bir öyküsünde, yazın nispeten ıssızlaşmış bir İstanbul'u sabırla bekleyen bir çeşmeyi anlatıyordu. İster istemez aklıma geldi.

Haydin çeşmeler, yazın, siz bari yazın.



- Sevgili Şahin ! Balık bulmacasının cevabı verildi de ben mi görmedim ? Kimse bilemediyse, sen ve ben gidelim bari balığı yemeye, rakıyı içmeye...