Perşembe, Ağustos 31, 2006

zamanla kendinden iğrendiren iyi reklam. olmaz demeyin, oluyor...

Türkiye - Arjantin Dünya Basketbol Şampiyonası çeyrek final maçının başlamasına bir kaç dakika kala yayıncı kuruluş NTV'de, kariyer.net'in reklam ajansı tarafından bu karşılaşma için özel olarak hazırlanan reklam filmi dönmeye başladı. Filmde erkek dış ses, Arjantin dilinde bir konuşma yapıyor, aynı konuşma ekranda yazı olarak yer alıyor ve Türkçe altyazı olarak da bizlere aktarılıyordu. Arjantinli basketbolculara, şayet oynayacakları bu maçtan sonra iş değiştirmek isterlerse -basketbol oynayamadıklarına karar vererek- kariyer.net'in kendilerine yardımcı olacağı söyleniyordu. Heyecanla beklediğim bu son derece önemli -şahsi kanaatimdir- maçın başlamasına dakikalar kala karşılaştığım sempatik reklam filmi, iyice gerilmiş sinirlerim üzerinde sürmenaj etkisi yaratıp bendenizi kıkırdamalara gark etti. Derken karşılaşma başladı ve biz kötü başladık. Her bir dakika fark açılmaya başladı. İlk mola aralığında girilen reklam yayınında tekrar gösterilen sözünü ettiğim reklam benim için ilk hissettirdiğinden çok başka şeyler ifade ediyordu artık. Ama, ama hala umut vardı. Maç dönebilirdi. Sonuçta fark –kaç sayı olduğunu hatırlamıyorum o esnada- kapanmayacak boyutlarda değildi. İbrahim devreye girebilirdi, Serkan vardı o olmasa, 12 dev adamdık biz... Ama olmadı. Adamlar çok kocaman kaldılar bizimkilerin yanında. Fark giderek açılmaya, NTV her molada, her bulduğu boşlukta reklam girmeye, kariyer.net de her kuşakta yer almaya devam etti. Arjantinli oyuncuların kendilerinden emin gülümsemeleri kafamın içinde o lanet olası reklamla karıştı, dalga geçiliyormuşum hissiyatı yarattı, Ermal’ın yan bağları kopmuş el parmağına rağmen hala canını ortaya koyuşu gözümü yaşarttı...

Halbuki kariyer.net reklamı olmasaydı hiç böyle bir psikolojiye girmeyecektim. Adamlar bizden iyi ve gayet normal olarak bizi yeniyorlar deyip geçecektim.

Zamanla kendinden iğrendiren iyi reklam. Olmaz demeyin, bakın oluyor...

deniz mahsullü makarnanın gör dediği

Yeni bir yol denemeye karar verdim Ortak Defter’e yazmak için. Galiba sorunum göndereceğim yazıyı blog tarafından dayatılan mesaj yazma haznesinde şekillendirmeye çalışıyor ve yazmaya başladıktan sonra birkaç dakika içinde kenarlardaki koyu renkli sınır çizgileri yüzünden kendimi kısıtlanmış hissediyor olmamdı. İnsan bildiğinden şaşmamalı. Bir Word sayfası açıp, orada yazmalı, silmeli, düzeltmeli.

Neyse, asıl konum bu değildi.

Öğle yemeğinde deniz mahsullü makarna yedim. Yerken aklıma “denizden babam çıksa yerim” önermesi geldi. Pek adetim değildir o cümleyi kurup, kendimi yediğim yemekle ilgili olarak ekstra motive etmek ama söyleyenlerle aynı hisleri paylaşırım deniz menşeili yiyecekler hakkında. Neyse. Bu “denizden babam çıksa yerim” hadisesindeki anlamsal ortada kalmışlık birden ilgimi çekti. Fark ettim ki iki farklı anlama gelebiliyor söz konusu önerme.

Şöyle ki:

a) Baba, söz konusu önermeye göre hayatta en sevilen varlıktır. Buna rağmen denizden çıkması halinde yenmekten kurtulamayacaktır.

b) Anneye duyulan sevgi, insani sevgi anlayışının çok ötesindedir. İkinci en sevilen insan olan baba ise bu anlayış dahilindedir. Yani denizden annesi çıksa yemeyecek olan kişi, denizden babası çıkması halinde onu yiyecektir.

Denizden çıkan yiyeceklere beslenen sevgiyi anlatıyor gibi görünen bu önerme yoksa baba kavramını mı sorguluyor? Bilemiyorum. Bilemiyorum.

Belki marka önyargısıdır...

Söylemeden edemeyeceğim. Cola Turka'nın reklamlarında Ha Babam Sınıfı'nın kullanılması beni rahatsız ediyor. O zaman Cola Turka yoktu ve hiç birimiz Cola Turka içerek büyümedik. Ayıp ettiklerini düşünüyorum.

Çarşamba, Ağustos 30, 2006

Bono'nun Odasında


Geçenlerde aklıma gelmişti, "Bono'yla ilgili neden kitap yok?" diye. Bir baktım kitap raflarının "yeni çıkanlar" bölümünde kapağında Bono'nun fotoğrafı olan bir kitap var. Aldım hemen. Okumaya başladım. Fransız bir müzik eleştirmeni (ya da yazarı) tarafından röportajlar halinde hazırlanmış bir kitap. Bono'nun (yani U2'nun) Birleşik Krallık dışında tanınmadığı yıllarda onlarla tanışan yazar, yıllar sonra bu projeyi Bono ile birlikte gerçekleştirmiş.

Oradan bir alıntı yapacağım. Şimdiye kadar okuduğum kısma dayanarak, kitabın U2'yu hiç dinlememiş birinin bile rahatlıkla okuyabileceği bir kitap olduğunu söyleyebilirim. U2 müziği pek ilgimi çekmezdi lise yıllarımda fakat bu durum Bono'ya "ilginç bir vak'a" olarak bakmamı engellemedi. İlginç bir vak'a olduğu konusunda da Birleşmiş Milletler de benimle hemfikir sanırım. Neyse...

Sayfa 50'den bir bölüm:

Ta çocukken, okulda öğretmenin büyük İrlandalı şair William Butler Yates’i anlatışını hatırlıyorum. Bir ara tıkanmıştı –hiç yazamadığı bir dönem oldu. Elimi kaldırıp “Peki neden bunun hakkında yazmadı?” diye sordum. Cevap: “Aptal aptal konuşma. İndir elini, küstahlaşma.” Ama ben bunu fırlamalık olsun diye söylememiştim. Hep o fikirle yaşadım: Gerçeği öğren, seni özgürleştirecek olan budur.

Söyleyecek hiçbir şeyim yoksa, bir şarkının ilk dizesidir bu. Hatta ikinci albümümüzde [October], hiçbir şey söyleyemeyecek gibiydim:
Bu şarkıyı söylemeye çalışıyorum... Ayakta durmaya çalışıyorum, ama ayaklarımı bulamıyorum / Konuşmaya çalışıyorum ama ancak seninle bir bütün olabiliyorum.

Bu hep kullandığım bir hile oldu. Ve belki de her şey budur: Bir hile. Ama bu kendime
karşı da yaptığım bir hile. Yazabiliyorum, her daim, çünkü bir yazar olarak sahici olmamayı beceremiyorum. Sahnede şarkı söylerken ise işler böyle değil. Bir şarkıcı
olarak beni dürüst kılan ne biliyor musun? Söylemek zorunda olduğum o içine sıçtığımın yüksek perde notaları. Çünkü topyekün o karaktere bürünemezsem, şarkıyı söyleyemiyorum –o notaya çıkamıyorum. Sahnedeki dürüstlüğümü koruyan da bu. Eğer bir adım yana kayarak söyleyebiliyorsam, muhtemelen öyle söylerim. Bu arada turneye çıkıp, her gece o şarkıların içine dalmanın da maliyeti çok yüksek. Sanırım dramatik tekniklere başvurmayan bir aktör olmak isterdim.


Alıntı: Bono'nun Odasında, Michka Assayas, Merkez Kitaplar, çeviri Pınar Öğünç. Kitapla ilgili bilgi burada.

Eşek arısı yetiştiriciliği

Yanlış hatırlamıyorsam, bir araştırmada kendi dilini ve sahip olduğu yabancı dilleri iyi bilen kişilerin günlük konuşmada onları birbirine karıştırmadığı, ancak bilgisi "şöyle böyle" olanların Türkçeye İngilizce kelimeler sokmak gibi çabalara girdiği ortaya çıkarılmıştı. Dün bu araştırmayı müşterilerimizden birine anlatmayı çok istedim ama kabalaşmadan nasıl yapacağımı bilemediğim için sesimi çıkarmadım. Aslında konuşmanın bazı yerlerinde kendisine kafa atmak da istedim ama onu da nazikçe halletmemin yolu yok sanırım.

Konuşma süresince hemen her cümlede İngilizce kelimeler kullandı, ben de cümleyi tekrar etmiş olsam bile hepsini Türkçeleştirdim. (Aman aman! Dedikodu da yaparmış hanım kızımız!) Ben kalkanlar ve mızraklarla donanmış bir bireyim ama çoluk çocuğa kötü örnek olacak diye korktum. Şimdiki planım eşek arısı yetiştirip onları "onore olan", "kompanze eden" ve "ekspekt eden" kişilerin üzerine salmak.

Bu arada, dün "insane" de ilan edildim, Türkçeye çevirip madalya gibi taşımaya başladım beynimin bir köşesinde. Delilik ve dahilik arasında çok ince bir çizginin olduğu söylenir ya; bu kavramların hiçbiriyle ilgimiz olmasa bile reklamcı tayfası olduğumuz için hemen bir yafta yapıştırıyorlar. Dışarıdan bakanların gözünde hepimiz deliyiz ya da gözlerimiz çılgın bir zekayla parlıyor. İş yetiştirmek için günlerce sabahlamış insanların gözlerine bakmadıkları için pırıltıyı görmeleri kolay elbette. Tuhaflar aslında. Cin gibi baktığımızı görseler de korkuyorlar, zombi halimizi görseler de... Sonra da apartmanlarına almıyorlar zaten! :)

Neyse. Yetkililer peşime düşerse size de haber veririm. Yakalanırsam da bırakın beni, kendinizi kurtarın.

Kalemşörler!

...
"Dünkü Milliyet'te bir sayfayı boydan boya kaplamış bir haber vardı:
"Son yolculuğuna yalnız gitmedi - Yalnız yaşadığı evinde hayata gözlerini yuman ve kimsesizler mezarlığına defnedilecek denilen yazar Muzaffer Buyrukçu dün CHP'nin öncülüğünde sevenlerince Zincirlikuyu'da toprağa verildi."
* * *
Otel odalarında yaşamış olan Yahya Kemaller'i, Ercüment Ekremler'i de bildiğim ve Bulgaristan'da ölmüş olan Orhan Kemal'in cenazesini de almaya kimsenin gitmediğini, Naci Sadullah'ın cenazesinin de 15 kişiyle kaldırıldığını hatırladığım için; gözlerimin iç tarafında tuhaf bir yalnızlık acısının ateşleri yanıp söndü...
Canım yani çok mu önemliydi şu kalem sahipleri?
Yok canııım...
* * *
Upuzun direklere koskocaman bayraklar asmak, yeter de artardı bile bir devletin büyüklüğünü kanıtlamaya... "

Çetin Altan

Yazının tamamı için http://www.milliyet.com.tr/2006/08/30/yazar/altan.html

Çetin Altan'ı okurken işi yazı-çizi ile olanlara karşı oluşan bu duyargasızlık geldi aklıma yeniden!

Haluk Mesci aralıklarla söylüyor muhtemelen artık dilinde tüy bitti.
Reklam sektörüne emek verenlerin tarihini yazmanın vakti gelmedi mi?

Bir de ufak tiyo!
http: //reklamaemekverenler.blogspot.com
Klişe kıvamına geldi neredeyse bu düşünce, hani derler ya "fotoğrafların hepsi çiçek gibidir, çünkü herkesin gülümsediği andır onlar". Elbette aynen bu şekilde demiyorlar da, ben fikri tekrarlamak için öyle yazdım.

Cep telefonlarına eklenen fotoğraf makineleri ile birlikte, "telefonu ile her yerde fotoğraf çeken" insanlar haline gelmeye başladık. (Hâlâ direniyorum. Telefon ayrıdır, fotoğraf makinesi ayrıdır.)

Birilerinin de aklına, bu gülümseyen "anları" biraz daha uzatma fikri gelmiş. Fotoğrafının çekileceğini düşünerek gülümsemelerini uzun süre muhafaza eden insanları izleyebiliyorsunuz bu sitede. İsmi de enteresan: Long Awkward Pose.

Beyaz yalanlar vardır hani. Bu da herhalde "beyaz kandırmaca" oluyor. Ama güzel tabi. Gülümsemeyi "hileli bir şekilde" bile olsa uzattırabilmek.

Buradan buyurun.

Salı, Ağustos 29, 2006

Zihni - Rapor veriyorum

Efendim... Zihni Nişantaşı açılmaya doğru hazırlıklarını tam hız bitiriyor. Aslına bakarsanız, her an hizmete girebilir durumda.
Park Otelin efsanevi barı, birileri gelip otursun, dostlara selam çakıp içkisini söylesin diye sabırsızlanıyormuş gibi durmuyor mu sizce ? [Şeytan diyor ki, Ortak Deftercileri toparla, bir akşam yumuşak açılış yapmaya git ! Azdırmayın beni arkadaşlar, lütfen.]
Tabelanın yeri, büyüklüğü deneniyor. 'Z' yakında burayı süsleyecek ama dikkat edilmezse pek de görülmeyecek. Ben size söyleyeyim adresi artık : Valikonağı Cad. 39 Nişantaşı...

Merhaba.

Merhabalar herkese,
okuyucusu olduğum Ortak Defter'inizin artık benim de defterim olması çok güzel.
Umarım dayanışma ve paylaşımla dolu Ortak Defter sayfalarına bundan sonra ben de birşeyler ekleyebilirim. Sevdiğim işi ilk kez yapmaya başlarken duyduğum heyecanı şu anda aranıza katılırken bir kez daha yeniliyorum.
Hoş bulduk.

Eksik Kalmayayım

Merhabalar,
Ben de defterin yenilerindenim: Ezgi Yener. Madem reklamcılık okulu okudum, madem çiçeği burnunda bir metin yazarıyım (Sihir'de) o zaman ben de kapı ağzında bir sandalyede oturayım dedim. Yoksa eksik kalacaktım. Gerçekten.
Şimdi kendimi çok daha iyi hissediyorum ve tanıştığıma memnun olacağıma eminim:)
Saygılar.

Vay halimize


Dün öğlen Mecidiyeköy Ortaklar'da çektik bu fotoğrafı.
Evsiz barksız mı kalacağız bu gidişle, ne.

Pazartesi, Ağustos 28, 2006

Soru

Kredi kartına kaç taksitte alabilirim huzuru?
15 gün içinde beğenmezsem geri verebilir miyim?
Ağartıcı kullanabilir, santrifrüjlü makinede kurutabilir miyim?
Peki ya sarı çizgiyi geçmezsem metroya nasıl binebilirim?

Fotoğraflar

Yemekten bir kare


Jam Session'dan bir fotoğraf


Fener alayından bir fotoğraf (Kimin pozu olduğunu söylemeyeceğiz.)


Phlastic Center'dan. (Ekstra fotoğraf)

Pazar, Ağustos 27, 2006

Balığın ne zaman öldüğünü bilen kişiler

Biz, yani balığın ne zaman öldüğünü bilen kişiler, dün akşam gizlice toplandık. Oğlunu keçeciye çırak veren adamın hikayesini öğrendik. Eskiden reklam ajanslarında olan fakat şimdi isimlerini bile hatırlamak için alnımızı kırıştırdığımız kavramları ortaya koyduk. Şahin Bey rahatsız olmasın diye sigaramızın dumanını havuza doğru üfledik. Yolu şaşırıp Demirellerin evine giden birileri de olmadı.

Bursa'dan, Ankara'dan ve İstanbul'dan gruplar halinde oturduk. Detroit'teki arkadaşları da bekledik ama gelmediler (şehirler, harf sırasına göre dizilmemiştir). Lynyrd Skynyrd da yoktu aramızda. Müziğin eksikliğini hissettiğimiz anda sevgili Tansu Gülaydın bizi "save as draft" ile tanıştırdı. "Word Verification" isimli grubu da biz kuralım bari dedik. "Publish Post" isimli grubu, Rusların 80'lerde kurduğunu fakat sonra dağıldığını öğrendik. Gördüğünüz gibi her tarafımızdan bilgi akıyordu. Daha neler neler öğrendik de, söylemeyiz öyle her yerde. Aruz'un esprilerini de buraya yazmıyoruz aynı sebeple. : )

Fotoğraflarımızı da üçe bölerek bir adrese yükledim. Fakat adresleri buradan vermeyeyim dedim. Filmin birinci bölümünde kullandığımız yemek sahneleri, ikinci bölümdeki "jam session" ve son olarak "fener alayı" diye adlandırdığımız fener atraksiyonlarımız olmak üzere üçe ayırdım. Gelmeyenler için üç beş fotoğraf seçerek buraya da koyabiliriz tabi.

Şahin Abi'den öğrendik biz balığın ne zaman öldüğünü. Ama söz verdik, anlatmayacağız gelmeyenlere. Aruz'un esprileri de.

Fotoğraflara ulaşmak için, bana mail atmanız yeterli. Mail adresini ise kodlamak zorundayım: muratkaya.net diye bir domain'in başına benim adımı koymak yeterli. Bu arada benim adım Murat. PC kullanıcıları için ALT Gr tuşuna basarken Q harfine basınca "at" işareti çıkıyor. Onu da Murat'ın hemen sonuna koyuyoruz. (Adresi buraya yazınca bir sürü SPAM mail geliyor, böylece mail adresi avına çıkmış robotlardan kurtulmuş oluyoruz.)
Rapidshare'den indirme sırasında problem yaşayanlar da yine aynı adrese danışabilirler. (Rapidshare, fotoğrafları yüklediğim Alaman sitesi.)

OrtakDefterSeq1.... 24.4 MB (Yemek sırasında çekilmiş fotolar)
OrtakDefterSeq2.... 11.1 MB (Jam Session fotoğrafları)
FenerOyunlari........ 9.40 MB (Kapıdaki "fener alayı" fotoğrafları)

Not: Kapıdaki fener alayı dediğimiz şey, jam sessions sırasında kapı önünde buldukları fener ile çeşitli atraksiyonlar yapan kişilerin fotoğrafları. Onlar kendilerini biliyor. :)

Bu post bitti. Publish Post'a basalım artık.

Cumartesi, Ağustos 26, 2006

Alameti Farikalar



2004-2006 Alametifarika yapımları. Galiba yayımlanan bütün işlere yer vermişler. Keşke bütün ajanslar böyle arşiv niteliğinde kitaplar bastırsa... Özellikle müşteriler ve sektöre yeni girmeye çalışanlar için çok faydalı olacaktır.

Fakat atlanan bir nokta var: 3 aylık deneme süresi bitimiyle işten çıkarılan elemanların isimlerine yer vermemişler! Kınama hakkımı kullanıyorum:))

Cuma, Ağustos 25, 2006

26 Ağustos Cumartesi Ortak Defter yemeği, son durum !!!

Mevsim ortalamalarının da üzerine çıkacak hava sıcaklığını, buluşacak kişi sayısını (18 olduk, 20'ye varır sanırım) dikkate alarak mekan değişikliğine karar verdik ! Ayrıntıyı aşağıda bulacaksınız ama şu kadarını söyleyeyim, havuz kenarında bir koca masada oturacağız ve mekandaki tek müşteriler olacağız.

Tarih: 26 Ağustos 2006 Cumartesi
Saat: 19.30'dan itibaren...
Mekan: Melissa Restoran Korukent Yolu, Aydın Sitesi, Havuzlu Sosyal Tesis [Levazım Sitesi diye genel yön tarifi yapabilirsiniz taksiye]
Mönü: Mezeler, ara sıcak, balık veya et, sınırsız yerli içki...
Fiyat: 35 YTL + 3 YTL garsoniye [nakit ödemek durumundayız, fiyatı böylece aşağı çekebiliyoruz; kredi kartı yok]
Kaybolursanız diye, telefon : (212) 267 4658
Ayrıntı Krokisi:

Genel kroki:

GoogleEarth fotosu:

Denizanası mı ?? Niye ki ?

Bir süredir yarı ölü duran bir blogum vardı. 'Post-modern lügat : Blügat' diye bir şey. Güzel bir şey oldu, ODTÜ'lü dostum Derya Tanyel'in gazı ve emeğiyle canlandı blog. Belki görmek istersiniz diye buraya adresi koyayım :
http://veveyayani.blogspot.com

Ve oraya son koyduğum yazıyı sizlerle buradan paylaşayım :

Sahillerimizde denizanası çoğalmış ya, gazetelerde bir alay haber var. Birden takıldım : Niye denizanası demiş kim dediyse ? Niye ana daha doğrusu... Bence yanlış bir yakıştırma. Madem insanları dalıyorlar filan, bence bunlara denizmagandası demek gerek.

Evet, evet, iyi oldu bu. Denizmagandası ! [Denize giren başka magandalarla karışır mı derseniz, bilmem, o zaman düşünürüz.]

Perşembe, Ağustos 24, 2006

Yazı girme zorlukları, 'blog this'

Son günlerde bazı arkadaşlarımızın Ortak Deftere yazı giremediklerini belirtmişlerdi. Yazışmalarımızda, hepsinin, 'blog this' özelliğinden yararlanmaya çalıştıkları ama yazdıklarının Ortak Defterde çıkmadığı anlaşıldı. Bu durumda olan başkalarımız var mı bilmiyorum ama, yazı girmek için klasik yolu izlemek sorunu çözüyor :

1. blogger.com web adresi üzerinden log in
2. çıkan blog listenizde Ortak Deftere tık
3. çıkan kutuya yazıyı girme
4. publish-yayımla düğmesine tık

Çarşamba, Ağustos 23, 2006

Çöpe giden işler sitesi

http://www.bestrejectedadvertising.com/

Salı, Ağustos 22, 2006

merhaba

Herkese merhaba,
Uzun zamandır takip ettiğim Ortak Defter'de artık ben de yazıyorum. Ustaların arasında yer almak korunma içgüdüsüne benzer bir duygu uyandırıyor bende. Kısaca kendime dair 1-2 kelam edecek olursam; Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunuyum. 2 senedir junior reklam yazarlığı (çıraklığı) yapıyorum. Halen Tekne'de çalışıyorum. Yazacak, anlatacak çok şey var. Ama şimdilik bu kadar. Herkese sevgiler, saygılar...

Ersin Pekin

Pazartesi, Ağustos 21, 2006

Düşman Tüketim Toplumudur!

Geçenlerde NPQ ( New Perspectives Quarterly) dergisinin 1999 yılı çevre konulu özel sayısı geçti elime. Her sayfasını merakla okudum ama en çok 85 yaşındaki okyanus bilimci Jacques Cousteau ile yapılan söyleşide takılıp kaldım. Hayatının çoğunu denizi keşfetmek ve Dünya çevresini anlamak için geçiren Cousteau 20. Yüzyılda Dünyayı tahrip etmek için geçmiş insanlık tarihine oranla ne kadar çok şey yaptığımızı anlatıyor ve suçluyu açıklıyor:

“Düşman Tüketim Toplumudur!”
“Para, değişim için olağanüstü bir araç ama gezegen için de büyük bir tehlike. Bugün pazar perakende bir aklıselim ve toptan bir çılgınlık üretiyor.
Bir birey sabahtan akşama ihtiyacı olmayan şeyleri almaya zorlandığında, kendini nasıl kontrol edebilir?
Ben bir deneme yaptım. Paris’te bir gün sabah saat yedide sokağa çıktım ve akşam yedide eve döndüm. Bir numeratörüm vardı. İhtiyacım olmayan bir şey için bir reklama maruz kaldığımda numeratöre bastım, günün sonunda numeratördeki sayı 183’tü.
Her dakika “ bunu alın ve kadınlar kollarınıza düşecek” mesajıyla karşılaşan biri, kendini nasıl kontrol edebilir? İhtiyacı olmayan bütün o şeyleri alan zavallıyı affedebiliyorum. Nasıl dirensin?
Bu tahrip edici tüketiciliği kontrol etmek, bireyin değil toplumun görevi. Ben bir tür ekolojik devlet yanlısı değilim. Hayır. Ama caddede araba kullanıyorsanız ve kırmızı ışık görürseniz, durursunuz. Kırmızı ışığın özgürlüğünüzü kısıtlayan bir şey olduğunu düşünmezsiniz. Tam tersine, onun orada sizi korumak için bulunduğunu bilirsiniz. Aynı şeyi niçin ekonomi için de kullanmayalım? Kullanmıyoruz.
Sorumluluk, toplumun kurumlarına ait bireyin erdemine değil.”

Cousteau söyleşinin devamında gelecek kuşakların neyle yüz yüze kalacağını kanıtlarla anlatıyor. Şu sıralar gazetelerden de küresel ısınmayla ilgili felaket senaryolarını okuyabilirsiniz. Ben kendimi biraz kötü hissettim. Ya siz?

Ajans dışındaysa...

Geçtiğimiz hafta içinde, Reklamcılar Derneğinin bir işiyle ilgili olarak, Cem Topçuoğlu'nu ziyaret ettim. Sağ olsun, kitaptan bir nüsha hediye etti. Daha yoldayken yuttum büyücek bölümünü. Çok hoş ! Bir ajansın, başarılı bir ajansın, nasıl çalışanları ve yöneticileriyle kaynaşabileceğini; böylece de, iyi işlerin çıkmasının tesadüfi olmadığını pek güzel anlatıyor kitap. Mutlaka okunması gereken bir göz açıcı. Kitapçılarda bulunuyor.

Arşiv denen şey ne ilginç...

Eski not defterlerimi, ajandalarımı koyduğum kutuda bir şeyler arıyordum. Baktım, bir Nail Keçili haberi kesip saklamışım. Nail beyin son günlerdeki reklamcılık ataklarını hatırlayarak, haberi tekrar okudum...

"Nail Keçili Fethullah Gülen'e danışman oldu" diyor başlık. Ne yazık ki tarih atmamışım kesiğe. İnternet sağolsun ! Girip aradım, haberi Can Ataklı 24 Aralık 1997'de Sabah gazetesinde yazmış. Özetle şöyle diyor :

"Nail Keçili Fethullah Gülen'e danışman oldu. Reklâmcılık dünyası yepyeni bir gelişme, daha doğrusu bir işbirliği ile çalkalanıyor. Türkiye'nin en büyük reklâm ajanslarından Cenajans-Grey'in sahibi Nail Keçili Fethullah Gülen'in danışmanı oldu. Keçili Fethullah Gülen'e "fahri" olarak danışmanlık yapacağını söyledi. Fethullah Gülen, herkesin tanıdığı, dini kişiliği ön planda olan bir cemaat önderi. Bugüne kadar hiçbir dini cemaat, profesyonel anlamda "reklâm ve tanıtım" hizmeti almak için çaba göstermemişti. Fethullah Gülen'in bu atağı, üstelik içinde bulunduğumuz politik ortam da göz önüne alındığında bana çok ilginç geldi. Haberi duyduktan sonra Nail Keçili'yi aradım. Keçili duyduklarımı doğrulayarak "Bu tam anlamıyla bir danışmanlık hizmeti" dedi. Keçili'ye "İstek Fethullah Gülen'den mi geldi?" diye sordum. Keçili "Bir süredir Fethullah Gülen'e yakın isimlerle birlikte oluyordum. Özellikle gazete ve televizyonları konusunda fikirlerimi, önerilerimi öğrenmek istiyorlardı. Sonunda Fethullah Gülen Hocaefendi ile de tanıştım, konuştum. Kendilerine elimden gelen her türlü yardımı yapmaya hazır olduğumu söyledim" karşılığını verdi.

"Türkiye İçin"

Nail Keçili Fethullah Gülen'den çok etkilendiğini belirterek "Ancak iki temel nokta var ki tam uyuştuk" dedi ve anlattı: "Hocaefendi bir Özal hayranı. Ben de öyleyim. Onun felsefi olarak yapmak istediklerini çok benimsemiş ve kendi alanında hayata geçirmiş. İkincisi geniş bir vizyon sahibi. Türkiye'nin tanıtımının iyi yapılamadığı için dış politikada başarısız olduğunu görüyor ve biliyor. Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşunu ve gelişmesini hatırla. Şimdi o kadar geniş topraklara sahip olmamız mümkün değil. O halde bu ülkelere eğitim ve kültürle yeniden girebilir, kendimizi anlatabiliriz. İşte Hocaefendi bu felsefeyi savunuyor ve uyguluyor." Nail Keçili "Ben Hocaefendi'nin dini bir tavlama aracı olarak kullandığını görmedim. Tam tersine, laiklik ve Atatürkçülük ön planda. Onun için önemli olan güçlü ve büyük Türkiye. Bunun yolunun da öncelikle dinden geçmesi gerektiğini söylemiyor" dedi.

Danışmanlık

Nail Keçili'ye "Hangi alanlarda danışmanlık yapacaksınız?" diye sordum. Keçili "Onlar benden ne zaman ve isterlerse o zaman hizmet vereceğim. Benim anladığım kadarıyla Hocaefendi kendi felsefesinin halka daha iyi ve net anlatılmasını istiyor. Bu nedenle benden gazete, dergi, televizyon ve radyolarının kalitesi, vizyonu, yönetimi ile ilgili fikir ve öneriler isteyeceklerdir sanıyorum. Hocaefendi'nin felsefesini anlatmak sanıldığı kadar kolay değil. Ancak inanıyorum ki, iyi anlatıldığında insanların buna inanmaması da mümkün değil. Çünkü Hocaefendi'nin felsefesi aslında Türkiye'nin ezici çoğunluğunun savunduğu çağdaş Türkiye modeli."

Ehheh, denecek bir şey yok. Belki bir okuyan olur diye buraya da koyayım dedim. Yazının tümünü okumak isterseniz, adres http://arsiv.sabah.com.tr/1997/12/24/y05.html/.

Fethullah Gülen'in sitesinde de yer verilmiş :

http://tr.fgulen.com/a.page/basindan/kose.yazilari/1997/aralik.1997/a3233.html

Cuma, Ağustos 18, 2006

Çiçek Pasajı teklifidir. [Dikkat, tarihte düzeltme -26 Ağustos 2006 Cumartesi- eklenmiştir !!!!]

Efendim, bir iki mesaj öncesinin yorumlarında ortaya çıkan bir durum dolayısıyla, bir ilke birlikte girişiyoruz :
Ortak Defter yazarlarından arzu edenlerin etten kemikten kimlikleriyle Çiçek Pasajında buluşması ve çepeçevre dertleşmesi söz konusu.
Orgütleme işi bendenize düşmüş bulunuyor. Ben de öneriyorum :
22 Ağustos 2006 Salı akşamı saat 19.30'dan itibaren, İstanbul Çiçek Pasajı Seviç Restoranda !
Kesin geleceklerin bunu e-posta ile bana yazmalarını rica ediyorum. Oluşacak sayıya göre yer ayıracağım.
Gelirim deyip gelmeyeceklere ceza vereceğiz. Geleceğim demeden gelenlere ne yaparız bilmiyorum.
Sevgiler, selamlar.
Haluk Mesci
- Davet Ortak Defter yazarlarına ise de, okuyup gelmek isteyecek grafikçi, müşteri temsilcisi, müşteri, medyacı, ve diğer kardeşlerimizden de haber almak isteriz.
- Böylece Defteri kimin okuduğunu kimin okumadığını anlarız.
- Baktık büyük bir grup oluyoruz, o zaman mekanı gözden geçiririz.

Aşağıda önemli bir düzeltme var, mutlaka okuyun !!!!
- - - - - - - - - - - - - - - - - -

Gözden kaçması olasığına karşı, buraya, ana mesajın içine yazayım istedim düzeltmeyi. Ortak Defter yazarlarından Ahu Serap Tursun hiç düşünmediğim bir şeye işaret ettiği yorumda Bursa'dan geleceğini, Salının zorluk yaratacağını söylüyor. Haklıdır. Aslında Salıyı tenha olur ümidiyle önermiştim. Ama ertesi gün çalışılacağını filan da düşünerek, buluşma tarihini 25 Ağustos Cuma veya 26 Ağustos Cumartesiye kaydırmayı öneriyor, özür diliyorum. Görüşlerinizi alabilir miyiz ? Şu ana kadar, AST dışında, geleceğini belirten bir tek arkadaşımız var. Değişikliğin onun için de uygun olduğunu umarım.

Perşembe, Ağustos 17, 2006

Ah, Soner !


Bu küçük, kara çerçeveli fotoğrafları görmekten nefret ediyorum. Sevdiklerimizi, tanıdıklarımızı birer birer bu hale getiren bir karanlık düzen var sanki bir yerlerde...

Çok saçma bir teselli belki ama, yine de not edeyim istedim. Hani hep James Dean, Marilyn Monroe'dan hareketle söylenir ya, genç ölen insanlar kafamızda hep genç kalırlar çünkü ihtiyar hallerini hiç görmemişizdir, göremeyeceğizdir diye, bakıp duruyorum Soner de sonsuza kadar resimdeki, tanıdığımız genç haliyle yer alacak hafızamızda. Kulağımızda hep o bildik kahkahasıyla çınlayacak. Ah, Soner..

Çarşamba, Ağustos 16, 2006

"Müsaid tediye şeraiti"


Ülkemizde motosiklet patlamasının yaşandığı şu günlerde (bugünkü Hürriyet’ten öğrendiğimize göre, Türkiye’ye bu yılın ilk altı ayında 190 bin 885 motosiklet ithal edilmiş), bundan tam 70 yıl önce yayınlanan bir ilanı Ortak Defter’ci dostlarla paylaşmanın zamanıdır diye düşündüm. Eminim, aramızda usta motorcular vardır. Bu ilan öncelikle onların olsun.

Salı, Ağustos 15, 2006

Benden duymuş olun !

70'lerde açılan efsanevi Zihni Barı hatırlayanlarınız var mı ? (Belki Bülent Şentay, Şahin Tekgündüz...)

Hayır, Kuruçeşmedeki Zihni'yi demiyorum ! Nişantaşı Bronz sokaktaki ilk ve asıl Zihni'den söz ediyorum. Evrensel bir bar kültürü olan, ilkeli, herkesin yakışmadığı, büyülü bir mekan ve ortamdı. Büyü, Kuruçeşmeye taşınınca bozulmuştu ve en başta Zihni'nin kendisi bunu biliyordu.

Şimdi sıkı durun ve çoktan duymamış iseniz benden duyun : Zihni çok yakında Nişantaşına geri dönüyor ! Hem de ne dönüş ! Zihni, tarihi bir mekanı, kendi eliyle ve büyük bir özenle restore etmiş. Adresi şimdiden söylemeyeyim ama bence Bronz sokaktaki eski düzeyi bile geçebilecek güzellikteki yeni Zihni yakın bir tarihte açılacak. Belki bir gün Ortak Defter yazarları orada buluşuruz, ne dersiniz ?

İmaj ne ?



Taksiyle önünden geçerken bu kadar çekebilmişim ama derdimi anlatıyor herhalde...

İsmet Berkan'ın bugünkü yazısı : Mehmet Ağar reklamları...

İsmet Berkan Radikal'deki köşesinde bugün Mehmet Ağar reklamlarını yazmış. Bir yerinde şöyle diyor :

"Film, aslında bir İsrail halk şarkısı olan ama zamanında Ayten Alpman'ın sesinden hepimizin ezberlediği 'Bir Başkadır Benim Memleketim' şarkısının (herhalde telif ödememek için) yapılmış farklı bir düzenlemesi eşliğinde başlıyor. Şarkının üzerine de şehit cenazeleri vs. görüntüler düşüyor. Sonra Mehmet Ağar'ın sesi geliyor ve öyle gidiyor film. Benim sorum şu: Şehit cenazesini reklamda kullanmak ne kadar ahlaklı bir şey acaba?"


Ne diyorsunuz ? İsterseniz yazının bütünü okuyup, Mehmet Ağar reklamının kendisini de seyredelim. Sonra da tartışalım.

Kimseyi koşullandırmak istemem ve herhangi bir görüşü de savunmuyorum ama, hatırlayacaksınız yakın dönemdeki bir PO reklamında İstiklal Marşının kullanılması da benzeri tartışmalara yol açmıştı.

Pazartesi, Ağustos 14, 2006

Ütopya...

Öyle bir reklam ajansı düşlüyorum ki, çalışanların kendilerini en özgür hissettikleri yer olsun…

Müzik, hareket, işlerine aşık reklamcılar, daha iyisini yapmak için sürekli araştıran, ölçen, tartan, biçen, beslenen, besleyen, çalışan, egolarından sıyrılmış insanlar…

Keyifle çalışılan, her yeni brife aynı heyecanla yaklaşılan, doğrunun peşinde, kendini gerçek markalar yaratmaya adamış bir ajans düşlüyorum…

Birbirine saygılı insanların çalıştığı, patrona ya da müşteriye sevimli görünmek için kendini unutmuş insanların olmadığı bir yer…

İyi insanlar olsun istiyorum bu ajansta…

Sevgiden korkmayan, “acaba böyle yaparsam beni sevgi kelebeği zannedeler mi” diye kaygıları bulunmayan insanlar…

Ütopya mı?

Belki…

Ama olabileceğine, yapılabileceğine inananlar bulunduğu müddetçe imkansız değil…

Türkçeye sözcük kazandırmış reklam yazarları.

Sözcük'ü dilimize Melih Cevdet Anday'ın kazandırdığı söylenir. Söz kökünden türetmiştir denir, kelime'ye karşılık.

Buna benzer durumların reklam dünyasında da olduğunu biliyorum. Örneğin, yanlış hatırlamıyorsam Egemen Berköz Ağabey ve Vural Sözer Baba'nın döneminde, reklamverenini buzdolabı ve deep freeze yerine soğutucu ve derin dondurucu sözcüklerini kullanmaya ikna eden Manajans örneği var. AEG dönemi, hani Fikret Kuşkan balık tutmaktan gelirdi de, derin dondurucudan balığı alırken karısına yakalanırdı.

Yeni sözcükler üretmiş, türetmiş, kenardan köşeden çıkarıp yaygınlaşmasını sağlamış, Türkçeye iyilik ya da kötülük etmiş reklam yazarı/reklamcıları, burada bir hatırlasak? Belgelesek? Ne dersiniz?

Sözünü ettiğim "Ağzı olan konuşuyor!" gibi örnekler değil fakat. Haluk Mesci'nin "beyazötesi" gibi.

Cumartesi, Ağustos 12, 2006

Ortak Defter hakkında;

Haluk Bey'e ne kadar teşekkür etsem azdır. O "Seni de artık ortak defterci yapalım." demeden önce, arada bir bilgisayarın başına geçip sadece sizleri okumakla yetiniyordum. Oysa burada yazar olmak daha başkaymış.

Diğer bloglara benzemiyor. Gerçek bir güç trafosu:)) Düşüncelerimi, sevinçlerimi, üzüntülerimi paylaşabildiğim, hayatımda bir gelişme olurolmaz bir an önce aktarmaya can attığım bir defter. Artık kendimi eskisi kadar yalnız hissetmiyorum. Maksude Hanım var, Haluk Bey, Şahin Bey var... Bir de arkadaşlarım Murat Kaya, Tuğçe Özel ve Çiğdem Zeytin var. Ayrıca düşüncelerine önem verdiğim daha birçok usta var. Kırk yıl arasam bir arada bulamayacağım özel insanları ben burada buldum.

Belki de her zamanki gibi aşırı duygusal yaklaşıyorum ama, ben ortak deftere çok bağlandım.

Her şeyi paylaşıyorum ya, bunu da bilin istedim:)

Cuma, Ağustos 11, 2006

hasan abi ve nurten abla

Çaycı Hasan Abi tatile çıktı. Memleketi Kastamonu'ya gitti. Yerine bir Nurten Abla getirmişler idareten. Çayda demli - ajansta kıdemli Hasan Abi'in tatilinin üç hafta süreceğini söylemiş olacaklar Nurten Abla'ya ki, gelir gelmez kendi düzenini kurdu mutfakta. Baktım, ters çevrili kupaların altına gazete kağıtları sermiş hemen. Şekerleri daha eli yüzü düzgün bir kaseye doldurmuş. Mutfak egemenliği kadına yakışıyor. Yalnız türk kahvesini pek tutmadım. Su gibi böyle. Hasan Abi'nin rica minnet kırk yılda bir yaptığı kahve daha güzel oluyordu.

Hem komik adamdır bizim Hasan Abi. Sefer tasıyla evden getirir yemeklerini. Şirketin verdiği Multinet alttan alttan birikmiş durmuş aylarca. (Belki de biriktirmiş durmuş) Sonra kartın arka yüzünde sıralı ikonların arasında bir telefon ikonu vardır ya, onu fark etmiş, (Belki de yemek parasını biriktirme amacı o telefondu, sormadım o kadarını) gitmiş cep telefonu satan bir bayiye, telefon beğenmiş, ödemek için Multinet’ini uzatmış. Gülüp geçmişler, satmamışlar buna telefonu. Hasan Abi de fena halde kızmış tabi. Ertesi gün gelmiş bana dert yanıyor. E satmayacaklar madem, buraya bu telefon işaretini niye koyuyorlar dedi. Bakayım bakayım dedim. (Dikkat etmemişim daha önce hiç arkasına kartın) Hasan Abi, bu işaret, kartlı telefonlarda kullanılıyor anlamına geliyor galiba dedim, hııı dedi. Anladım ki pek aklına yatmadı.

Nurten Abla'nın da pek sevimli bir yüzü var. Bu sabah geldim ajansa, çayımı doldurmak için mutfağa yöneldim, baktım bizimki mutfağın açıldığı koridora atmış sandalyesini. Beni gördü gülmeye başladı. Çok sıcak içerisi dedi. İyi etmişsin dedim. Önceki gün Çağlar’la (Bizim sanat yönetmeni) bana attığı fırçayı hatırlamaz gibi güldü, ne hikmetse (saçmalama hikmet) o gülüş bana o fırçayı hatırlattı. (Geçen gece yemek sipariş etmiştik dışarıdan, yedikten sonra işe dalıp kapları çöpe atmayı unutmuşuz, ertesi sabah “bunları çöpe ataydınız odanız böyle kokmazdı” diye ayar vermişti)

Öyle işte.

Çalıntı denen İstikbal reklamı hakkında, İsveç'ten cevap var.

Daha önce yazıp, IKEA ile İstikbal benzerliği konusunda görüşünü istediğim, Forsman & Bodenfors ajansından Helena Lignell'den sonunda cevap geldi !

Dear Haluk,

Sorry for not getting back to you earlier. I'm just back from my vacation and have not had the time to answer you until now.

I really can't see the reason of accuse the Turkish ad as a rip-off. The billboard for IKEA were build in relation to the opening of a new IKEA store in Malmö november 19. The copy simply says that Malmö will be a bit more cosy since they will get access to their own IKEA store.

Hope this will help and make your judgement easier.

Kind Regards,
Helena Lignell


Diyor ki, "Istikbal işinin yürütme olduğu suçlaması için gerçekten bir neden göremiyorum. IKEA bilbordu, yeni bir mağazanın açılışı nedeniyle yapılmıştı ve Malmö'nün kendi IKEA mağazası nedeniyle 19 Kasım'da biraz daha rahat/hoş olacağını söylüyordu."

Çarşamba, Ağustos 09, 2006

Tatil gerek bünyeye...

Bir süredir kafamı toparlayıp yazamadığımdan kelli Ortak Defter'den çıkmaya karar vermiştim. Haluk Bey "bir dene bakalım" demeseydi bunları karalıyor olmazdım muhtemelen. Yeniden bir deneme yapıyorum, hayırlı olsun. Bu kez silmek yerine göndermeye çalışacağım.

Dün "Lanetli Batının Kötü Cadısı" (Gregory Maguire) diye bir masal kitabı okumaya başladım. (Aslında başucumda okunmayı bekleyen 5-6 kitap daha var ama konu masal olunca onları aldatmayı suç olarak görmüyorum.) Kitapta Oz Büyücüsü'nden tanıdığımız cadının hayatı ve nasıl kötü cadıya dönüştüğü anlatılıyor. Oz'un o kadar da muhteşem bir yer olmadığı, hatta bir masal dünyasında bile toplumsal ve politik sorunların bulunduğundan bahsediliyor.

Masal delisi biri olarak, gözlerim kontrolsüzce yaş üretene ve ağzım esnemekten yarım metre çap kazanana kadar bırakamadım kitabı. Uyandığımda da çalışmak yerine yataktan çıkmadan okumaya devam etmek istiyordum. Bir tatil yapsam diyorum, hiçbir yere gitmesem, hatta oturduğum yerden kalkmasam. Bekleyen tüm kitaplarımı okusam, sık kullanılanlara eklediğim her siteyi incelesem, kafamı iş dışında bir şeylerle doldursam... Belki o zaman kafamı toparlayıp yazmaya değer fikirler çıkarabilirdim.

Evet, tatil gerek bu bünyeye.

Tarihi eserlerin iadesi

Suudi Arabistan kralının gezisi nedeniyle, eskiden bire merak ettiğim bir şeyi yazıyorum...

Hani tarihi, arkeolojik vb eserlerin ait oldukları ülkeye iade edilmeleri durumları var ya, örneğin Suudi Arabistan tutup ilgili uluslararası mahkemelere başvursa ve Osmanlının zamanında Arabistan'dan kaldırıp getirdiği, 'kutsal emanetler' adı altında toplanan şeyleri geri istese. (Bu örnek kapsamı acayip genişletilebilir, bir geçirin kafanızdan hele.)

Ne olur ? Asıl önemlisi, Türkiye'nin tavrı ne olur ? AKP hükümetinin tavrı ne olur ?

Buyrun bakalım.

Spamci Eda P.'ye

Otomobil alıp satmayı düşünüyorsaymışım, feşmekan portali mutlaka ziyaret etmeliymişim !
Eda P. adıyla, güya kişisel görüşünü yazıyormuş gibi, spam gönderen gmail adresli kişiye şu cevabı gönderdim :


Gerçek bir kişi misiniz emin değilim ama sevimsiz bir durum sizinki :
Bir kurum adresine spam atmışsınız.
Görünen o ki, bunu da otomatik adres tarayıcıların elde ettiği bir web adresi üzerinden, dikkatsiz, özensiz, saygısızca yapmışsınız.
Hedef aldığınızı farketmediğiniz şirketin, esasen iletişim işinde, reklam-marka işinde olması da sizin için bir anlam ifade etmemiş. Tereciye kokmuş bir ot satmaya kalkmışsınız.
Bütün bunlar karşısında, sözü edilen portali, işe yarayacak bir şey bile olsa ziyaret etmem ben şahsen.

Lütfen şirketimizi mail listenizden çıkarın ki bu çağdaş terbiyesizliğe bir daha hedef olmayalım.

Haluk Mesci

Not : Üşenmedim, Gmail Türkiyeye mesajınızı aynen gönderdim. Adınızı, gmail adresinizi görsünler diye. Okurlarsa tabii...

Salı, Ağustos 08, 2006

bir zamanlar aklıma gelmiş şimdiyse atıl bir karikatür

Bir gün öyle boş boş oturuyorum masamda mı, vapurda mı, otobüste mi artık, hatırlamıyorum, ha ama şunu hatırlıyorum, vakit, son çıktığım herbirşeysi dahil kemer tatilimin arifesi. Tatili batsın, allahtan gece denize girdim doya doya da iyice kahretmedim kendimi dönüş yolunda, arka lastiğin üstünde hoplayıp dururken. (Buradan mp3 player denen aparatı icat eden ve gelişimine katkıda bulunan herkeslere can-ı gönülden teşekkürü bir borç bilirim.) (Neyse) ...arifesi. Aklıma bir karikatür geldi. Daha önce fikrime düşmüş benzerleri gibi, benzerleriyle hiçbir ilintisi olmayan bağımsız fikir zerreciklerinden biri daha işte. Kimi bir film karesi, kimi bir ilan-ı aşk fikri, kimi ağırlığınca saçma bir yemek tarifi, kimi bir albüm kapağı fotoğrafı olanlardan. Uzunca süredir o kategoriye soktuğum düşünlerin poposunu bir yere bağlamaya çalışmıyorum. Hani bir yerde kullanır mıyım acaba anlamında. Belli ki dağınıklar, belli ki uzay boşluğunda salınırken, hop oradan Akaşa Yayınları, amaaan, internette sörf yapmak gibi şey düşünmek... (Neyse) ... karikatür geldi. tek karelik karemtrak alanda karamizah. Karenin üst tarafında tam ortada Kadir Topbaş'ın başı var. Orijinalinden iki farkla. Başkanın saçları Adolf Hitler gibi taralı ve yüzünde Hitler’in karekteristik bıyığı var. (Ayrı konu da, Kadir Topbaş’ın bıyığıyla Hitler'in bıyığını çok benzetirim ben oldular olası, bilmem siz ne dersiniz.) Alt kısımda ise trafiğe sıkışmış üç halk otobüsü. (Ortadaki ortalı, öndekinin arkası, arkadakinin önü görünüyor.) İçleri tıklım tıklım dolu. (Mübalağa sanatına çok müsait burası. Aklımdakiler gözümün önüne geldikçe gülüyorum hala. Dışarı sarkmış dilleriyle açık camdan bir yudum nefes alabilmek için dışarı pörtlemiş kafalar, efendime söyleyeyim, parmakları yardımistercesine açılmış evine ulaşmaya çabalayan eller, kollar...) Günlük hayatta sık sık görmeye alıştığımız (Günlük hayatta sık sık görmeye alıştığımız demek ne kadar sıkıcıymış) bir manzara. Ortadaki otobüsün güzergah levhası okunuyor-okunmuyor arası. (Levha çok göze sokulmamalı, logo büyüklükleri konusunda patronyayla kavgalı sanat yönetmenlerinin davasına destek olunmalı (Mesaj çok gizli olmuş diye ben gidicem arada)) (Levhada, ikinci dünya savaşı döneminin Alman toplama kamplarının isimleri mi yoksa İstanbul’un herhangi bir hat güzergahı mı olmalı karar veremedim hala) İşte kabaca böyle bir kareydi aklıma gelen. İronikti. İkinci dünya savaşında insanların evlerinden, yurtlarından toplanıp, trenlerle (Filmlerden gördüğüm kadarıyla söylüyorum) toplama kamplarına götürülüşleri bir yanda, bugün insanların üstüne üstlük bir de “akbil” basarak evine ulaşmak adına çektiği şekilsel olarak benzer çile diğer yanda. O ilk heyecanla Penguen Dergisi’yle temas kurmaya çalıştımsa da başarılı olamadım, belki de para isteyeceğimi sandılar, nasıl işliyor mizah dergilerinde bu işler bilmiyorum. (Neyse)

B Rh-

Bu gibi şeylerin yeri burası değil belki ama, gelen bir mesajı özetle geçiyorum :

"Eğer sizin veya bir tanıdığınızın kan grubu B Rh (-) negatif) ise, lütfen, 20 yaşındaki oğlunu yaşatmaya çalışan Hayrettin Sönmez'e ait 0535 744 8710 numaralı telefondan arayarak yardımcı olun."

merhaba

Parçası olmanın ilk andan itibaren bünyeme huzur verdiği bu defterin oluşumuna katkıda bulunan herkese selam ve saygılarımı sunarım. Önce uzun uzun neler olup bittiğini okumak niyetindeyim, sonra da yazacaklarımla olabildiğince katkıda bulunmak. Görüşmek üzere.

Pazartesi, Ağustos 07, 2006

Erhan Erdem

Hey ! Hey !

Adcritic.com'da yer alan güncel AVIS reklam filmlerinden birinde, Copywriter olarak bakın kim var :

Client: Avis
Agency:
McCann Erickson - New York
Creative Director:
Steve Ohler
Copywriter:
Erhan Erdem
Art Director:
Armand Prisco

...

Tanıyan eden var mı ? Yoksa da hoş bir duygu değil mi ?

Pazar, Ağustos 06, 2006

Bu yazı, kitap poligamları için.

Bugün New York Times Books Update mailini açtım. Başlıklardan özellikle bir tanesi "beni oku" diye seslendi bana. Açtım, okudum. Çok hoşuma gitti. Bana bu konuda yalnız olmadığımı da hatırlattı. Kim bilir daha kaç kişiyizdir, öyle değil mi?

Yazının linkini buraya koymayı düşündüm ama okumak için abonelik gerekiyor. "Üye olmaya üşenmek" eylemini de düşünerek, yazıyı şu adrese koydum. O adrese tıkladığınızda, tamamını okuyabilirsiniz. Ayrıca yazı İngilizce olduğu için başka bir adreste durması sanırım daha iyi olacak.

Why I Can't Stop Starting Books

'PRAGMATİK' hakkında, cevap var !

İlk olarak Kağan İşmen'in dile getirdiği, yurtdışı tur sorunları üzerine bir cevap gelmiş Ortak Defter'e. Hatalarıyla filan aynen alıyorum ve ilgili bütün arkadaşların dikkatine sunuyorum ama uzun uzun yazışmalar olacaksa, ki herhalde olur, Ortak Defter üzerinden değil kişisel yazışmalarla yapılmasını rica ediyorum. Ulaşılan noktayı, herhangi bir noktaya ulaşılırsa tabii, heh, bizlere de duyururlar herhalde...
-----------

Ali Şeker bey (e-posta adresi : a.seker@clubiremtur.com ) 4 Ağustos 2006 günü Ortak Defter'e göndermişler, Gülbin Ayhan adlı ilgiliye (e-posta adresi g.ayhan@clubiremtur.com ) kopyasını göndermişler.

PRAGMATİK !!!!
26.05.2006

Sitenizin ,belirli turizm şirketlerine hizmet amaçlımı yoksa,tüketiciyi bilgilendirme amaçlımı olup olmadığı anlamak isterim önce.Yoksa,birtakım turizm acentelerinin,olumsuz gibi gözüken olaylardan yararlanarak,kendi leyhlerine reklam amaçlı kullanabilmek amacımı taşımaktadır ?
Bahsi geçen müşteri ile gerekli yazışmalar yapılmış,hatta kendisinden " ilginize teşekkür ederiz" diyerekde yanıt gelmiştir.Fakat burada,yetkililerden ses,seda yok demektedir.
Motor kaptanı 20 euro demiş... Ya rehberlik ücreti.?Bedavamıdır ? İki kişiye bir rehber ücretinin ne kadar olduğunu Pragda en iyi olan kişiler!!! bilmemektemidir ?Grup deparlı turlarda bile ekstra tur fiyatlarının kişi sayına göre değişebildiğini bilmemektemidir ?Private olarak yapılan turların ,regular turlardan daha farklı fiyatlı olduğunu, Pragda tek !!! olan kişiler bilmemektemidir?Müşteri bilmeyebilir.Kendisine zaten durum izah edildi.Yada diğer turların private olarak yapılmasından dolayı fiyatın farklı olduğu izah edildi.Pragda tek olan! iyidir de neden ,müşteriler Pragda Club İremtur u tercih etmektedirler ? Ben kimseye iyi yada kötü demiyeceğim,bunu elbetteki er yada geç müşteriler değerlendirecektir.Piyasada kimin ne olduğu,gücü,ciddiyeti bilinmektedir.Ama bir meslekdaşımızın bu şekilde davranması doğrusu üzüntü vericidir.Zira er yada geç bu turizm dünyasında,karılaşılacak,paslaşılacaktır.Bundan daha kötüsü Yeşil Elmanın başına gelmemişmidir?Doğrusu çok ayıp...
Ayrıca,Çek Cumhuriyetinde euro verdiğinizde üstünün euro verilmediğini sanırım Prag da en uzmanların! bilmesi gerekiyor .

Ben sitenizin,tüketiciyi bilgilendirici, hatası olan turizm şirketini uyarıcı ( aslını,astarını araştırarak ) nitelikde olmasını dilerdim.

Saygılarımla

Ali Şeker
Yurt Dışı Turlar Müdürü
CLUB İREMTUR

Cumartesi, Ağustos 05, 2006

Muhan Hoca !

ODTÜ'nün unutulmaz hocalarından, İşletme bölümünün efsanevi ruhu Muhan Soysal'ı kaybettik.
Milliyet'in başka sitelerce de aynen alınan haberi şöyle :

Prof. Soysal toprağa verildi [4 Ağustos 2006 Cuma]


Ankara'da dün vefat eden emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Muhan Soysal, toprağa verildi. Soysal için ilk olarak ODTÜ İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'nde tören düzenlendi.

Prof. Dr. Soysal'ın öğrencilerinden olan Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen, burada yaptığı konuşmasına, “Hangi seviyede olursak olalım Prof. Dr. Soysal hocamızdan çok şeyler öğrendik. Onun derslerine girenler, beraber çalışanlar, meslektaşları, yöneticileri ve yönettikleri bence herkes Muhan hocadan mutlaka bir şeyler kaptı” diyerek başladı. Prof. Dr. Soysal'ı, “çizgi ötesi” ve “sıra dışı” olarak niteleyen Tüzmen, “Hocamız, bunları bize de aşıladı. Bunlar bazen çok işimize yaradı, bazen sıkıntılar çektik. Ama hep o farklı dersleri alarak, buradan çok iyi bir eğitimle mezun olduk” dedi.

Tüzmen, Prof. Dr. Soysal ile mezun olduktan sonra da ilişkilerinin devam ettiğini belirterek, şöyle konuştu: “Bugün hakikaten bir efsanenin dersini almaktan hepimiz büyük mutluluk duyuyoruz. Gelinen noktada ben hep dik yaşadığını gördüm. Kendisini 15 gün önce ziyaret ettim ve görüştüm. Hastalığına rağmen dimdik duruyordu. 'Dik yaşadı, dik öldü' diyebilirim. Çizgi ötesi, sıra dışı bir insan olarak her zaman, hayatımız boyunca bizim içimizde yaşamaya devam edecek.”

REKTÖR AKBULUT'UN KONUŞMASI

Törende konuşan ODTÜ Rektörü Prof. Dr. Ural Akbulut da Prof. Dr. Soysal'ın, ODTÜ'nün ilk mezunlarından olduğunu hatırlatarak, Soysal'ın da ODTÜ gibi “sıra dışı” ve “aykırı” olduğunu söyledi.

Prof. Dr. Soysal'ın saygı duyulan ve sevilen bir insan olduğunu belirten Prof. Dr. Akbulut, şunları kaydetti: “Soysal hocamız iyi bir müzakereciydi. O aykırı, yenilikçi, yaratıcı, sıra dışı, muzip ve efsane bir kişilikti. Üniversitemize yeni fikirler getirmiş bir akademisyendi. Biz yeni çıkan bir teknoloji ve kitabı onda görür ya da yeni bir fikri ilk ondan duyardık. Sanatçı gibi inanılmaz bir hayran kitlesi vardı. Bizim 12 kent ve 12 ülkede mezunlar derneğimiz var. Ne zaman buralara gitsem, bana sorulan ilk 3 sorudan biri mutlaka 'Muhan hoca nasıl' olurdu.” Törende söz alan Prof. Dr. Muhan Soysal'ın öğrencileri de onun bir ”efsane” olduğunu belirterek, zaman zaman gözyaşlarını tutamadılar.

Törene Prof. Dr. Soysal'ın ailesi, akademisyen arkadaşları ve öğrencileri de katıldı.

Daha sonra Prof. Dr. Soysal'ın cenazesi Kocatepe Camii'ne götürüldü ve burada ikindi namazının ardından kılınan cenaze namazı sonrası Cebeci Asri Mezarlığında toprağa verildi.

Bu arada Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen, Kocatepe Camii'nde kılınan cenaze namazı sonrası Prof. Dr. Soysal'ın ODTÜ bayrağına sarılı tabutunun araca taşınmasına zaman zaman eşlik etti.

ÖZGEÇMİŞİ

ODTÜ'de renkli kişiliğiyle tanınan Prof. Dr. Soysal, 1961 yılında ODTÜ İdari İlimler Fakültesi İşletmecilik Bölümünden mezun oldu. Prof. Dr. Soysal, 1974-75 yılları arasında İktisadi ve İdari İlimler Fakültesi Dekan Yardımcılığı, daha sonra işletme bölümü başkanlığı ve fakültenin dekanlığı görevlerine getirildi.

Cuma, Ağustos 04, 2006

Merhaba

Herkese selam,
Henüz iki senedir reklam sektöründeyim. Daha emekleme sürecindeyim yani. Yürümeyi öğrenmeye çalışırken sizleri etrafta görebilmek icin benim için gercekten çok onemli. Burayı olusturdugunuz ve aranıza dahil olmama izin verdiginiz icin tesekkur ederim.

Perşembe, Ağustos 03, 2006

Çetin Altan, Milliyet, 3 Ağustos Perşembe : "Upuzun direklere büyük bayraklar asma ihtiyacı"

[Okuma fırsatınız olmadıysa diye... HM]

Küreselleşme sürecinin hızlandığı yeni bir çağın başında, doğup büyüdüğüm İstanbul'da ilk kez; Selimiye Kışlası'nın öncülüğünde, nedense çeşitli tepelerle burunlara upuzun direklerde 150 metrekarelik bayraklar dikme ihtiyacı duyuldu... İstanbul'un zaptından, yani 553 yıldan bu yana, il kez duyulan garip bir ihtiyaçtır bu; hem de İstanbul'un azgın bir taşra yağmasına uğrayarak, "çarpık ve çirkin kentleşme"ye berbat bir örnek olduğu bir sırada...
***
Sanki Boğaz'dan geçen yabancı gemilerle, İstanbul'u gezen turistlere gönderler ve bayraklar boyunda bir mesaj verilmekte:
- Gördük görmedik demeyin, burası bizimdir ha!..
Böyle bir mesaj vermeyi doğuran refleks, nasıl bir kuşkuyla tedirginliğin meyvesi olarak serpilmekte acaba; çünkü pek normal değil.
***
Normal değil, çünkü insan kendi evinin içindeki her odanın kapısına, kendi adını büyük harflerle yazmaya kalkmaz; bu oda da benim, bu oda da benim, der gibi...
Başkent Ankara'nın her tepesine, 36 metre yükseklikteki gönderlere 150 metrekarelik bayraklar çekmek, biraz garip kaçmaz ve tuhaf karşılanmaz mı?
***
Evrensel ekonominin Türkiye üstündeki etkileri; köylülerin sokaklarda yalınayak dolaştığı, tarlalarda kara sabana insanların koşulduğu ve okullarda "çıktık açık alınla on yılda her savaştan" marşlarının söylendiği yıllardan; günümüzün "7 kişiye 1 araba" düştüğü bir döneme getirdi ülkeyi.
Ve köylü ağırlıklı taşra insanı böyle bir değişime hiç hazırlıklı değilken; bir anda çok daha zengin olma hırsına kapılmaya başladı.
***
Zengin olma hırsı, yerel siyasetçi kadrolarıyla da kolkola girip; kadastrosuz Hazine arazisi talanından, kaçak elektrik yolsuzluklarına kadar köpürüp köpüklenedursun...
Kadınsız kahkahasız erkek erkeğe kahvelerinin simgelediği "köylü" formasyonu, keseler şişkinleşse dahi, mesleki bir kimlikten yoksundu.
Hiyerarşik payelenmede "makam" sahipliğinin önde geldiği "oligarşik" bir yapıda; özellikle kasaba sermayedarı, TÜSİAD düzeyinde evrenselleşme rotasının çok dışında kaldı.
Ve ya siyasal milliyetçiliğe kaydı, ya siyasal tarikat müritliğine...
***
1947'de ABD'nin baskısıyla başlayan "karayolları seferberliği" sonucu, İstanbul, tam bir taşra yağmasına uğrayınca...
Beyoğlu-Harbiye-Nişantaşı-Maçka-Bebek-Moda-Kadıköy-Suadiye alafrangası; öncelikle gitgide minareleri de iyice uzayarak pıtıraklaşan taze camilerin gölgesinde erimeye yüz tuttu...
***
Bir yandan ekonomide dışa açılma, bir yandan Kopenhag kriterlerinin içeriye doğru uzanması ve resmen kabul edilen "Kürt sorunu", oligarşik yapıyı da örselediğinden; Hazine'den geçinmeliler kanadında da can havliyle "siyasal milliyetçiliğe" sarılma, iyice yele kabartmaya başladı ve İstanbul'da minareler paralelinde, bayrak direkleri de boy atıp uzayıverdi.
***
Türkiye'de; kendine göre bir kalkınma temposunun nabız atışları duyulmada... İhracatın 83 milyar dolara, turizm girdilerinin 20 milyar dolara çıkmasıyla övünenler gırla...
Ama "gelişme" ayrı bir kalite ve birikim istiyor.
O nedenle de gerek "kışla" parfümlü, gerek "cami" parfümlü siyaset; küreselleşme sürecinden kaygılanıyor ve İstanbul'a uzun minareli camilerle, uzun direkli büyük bayraklar dikerek:
- Burası bizim ha...
Deme ihtiyacını duyuyor.
***
Geçenlerde Murat Belge, yüksek direkli büyük bayrak gösterisinin, ırkçı bir faşizme doğru meyillenme işareti de olabileceği üstünde duruyor ve iç çalkantıları koyulaştırma sakıncasına dikkati çekiyordu.
Velhasıl 553 yıldan bu yana ilk kez İstanbul'a dikilen o 35 metre uzunluğundaki 150 metrekarelik bayraklar, çok doğal görünmüyor 21. yüzyıllı bilimsel bakışlara...
***
Yavuz Selim, 1517'de aldı Mısır'ı... Mısır, 300 yılı aşkın bir süre Osmanlı egemenliği altında kaldı.
Kimsenin aklına düşmedi eski Mısır hiyerogliflerini çözme merakı.
***
Napoléon Bonaparte, 1798-99 arasında şöyle bir uğradı Mısır'a...
Birden Mısır hiyerogliflerini çözme merakı başladı Paris'te.
Ve 1824'te Champolléon, hiyeroglifik yazının da fonetik olduğunu saptadı.
Bu konuda BBC'nin hazırladığı ayrıntılı bir belgeseli, NTV kanalı yayınlıyor şimdilerde...
***
Ta lise yıllarından bu yana, bizim sultanların neden hiyeroglifi hiç merak etmemiş olmaları yüreğimi çimdirir.
Şayet merak etselerdi, kim gerek duyardı ki, İstanbul'da tepelerle burunlara upuzun gönderli büyük bayraklar dikerek:
- Gördük görmedik demeyin, burası bizim ha, demeye...
***
Sorun, İstanbul'a büyük bayraklar dikmekte değil, onun doğal güzelliğiyle tarihsel kimliğine "uzay çağı"nda da evrensel bir kalitede layık olabilmekte...

c.altan@prizma.net.tr

Salı, Ağustos 01, 2006

Reklamcı eli değmiş bir müzik videosu


Geçtiğimiz aylarda Mediacat'ten çıkan, Nancy Vonk ve Janet Kestin imzalı "Beni Seç" kitabında bahsi geçen bir video.

Zamanında bu şarkı çok hoşuma giderdi ama video olarak izlememiştim/denk gelmemiştim. Kitapta adının geçtiğini görünce izleyeyim dedim. Hoşuma da gitti. Reklamcı eli değmiş bir video olduğu için Ortak Defter'e yapıştırarak paylaşayım dedim.

Bu müzik videosu, 1992'de Mark Fenske tarafından yazılmış ve yönetilmiş, MTV'den ödül bile almış.

Mark Fenske'nin eline sağlık. Sammy Haggar'ın sesine alışmayı hâlâ beceremedim ama... İz kalmış bir kere.

Reklam Yazıları'nda Para Konuşuluyor

Yahoo Groups'taki Reklam Yazıları'nda Moderatör isteğini belirtmiş;
grubun kıymetinin bilinmesi için gruba gönderilen eleman ilanlarının parayla yayınlanması taraftarıymış.

Ender, eğer paran yoksa Ankara'da iş aradığını sakın Reklam Yazıları'nda duyurma!