Perşembe, Aralık 29, 2005

Defter'de tüm bütün tartışması yapılmış mıydı?

Ya da bu yüzden, bu nedenle?

Salı, Aralık 27, 2005

Şu Türkler'in yaptığına bak!

Bu yeni bir makarna markasının lansman sloganı... Her an gazetelerde ilanlarını, TV'de filmini görmeniz, radyoda spotunu duymanız mümkün... İsmini söylüyorum hazır olunnnnnn: Veronelli...
Gerçekten de şu Türkler'in yaptığına bak!
İtalyan olmaya ne kadar da arzulular...

Hadi şuraya İtalyan kokulu Türk markalarını yazalım desem,
100'ü geçer miyiz?

Pazartesi, Aralık 26, 2005

teaser measer?

Teaser’ın geçerliliği kaldı mı?


Teaser öncü reklam, fikir elçisi olarak tanımlanabilir. Tanımlanabilir tanımlanmasına da bir teaser ne zaman başarılı olur? Şu sıralar televizyonda “Agananigi naganigi iki” M.Ö. 2565( tarih yanlış olabilir) diye kulaklarımızı çınlatan bir teaser dönüyor ve hemen hımmm bu teaser şu fiskobirliğin aganigi reklamlarının bir devamı olsa gerek diyoruz. Sonra kafamızda üç soru beliriyor.
1- Bu teaserın ardından neyle karşılaşacağız?
2- Çok şaşıracak mıyız?
3- Bu muydu mu diyeceğiz?

Buradan da bir kaç soru çıkıyor tabii. Bir teaserın işlevi nedir? Ne olmalıdır? Teaser izleyecek ve ardından ne gelecek acaba diyecek kadar özverili bir tüketicimiz var mı ? Tartışmaya açık konular. Web sayfalarının girişindeki introları beklemeye katlanamayan bir tüketim toplumu içinde acaba teaserlı reklamlar da introsu beklenemeyen web sayfaları gibi bir yerde mi duruyor?diyorum kendi kendime. Diğer yandan bir teaserın varacağı iki nokta vardır demekten de kendimi alamıyorum.
1- Çok merak uyandırıcı bir teasersa gelecek reklam filminin şaşırtıcılığı ile ilgili beklentiyi artırır.
2- Beklentiyi karşılamazsa hayal kırıklığı teaserın başarısının genel amaca hizmet etmemesine neden olur.

İşlevsel veya değil sizin unutulmaz teaserlarınız şaşbaz, oyunbaz ama düzenbaz olmayan reklamlarınız var mı?


The Brand Nazi

Pazar, Aralık 25, 2005

Organize İşler

Maksude Kılınç'ın yolladığı yazıdan sonra benimki pek hafif kalacak ama dün izlediğim Organize İşler filmiyle ilgili iki satır yazmak istedim. Arkadaşlar film hiç fena değil, havadan çekimlerle İstanbul nefis! Turistik bir film olmuş. İstanbul'u görmemiş kimselerde, görme hissi uyandıracağından eminim. Aksiyon da güzel. Patlamış mısır eşliğinde son derece hafif, eğlencelik bir film. Bu kış günü dışarıya çıkmak ama soğukta kalmamak isteyenler için güzel bir seçenek. İyi seyirler:)

Perşembe, Aralık 22, 2005

Bir öğretmenden...

Ülkemin bir okulundan bahsetmiş Vahide arkadaşımız, üzülerek. Bugün bana gelen bir öğretmenin yazısını sizinle de paylaşmak istedim. Belki sizlere de gelmiştir, belki hisleri güçlü biri uydurmuştur, belki çok eskidir de ben yeni haberdar olmuşumdur. Her neyse, tüm bunların ve daha nice bilmediklerimizin olduğunu ve olacağını da biliyorum. Bilmek yetmiyor, yetmeyecek de. Bari hiç bilmeyen kalmasın diye bir kez daha, bir kez daha yazmakta fayda var. Ne dersiniz? Hani bir önceki yazıda sorduğum "az mıyız?" sorusuna cevap bulmaksa hedef, hadi bulalım bakalım ve artalım.
Size yazıyı aynen kopyalayarak aktarıyorum:

Merhaba!
Istanbul'da bir lisede ögretmenlik yapiyorum. Çalistigim okul, çogunlugu Anadolu'nun en ücra köylerinden gelip yerlesen (yerlesemeyen) insanlarin oturdugu bir çevrede. Etrafimiz gecekondu mahalleri. Gecekondu olmayan yerlerde de derme çatma binalar var. Istanbul'un pek çok yerinde artik görmeye alistigimiz bir manzara var aslinda burada da. Sözünü ettigim yerlesim yerinin 5 dakikalik mesafesinde modern bir alisveris merkezi var!
Atardamarin hemen üzerinde bu okul.
BUNLARIN HEPSI GERÇEK:
Biliyor musunuz, bir ögrenci okula "satir" getirmekten uzaklastirma cezasi aldi.
Biliyor musunuz, iki hafta önce okulun önünde çikan bir kavgada bir ögrencimin boynu döner biçagi ile kesildi; 28 dikis atildi. (Çok sükür sah damarina gelmedi)
Biliyor musunuz, bu çevrede kimse kisin aksam besten sonra sokakta yalniz yürümüyor.
Biliyor musunuz, geçtigimiz hafta, bebek bekleyen müdür yardimcimiz bir ögrenci tarafindan karni tekmelenmekle tehdit edildi.
Biliyor musunuz, disaridan elini kolunu sallaya sallaya giren bir adam, kendisini disari çikarmaya çalisan kat nöbetçisi bayan ögretmeni biçakla tehdit etti.
Biliyor musunuz, derste sikinti yarattigi için ögretmeni tarafindan cezalandirilan ögrencinin asiret olan ailesi okulu basti.
Biliyor musunuz, bir ögretmenimiz sinifta biraktigi ögrenciden tehdit telefonlari aldi.
Biliyor musunuz, ögrencilerimizin %86'si sigara içiyor.
Biliyor musunuz, ögrencilerimizin %42'si hap kullaniyor.
Biliyor musunuz, okulun etrafinda hap satanlari, okulun içinde hap kullananlari polis biliyor.
Biliyor musunuz, ögrencilerimizin %23'ü ensest iliski magduru.
Biliyor musunuz, geçtigimiz yil bir kiz ögrencimizin babasi çocugundan(ögrencimizden) dayak yedigi için okula sigindi.
Biliyor musunuz, yalnizca koridorda birbirlerine çarptiklari için kavgaya tutusan iki kiz ögrencinin aileleri okulun önünde birbirlerine yumruk yumruga saldirdilar.
Biliyor musunuz, bazi kiz ögrenciler 100 kontör karsiliginda minibüs soförlerine, hali saha sahiplerine kendilerini kullandirtiyorlar (cinsel anlamda)
Biliyor musunuz, bu yil bir erkek ögrenci, bir kiz ögrencinin kendisine cinsel tacizde bulundugunu söyleyerek sikayette bulundu.
Biliyor musunuz, geçtigimiz yil bir anne, kizinin saçinin boyali olmasi üzerine okula çagirildiginda, kizini okula koca bulmak için gönderdigini bu nedenle de süslenmesi gerektigini söyledi.
Biliyor musunuz, velilerin %42'si kayittan sonra bir daha okula ugramiyor.
Biliyor musunuz, maddi yetersizlikten dolayi üç, dört aile bir oda-bir salon bir evi paylasiyorlar.(Sayilari azimsanamayacak ölçüde.)
Biliyor musunuz, her ay ögretmenler aramizda para toplayip bir ögrenciye bot, palto veya okul araç gereçleri aliyoruz.
Biliyor musunuz, geçtigimiz yil cuma okul kapanisi töreninde bayginlik geçiren bir ögrencinin iki gündür hiçbir sey yemedigini ögreniyoruz.
Biliyor musunuz, ögrencilerin çogunun hayatinda kan davasi, intihar, bosanma, dayak, kaçma, kaçirilma, hapis gibi hikayeler var.
(Ailelerinde yasanmis)
Biliyor musunuz, geçtigimiz yil iki gün boyunca evine gitmeyen bir ögrenciyi velisi gelip okulda ariyor. (Kizin biriyle kaçtigi anlasiliyor daha sonra.)
Biliyor musunuz, annesi babasi ayri veya bosanmis olan ögrencilerin çogu uzak akrabalarin yaninda kaliyor. Anne ya da baba almak istemiyorlar veya üvey anne babalar istemiyor.
Biliyor musunuz, geçtigimiz yil sorun çikardigi için müdür tarafindan tartaklanan bir ögrenci mahalleden topladigi tanidiklariyla müdürün odasini basip tehditler savurdu.
Biliyor musunuz, veliler toplantilara "ocakta yemeklerini birakarak", ayakkabilarinin topuguna basarak, mantolarini omuzlarina atarak geliyorlar.
Biliyor musunuz, velilerin büyük bir çogunlugu ögretmene nasil hitap edilecegini bilmiyor. (Güzelim, hanim kizim, sen, hocaaaaa, ablasi!?)
Biliyor musunuz, sakalli, salvarli, cüppeli bir veli toplantilara gelip yalnizca erkek ögretmenlerle görüsüyor!
Biliyor musunuz, geçtigimiz yil 1000 ögrenci kapasitesi olan okulda kütüphaneye üye olanlarin sayisi 7(yedi)'ydi.
Biliyor musunuz, ögrenci tanima formlarindaki "Çaldiginiz müzik alet(ler)i" bölümüne radyo, teyp, walkmen yazan azimsanamayacak sayida ögrenci var.
Biliyor musunuz, ögrencilerin azimsanamayacak bir bölümü dogum tarihlerinin gün ve ay kisimlarini dogru yaziyorlar ancak yil bölümüne 2004 yaziyorlar!
Biliyor musunuz, lise birinci sinif ögrencilerim "Soru isareti nerede kullanilir?" soruma yanit veremediler.
Biliyor musunuz, *10 lisesine kayit yaptiran bu ögrenciler çarpim tablosunu bilmiyorlar; 10 ve katlari ile çarpma ya da bölme islemi
yaparken bile hesap makinesi kullaniyorlar. (Geçtigimiz ay sinirden gözlerine kan oturmus bir halde siniftan çikan matematik ögretmenimiz koltuga çökerken ögrencilere bir ders boyunca 300'ü 2'ye böldüremedigini anlatti.)
Biliyor musunuz, maddi durumu iyi olan sayili ögrencilerden birinin velisi, geçtigimiz yil akan damimizi onardi. (Notlarinin hemen hepsi zayif olan ögrencinin sinif geçmesi sartiyla!)
Biliyor musunuz, ögrencilerimizin %60'i sagliksiz beslenmeden dolayi hasta (aralarinda dispanserlik olanlar var) ancak ögrencilerimizin %90'inda cep telefonu var. (Cep telefonlari son model, bazilari kamerali)

Ben bu okulda 3 yildir ögretmenlik yapmaya çalisiyorum. Bu olaylara alismamak için, artik alisip bunlari neredeyse dogal karsilayan yillarin ögretmenleri gibi olmamak için ugrasiyorum. Biliyorum ki eger alisirsam gelecege dair hiçbir umudum kalmayacak. Her gün büyük bir çaresizlik ve endiseyle "Acaba bugün ne olacak?" diye basliyorum isime. Olaysiz geçen günler Allah'in nimeti! Biliyor musunuz, sinifta gezinerek ders anlatirken Atatürk'ün gözleriyle karsilasmamaya çalisiyorum, kafami kaldirip resmine bakamiyorum. Basimin üzerinden "Ey Türk Gençligi!" diye bagirdikça utancimdan omuzlarima gömülüyorum. Biliyor musunuz, 10 Kasim'larda, 29 Ekim'lerde siirler okunurken, marsimizi dinlerken agladigimda herkes günün anlamina agladigimi saniyor; oysa çaresizlige agliyorum. Muhtaç oldugu kudretin dolastigi asil kani uyusturucuyla zehirleyen ögrencilerimi kurtaramiyorum. Ögrenmeye direnen, kendini kapatan ögrencilerime Istiklal Marsi'nin anlamini bile ögretemiyorum.
Daha da yazacaktim ancak yazdikça yüregim agirlasiyor.
Sevgi ve saygilarimla.

az mıyız?

Turgut Hoca'nın Şu Çılgın Türkler'ini tam bitirdim, Bekir Coşkun'un İzmir yazısını okudum. Sayın Coşkun'u okudunuz mu bilmem ama biz İzmirliler'i iyi etkiledi. İzmir hem dışarıdan görüldüğü gibi hem de değil. Şen şakrak, akdeniz rehaveti yaşayan, güleryüzlü bir kent İzmir, evet. Ama ülkeyi daraltan kıskacı biz de hissediyoruz. Sayın Özakman'ın kitabından söz etmemin nedeni de bu zaten. Tüylerim diken diken olarak, boğazıma saplanan ağrıyla, kıvranarak okudum kitabı. Cumhuriyet'in gerekçelerini çok iyi irdelemiş bir vatandaş olarak bugünü de iyi irdelebildiğimi düşünüyorum ve ürküyorum. Kitabı bitirince çevreme farklı bir gözle baktım ve şunu düşündüm; şu an böyle bir kurtuluş savaşı yaşasak, kimler gerçekten tırnaklarıyla savaşırdı, kimler arkadan yanaşırdı. Ah, acı olan burası ki neredeyse elle tutulur bir şekilde gerçek savaşçıları gördüm. O kadar azdılar ki. Ne rastlantıdır ki bugünlerde bir müşterimizin işi için Gençliğe Hitabe'yi yeniden okumuştum. Hepsi biraraya geldi ve ben kendimi boğulmuş buldum.

Yanılmış olmaktan hiç bu kadar mutlu olmayacağım. Söyleyin, gerçekten bu kadar az değiliz değil mi?

üzücü bir haber

Merhaba,
http://elmaaltshift.blogspot.com adresinde okuduğum, reklam sektörü için oldukça üzücü bir haberi sizlerle paylaşmak istedim.
İşsiz kalanların, iş bulmalarına olanak sağlayacak zincirin bir halkası olması dileğiyle.

Reklam-sız
Mc Cann grubuna ait yedi şirketten dördü kapatılıyor. Ve bu 350 kişiden yaklaşık 150 kişinin işsiz kalması anlamına geliyor. Yapılan dolandırıcılıkların ve usülsüzlüklerin ceremesini maalesef bu insanlar çekecek. İlk kez, Reklamyazıları Yahoo grubunda duyduğum bu haberi burada yazmak istedim. Sektörün dergileri olan Marketing Türkiye ve Medicat'in internet sitelerine bakın. Bu haberle ilgili hiçbir kelime dahi göremeyeceksiniz. Ya da açıp bakın dergilere, yok. İnternette konuyla ilgili araştırma yapmaya çalıştım, hiçbir haber yok. Ve maalesef sessiz sedasız, bunca insan masalarını toplayıp çekip gidecekler. Ve bunu sadece 1080 kişilik Reklamyazıları grubu bilecek ve onların söyledikleri kişiler.Bu haberi herkese söyleyin ki, işsiz kalan bu kadar kişinin varlığından bihaber olmasınlar. Belki işsiz kalanların, rahatça iş bulmalarına olanak sağlayan bir zincir başlamış olur

Salı, Aralık 20, 2005

İçler acısı böyle bir şey olsa gerek.

Dün gece o kadar sinirlendim ki, geç dedim bilgisayarın başına, yaz hepsini. Sonra bekle dedim, bekle de sinirin geçsin.

Baktım geçti sandığım sinirim her dürtüde arşa çıkıyor, yaz en iyisi dedim.

Hepimiz gibi ben de çok sıkıldım televizyondan. Abuk programlardan ve onların yarattığı yapay gündemlerden. İzlememek en iyisi dedim her zamanki gibi. NTV açık. Tayfun Talipoğlu Ayvacık Köyü'nde. Okula benzetilmeye çalışılmış bir yerde öğrencilerle konuşuyor.

Çocuklar üniversitenin ne anlama geldiğini bilmiyorlar. Hani sınava girince heyecanlanırsın ya, onun gibi bir şey diyorlar. Avrupa Birliği bir kenara, meslekler hakkında bile doğru dürüst bir fikir sahibi değiller. Futbol kaç kişiyle oynanır sorusuna 15 diye cevap veriyorlar. Tamam, bunları bilmemeleri onların ayıbı değil!

Sonra sıra kilit soruya geliyor. Semra Hanım kim?

- Kaynana!
- Oğlu vardı Ata. Öldü.
- Eroinden öldü.
- Alışık değilmiş, o yüzden ölmüş!

Eskiden Susam Sokağı vardı. Bize sayıları, meslekleri, yalan söylememeyi, zararlı alışkanlıklardan -ki bunlar fazla çikolata, şeker yemek, sebze yememek gibi davranışlardı o zamanlar- uzak durmayı öğretirdi. Bakıyorum yine var bir iki kanalda buna benzer programlar. Ancak bu ömür törpüsü programlarla aynı kuşaktalar.

Ne yapılabilir diye düşünüyorum. Fikir versenize.

Pazartesi, Aralık 19, 2005

Sayın Ayşe Tüzel'e İthafen...

Bir tıp öğrencisinin ilk alması gereken şey bir steteskoptur. Mühendislik öğrencisinin ise T cetveli. Peki reklam yazarınınki? Kalem midir yalnızca?

Cuma, Aralık 16, 2005

The Reel Truth (Truth In Advertising II)


The Reel Truth (Truth In Advertising II)
Originally uploaded by NedDorsey

Bu hafta bir çok film gösterime girdi. Bir tanesi de Ortak Defter'de...

İzlemek için üzerine bir defa tıklamanız yeterli. Mouse ile.

Perşembe, Aralık 15, 2005

Neden bir diabankımız yok?

Üst üste karşılaştığım bir sorun. Neden dia bankamız yok? Geçen gün bir ilan çalışması için, Türkiye'nin bir şehrini anlatan bir görsel gerekti ve tüm araştırmalarımıza rağmen istediğimize yakın bir görsel bulamadık. İlanlarda dia bankalarından yararlanmak doğru mu yanlış mı tartışmaya açılabilir ama ben yine de neden içinde Türkiye'ye ait görsellerin bulunduğu güzel bir dia bankamız yok sorguluyorum. Var da ben mi bilmiyorum?

Bu tip bir çalışmadan hem fotoğrafçılar hem de reklamcılar faydalanmaz mı ne dersiniz?

Çarşamba, Aralık 14, 2005

70 dilde sözlük

Geçenlerde Türkçe-Latince sözlük ararken buldum. Makineye indirilebilecek doküman halinde sözlük de var. Biraz karışık görünüyor ama gerektiğinde işe yarayabilir.

http://www.dicts.info/

Faideli bir link

http://www.allmedia.com.tr/cyberletter_1.html

Bilemedim...

İnanın çıkamıyorum işin içinden!
Cardfinans uzun bir süredir "TAKSİTATLAT" demiyor muydu?

Peki ya şimdi Maximum ne yapıyor?
"TAKSİT ATLAT" diyor, ama nasıl oluyor bu iş?
Yani bu bir taksit kampanyasıdır, bu söylenebilir mi diyelim?

Almıyor aklım benim? Kuramıyorum aradaki ilişkiyi...
Bok atak değil niyetim, gerçekten varsa göremediğim bir durum
biri yazsın içimiz rahatlasın.

Bağlantısızlar Asamblesi (2)

İlkini 1, 2 ay önce paylaşmıştım ortak defterle...



Bağlantısızlar Asamblesi! (2)


Şimdi bu yazılar bağlantısız ya, bağlasan durmaz! Belki kırmızı ışıkta durur! Sarıda dikkat kesilir! Bayramda koyun. Sepete koyun. Poşete inek şaban. inekliğin sırası değil, bu tüpgaz sırası. Yanlış gelmişsiniz, eşiniz henüz gelmedi. Mümkünse aynı anda gelin, damat! Erken gelen gideni aratır derler. Ben arattım, meşgul çıktı. Dışarıdaymış! Aslında daha 5 dakikası vardı da, erken tahliyeyle çıkmış. Ağzından girdi, aftan çıktı. Ne güzel, ne güzel, afetmek büyüklüktür! Ama büyüklüğü değil, işlevi önemli bence! Gözünüzde büyütmeyin. Su verin o kendi kendine büyür! Bir de ara sıra Şenol Güneş’e çıkartın. Beğenirse topçu olur. Beğenmezse 10 gün içinde iade edilebiliyormuş. Bundan iyisi, şam’da kayısı. Ben sevmem kayısı zaten! Sipariş etmedik. Kazım Kanat yedi, ben çöp şiş! Kanat Akkaya’ya gitti, ben evde uyudum. Çöp şiş ağır geldi. İçkiliyken hızlı gitmemek lazım zaten. Çöp şiş kurallara uyar! Ben zamanında çok uyardım onu! Yapma deselerdi ona da uyardım. Erken uyarı sistemi. Çok faydalı. Bende var! Uyarsa! İki uyarı bir sarı kart. Eskiden körpecikti. Şimdi karta kaçtı. Kırmızı karta. Sahiden kaçtı? Yedi. Hakkımı yedi! Gitti gül gibi çocuk. Benim saat de kafayı yedi, geri kalmış. Gerici! Çık kolumdan. Senin yüzünden kolum tutuldu! Depozitin yarısını aldım bile. Hiç beklemiyordum çok şaşırdım. Kal geldi. Hoş geldin n’aber? Bu akşam bizda kal. Yarın gidersin. Ama hepsi o kadar, üstü kalsın. Altı şişhane. Beş sürpriz! Yine beşte kaldık bugün! Çarşafları temiz, hesaplı bir yer! Çarflafa sardık yine! Kağıt bitmiş. Aslında bitmemesi lazım. Gittim sordum bit memesi kalmamış. Taze bitmiş! Pirede iş yok. Pire için yorgan yakmak yetmez! Orayı alana kadar adamlar kaç şehit vermiş. Kaç şehit olma! Adam ol. Molla desinler! Yine başın derde girsin! Amerika başına binsin! Binbaşıma gezdim geçen gün. Ölmeden bir gün yüzü görelim. Yüzünü gördüm, bir yüz daha. Yüzde yüz blöf yapıyorum hayata. Yine uzadı bu yazı. Biraz önce buradaydı. Valla kaşla göz arasında kayboldu bitti.

Salı, Aralık 13, 2005

Havayolları : Sloganlar...

Son zamanlarda çoğalan ve tartışmalı şeylere yol açan havayolu reklamlarını düşünürken şeytan dürttü. Başka, yine tarihi bazı havayolu sloganlarını filan bir yerlere koysak, hani lazım olur çocuklara (!) diye düşündürdü...

Efendim, NYC’de yerleşik sahaf Book Resource’tan 1997’de, az bulunur bir kitap satın almışım Internet yoluyla : Nigel Rees, Slogans, George Allen & Unwin (Publishers) Ltd, 1982. [Faturasını filan saklıyorum, ne olur ne olmaz diye, çünkü içindeki ana Ex Libris etiketine bakılırsa kitap The Marine Society (Londra)’nin imiş ! Bir başkası, ‘kitabı okuduğunuzda geminin kütüphanesine iade edin, okumak için biri sırada bekliyor olabilir, hem gemiden ayrılmadan epey önce geri getirmeniz bize yardımcı olur’ diyor. Ama belli ki iade etmemişler işte kitabı alçaklar. Hehehe.]

Neyse. Havayollarına döneyim. Sloganlar. Kitaptan aktarıyorum.

- I’m Margie. Fly Me. [National Airlines. ABD. 1971. Kampanyanın I’m Going to Fly You Like You’ve Never Been Flown Before (Seni, Daha Önce Hiç Uçmadığın Bir Biçimde Uçurucam) ifadesi feminist grupların öfkesini çekmiş. Daha sonra, Wall’s sosisleri, I’m Meaty, Fry Me (Ben Etliyim, Kızart Beni) diyen bir nazireyle dalga geçmiş.

- Up, Up And Away with TWA. 1980’de hala kullanılan slogan, havayolu yönetiminin Foote Cone Belding’i bırakabileceği açıklamasından sonra yaratılmış ve ajansın postunu kurtarmasını sağlamış. Jim Webb’in ünlü şarkısı Up Up and Away’in hakları satın alınarak üretilmiş.

- A Great Way to Fly. Singapore Airlines. 1980’lerde kullanılıyormuş. (Uçmanın Muhteşem Yolu.)

- We Fly the World the Way the World Wants to Fly. PanAm. 1980’ler. (Dünyayı Uçurma Biçimimiz Dünyanın Uçmak İstediği Biçim.)

- The End of the Plain Plane. Braniff. ABD. Braniff uçaklarını 1965’te [Mary Wells Lawrence’in Bir Koca Hayat kitabında anlattığı gibi] rengarenk boyatıyor ve hosteslerini Pucci giysileriyle donatıyor. (Düz/Sade/Renksiz Uçakların Sonu diye çevrilebilir ama plain-plane oyunu yok oluyor tabii.)

- Ready When You Are. Delta ABD. 1968’den itibaren. (Siz Ne Zaman Hazır Olursanız Biz Hazırız.)

- The Airline Run by Professionals. Delta ABD. (Profesyonellerin İşlettiği Havayolu.)

- We Never Forget You Have a Choice. British Caledonian (İngiltere). 1981’de kullanılıyormuş. (Başka Bir Havayolunu Seçebileceğinizi Hiç Aklımızdan Çıkarmayız.)

- We’ll Take More Care of You. British Airways (İngiltere). 1976’da kullanımdaymış. Aslı, BOAC (British Overseas Airways Corporation) tarafından ‘BOAC Takes Good Care of You (All Over the World)’ biçiminde kullanılmış. BA haline dönüşünce, slogan da revize edilmiş. Japan Airlines bir ara ‘[would take] Good Care of You’ diyecek olmuş ama sloganı bırakması sağlanmış. Oysa, 12 yıl önce onların kullandığı Love at First Sight (İlk Görüşte Aşk) sloganını da BOAC alıvermiş. [Havayollarında alışkanlık mıdır nedir bu alıverme allah aşkına ? HM]

- No.1 in Europe. British European Airways (İngiltere). BOAC ile BA’da birleşmeden önce.

- When You Got it, Flaunt it. Braniff (ABD). 1969. Sonny Liston, Andy Warhol, Joe Namath gibi ünlüleri kullanan kampanyadaki slogan. Mel Brooks’un 1967 yapımı The Producers filminden alındığı düşünülüyor. Filmde ‘If you got it, baby, flaunt it’ (Varsa, bebeğim, göster) biçiminde geçiyor.

- Fly the Friendly Skies of Your Land. United (ABD. 1973. Fly the Friendly Skies of United (United’in Dost Göklerinde Uçun) biçiminde de kullanılmış.

- Doing What We Do Best. American Airlines (ABD). 1980’de kullanımda. (En İşi Yaptığımız Şeyi Yapıyoruz)

- We Have to Earn Our Wings Every Day. Eastern Airlines (ABD). 1980’de kullanımda. (Kanatlarımızı her gün yeniden kazanmalıyız.)

- The Wings of Man. Eastern (ABD). (İnsanın kanatları.)

- We Really Move Our Tails For You. Continental Airlines (ABD). 1975’te kullanımda. Hostesler sloganın zevksizliğine tepki göstermiş ve şirketi mahkemeye vermekle tehdit etmiş : “Sizin için gerçekten kuyruk sallarız”...

Buyursunlar.

Şefkat jpg

Şefkat geçiyor
Selam duruyor aşkın ileri gidenleri
Ben uykusuzluk denizini geçerek Guinness’e girdim
Sense hala masumluk yüzümden akıyor diyorsun

Şefkat geçiyor
Gölgeleri yere çizilmiş masum bir akşamın üstünden
Bize bakıp yazardı şiirini, yaşasaydı Yahya Kemal
Beni bir hüzün alır, başkası alamaz diyorsun

Şefkat geçiyor aşkı
Zaman epey olmuş

Sessizliğin Sesi

Bugün sessiz kalmak istiyorum. Trafiğin sinir hoplatan yoğunluğuna,insanların özel yaşamlarını cep telefonunda, ortalık yerde ve üstelik ulu orta konuşarak zorla dinlemeye mecbur etmelerine, soru sorup dinlemeyenlere karşı sessiz kalmak istiyorum. Beni kıskananlara, övenlere, dalga geçenlere, küçük görenlere, abartanlara karşı sessiz kalmak istiyorum. Televizyonların boş görüntülerine, radyoların kuru gürültülerine, gazetelerin tekdüzeliklerine, sokakların, evlerin kirliliğine sessiz kalmak istiyorum. Bugün ormanlık bir yolda, amaçsız bir biçimde yürümek, sadece kendi soluğumu dinlemek istiyorum. Bugün, bu bedene girmiş bir yabancı gibi etrafı gözlemlemek istiyorum. Bugünü mutluluğu, mutsuzluğu, yalnızlığı, zevkleri, zevksizliği, yalanları, doğruları, sevinçleri, sıkıntıları, kuşkuları, tutkuları, umutları, umutsuzlukları, utançları, üzüntüleri, iyilikleri, kötülükleri, gururu ya da gözyaşını hiç bilmiyormuş, hiç de öğrenmeye, anlamaya niyeti yokmuş gibi tüketmek istiyorum. Bugünü tüketirken, ara sıra küllerini silkelemek, çok şey düşünüyormuşçasına gözlerimi kısıp, anlamlı anlamlı kafamı sallamak istiyorum. Elime, Şilili şair Pablo Neruda’nın Aşk adlı kitabı (Artshop yayıncılık) geçiyor. İl Postino (Postacı) filminden şiirler. Gürkal Aylan çevirmiş Türkçe’ye, aslının tadını koruyarak. Şiirlerden biri şu andaki ruh halime çok uygun. Diyor ki Neruda: “Sessiz kalmak istiyorum senin için: sen yokmuşsun, / beni çok uzaklardan duyuyormuşsun ve / değmiyormuş gibi sesim sana. / Uçup gitmiş olmalı gözlerin / örtmüş gibi bir öpücük, dudaklarını. / Ruhumla dolu nesnelerden doğuyorsun / ruhumla dolu olduğu için tüm nesneler. / Benim ruhum gibisin sen, bir düş kelebeği / ve melankoli sözcüğü gibisin...” Sessiz kalmak istememin benim değil, senin melankolinle bir bağlantısı var, demesi de ilginç geliyor bana şairin. Sevdiğinin içe dönük ruh hali, sessizliği, sesini kısıyor belli ki. Demek ki susarak, dinleyerek, gözlemleyerek, her şeyden bir an için soyutlanarak, çevremizde akıp giden her şeyi daha doğru yorumlayabiliriz. Hatta duygularımızı da...Hangi davranışlarımız sonradan üstümüze yapışmış, hangileri karakteristik özelliklerimiz, susarak anlayabiliriz. Buradaki susma, “susma, sustukça sıra sana gelecekteki” susma değil. Ama olsa bile korkutmuyor. Çünkü bazen susmak, konuşmaktan ve yazmaktan daha etkili. Bilgeliğin simgesi adeta. Uzakdoğulu budistlerin, zen rahiplerin, dergahta çile çeken dervişlerin de günlerce süren uzun sessizliklerinin hikmeti bu olsa gerek. Belki böylece kendimiz olmayı öğrenebiliriz. Gereğinden çok konuşarak, boşboğazlık yaparak ilişkilerimizi tüketiyoruz. Sessizliğin sesini keşfetmeli bugün. Sessizliğe evet, sensizliğe hayır.

Pazartesi, Aralık 12, 2005

Bir mola verdim, böyle oldu:

On dakika kadar önce bir mola verdim. Şöyle bir gerindim. Ayağa kalktım. Etrafıma bakındım. Gözlerimin ne kadar da bozulmuş olduğunu ve artık inadı bırakıp bir göz doktoruna görünmem gerektiğini fark ettim. Ardından Lürzer'lerden biri ("adamın biri bir gün.." gibi oldu) "bana bak, bana bak" diye çağırdı beni. Aldım elime. Önce Zippo kaybetmenin ne kadar da beynelmilel bir hadise olduğunu hatırladım (Lürzer's Archive vol 6-2004, sayfa 14) ardından "bu dergi şimdi bana ne anlatmak istiyor" diye düşündüm ve buldum. Tek bir kelime: Merak!

Oradaki çalışmalarda "merak uyandırma" var. Biz merak oluşturamıyor muyuz? Oluşturuyoruz elbet. Ama merakı uyanan kişileri bulamıyoruz belki de. Çünkü merak yok kimsede.

Merak vardır elbette ama neye? Hale'nin seçeceği erkeğe, Jale'nin makyajına, Adem'in yeni "sevgilisi"ne, Adnan'ın servetini nasıl elde ettiğine var "merak". Bunun dışındaki hiçbir konuya karşı merak yok.

Merakı ne uyandırır bilen var mı? Çünkü "alarm" ve "su dökme" metodları işe yaramıyor bir türlü. Nerede "uyandırma servisi"?

Mesela Truth In Advertising'in ikinci bölümünü de merak eden olmadı. Bir de çok fazla "merak merak" dersen "vrak vrak" demiş gibi hissetmeye başlıyormuşsun, onu farkettim:)

Pazar, Aralık 11, 2005

Bir kitap önerisi

Sözlük severlere;

Ali Püsküllüoğlu
"Ereğli Yokken Armudun Adı Neydi"
Çalımlı Sözler Kitabı
Can yayınları

Cuma, Aralık 09, 2005

Oh be!

Burada çılgın yağmurlar yaşadık, İstanbul'a benzedik. Anladık o zaman İstanbul'u ve İstanbulluları. Niye derseniz, sadece çalıştık çünkü. Sokaklar ve hele Pasaport'ta çay içmeler unutuldu. Şimdi güneş var ama yine iş var. Sadece çalışmak ayıp diyenlerden biri olarak kendimden sıkıldım.

Bir çok defa yazı gönderdim ama hep başarısızlıkla sonuçlandı. Zamansızlıktan, sorunu çözmek ve yazıyı göndermek için fırsat da yaratamadım. Derken aradan zaman geçti, şu seyir defterine bir not ekleyemedim.

Bu aralar feci kızgınım müşterilere. Her defasında kararsızlık yaşamak ve kendi eksiklikleri nedeniyle işleri allak bullak etmek zorundalar mı yahu?

Neyse şikayeti kesiyorum, hep bilinen şeyler bunlar.

Ben ortak defteri kaybetmek istemeyenlerdenim. Sevgili Haluk haberin olsun.

Selamlar İzmir'den hepinize.

Çarşamba, Aralık 07, 2005

Keyifli gezintiler!

http://www.trendwatching.com
http://www.ozocar.com
http://www.single-tapete.de
http://www.eccky.com
http://www.shotcode.com
http://www.paperclick.com
http://www.epions.com
http://www.cyworld.com
http://www.asmallworld.net
http://www.thelongtail.com
http://www.worldofwarcraft.com
http://www.secondlife.com
http://www.youtube.com
http://www.purevolume.com
http://www.spymedia.com
http://www.celljournalist.com
http://www.ogame.com.tr

Samimiyet işte, var mı ötesi?

Bir zamandır düşünüyorum, izlediğim filmde ya da reklamda, okuduğum kitapta, dinlediğim şarkıda, keyif aldığım sohbetlerde, imrenerek baktığım insanlarda beni etkileyen nedir diye...

E anlamak hiç zor değil başlığa bakınca.

Bir zamandır gözlemliyorum, insanlar nelerden etkileniyor ve ektilerinden uzun zaman kurtulamıyorlar diye...

Başlığı hatırlatmama gerek var mı?

Samimiyetin düşünülenin aksine yakınlık gibi bir çağrışımı yok bende. Daha çok gerçekliği çağrıştıyor. Gerçek olmayan samimi olamaza inanmışım bir zaman. Kim bilir hangi zaman?

Hababam Sınıfı'nda Münir Özkul gören var mı? Ben hiç görmedim. Kel Mahmut'a hayat veren adamın adı olduğu söyleniyor. Badi Ekrem benim için hala beden eğitimi öğretmenliği yapıyor. Emekli filan olmadı. Saçma bir sebepten kavga eden, ancak çocukların uğraşı sonrasında tekrar biraraya gelen turşucu aile benim nazarımda hala mutlu bir yaşam sürüyor.

Babam ve Oğlum Ege'yi bu kadar gerçek anlattığı için, şimdi oralara gitsem o insanlarla karşılaşırmışım gibi geliyor. Belki Perihan Abla makinesinin başında hala konu komşuya elbise dikiyor. Fiko Nihat'ın kahvesinde oturmuş, çocuklarını daha iyi şartlarda okutmanın hesaplarını yapıyor.

Düşünüyorum. Yazdıklarımın insanları etkilemesinin ve hatta yıllar sonra bile akılda akılda kalmasının sırrı buysa, bana ne engel oluyor? Bulamıyorum.

Salı, Aralık 06, 2005

Tekrar aranızda olmak güzel. Yokluğumda ortak defterde okunacak çok şey biriktiğini görmek daha da güzel. Eskişehir'li olmak güzel. İstanbul'a dönmek güzel. :)
Bu hafta İstanbul'a yeni gelmiş biri olarak memleketim dediğin yerden ayrılmanın nasıl bir şey olduğunu sorguladım. Eve girdiğimde annemin evdeki işaretleri, kardeşimin odasına; yani yeni odasına astığı poster, dolabı açtığınızda sizi bekleyen pastayı görmek, ev ahalisinin kendi içinde yaşadığı huzurlu dünyayla içine girdiğiniz karmaşanın birbirinden çok uzak oluşu.
Ve sevdiğiniz insanların ne kadar kıymetli olduğunu tekrar anlamak. Yollar ulaşılabilir, mesafeler kısa olunca özlemek denilen duygunun güzel olduğunu farketmek. )
Eskişehir'de başka bir şey var dedim bu sefer, naif ve gülümseyen bir şehir dedim kendi kendime. Büyüdüğüm, bugün yüzümü güleç kılan şehir.
Sokaklarında mahalle maçı yaptığım, kışın soğuk elleri şehri tuttuğunda yollarında kaydığım, kedilerinin asil, kuşlarının hüzünlü baktığı şehir. Düştüğümde toprağının canınızı yakmak yerine sizi kucakladığı, sokaktaki insanın ellenizdeki bavullara boş boş bakmak yerine yolunuza ortak olduğu, zamanın yavaş aktığı, gençlikten gelen enerjinin patladığı ve memleket ahalisinin hoşgörüyle gülümsediği şehir. Karakedi bozacısında boza içmek, Hamamyolu kahvecilerinin şıngırdayan kahve değirmenleri. Suyun kenarında keyif yapmak, çıtır çıtır simit ve tavşan kanı çay seramonileri. Naif sohbetler. Annemin alışveriş yaptığı market. Babamın işten eve dönüş yolu. Kardeşimin yeni keşfettiği cafeler.Yemek yemek, iki metre ileride çay içmek, bir sokak ötede canlı müzik dinleyip bira ve sohbetin keyfine varmak. Trenin sesi, Eti fabrikasından gelen karadutlu turta kokusu. Üniversite yolunda yürüyen gençler. Yürüyerek şehri bir boydan bir boya geçmek. Parasız kalmaktan korkmamak.
Eskişehir'in harika bir öğrenci şehri olduğunu duyup trene atlayıp gözleriyle görmek için gelmiş İstanbul'lu, İzmir'li, Ankara'lı öğrenciler. Onların " abi dedikleri gibiyse kaydımı buraya aldırırım." deyişine gülümsemek.
Eskişehir'li olmak. Eskişehir'liyim demenin verdiği keyif ve mutluluk.
Daha çok ayrıntı var Eskişehir'e dair. Devam edersem kısa bir hikaye yazma potansiyeli sergiliyorum. O yüzden burada kesiyorum.
Belki bir gün yolunuz oradan geçer. Geçerse tadını çıkarın zamanın durağanlığının. Aheste aheste yürümenin. :)
Bir de Zeytin'den selam söyleyin.

Pazartesi, Aralık 05, 2005

"Babam ve Oğlum"un Cevahir'de başına gelenler:

Sanırım “Babam ve Oğlum” 55 kopyayla vizyona girmiş. Keşke 56 olsaydı da Cevahir’ deki rezalet yaşanmasaydı. Güzelim film, bir heves gelinmiş ve izlemeğe can atarak koltuğa yerleşilmiş. Oh yer de ortalarda, miss! Her şey iyi, film de güzel gidiyorken…

Ne olduysa beklenenden önce gelen film arasından sonra oldu. Makul bir süreden sonra salona girip yerimize oturduk. Meraklanıyoruz devamı için. E hadi başlasın artık derken film başlamıyor. 10 dakika, 15 dakika, 20 dakika, yoook. Gerekçe; sadece bir makara film alınmış ama filmin gösterildiği salon sayısı iki. Yani bir salon (ki bu bizimki oluyor) diğer salonun filmi bitirmesini bekliyor. Nasıl bir ayarlamadır anlamadım. Salonun yarısı zaten parasının iadesini isteyip evine gidiyor. İnat edip kalanlar ise oldukça gecikmeli olarak filmin devamını izlemeye başlıyor. Ama bir süre sonra tekrar kesiyorlar filmi. Salon dışında bekleyenlere haber verilmediği için bu sefer. Haydiii baştan izliyoruz.

Keşke Çağan Irmak bu olaydan haberdar edilebilse. Emek verip, ortaya güzel bir iş çıkarıyorsunuz ama kime ne? Filminizi parça parça gösterip tadını kaçırıyorlar, yazık.

Çıkışta özür dileyip sinema davetiyesi veriyorlar. Hüzünlenmişiz zaten, bir şey demeden eve gidiyoruz. Yolda şeytan dürtüyor. Yeni açılan bir yerin pazarlama taktiği olabilir mi? diye düşünüyorum.

Ayağımız alışsın diye filmi bilerek kestiler. Özür bahanesiyle de davetiye verip bir kere daha sinemaya getirmeye çalışıyorlar. Tekrar geldiğimizde mısırın yanında iki de çikolata yeriz diye. Belki beğendiğim bluzu aldırtmak için.… Yok artık.
Komplo teorisini mi izlettiler alttan alttan. Cevahir’den korkar oldum…

Sen de mi Volkswagen?

Bu her şeyin birleşik yazılma inadi, beni üzüntüden öldürecek!
Bugün de VW, Hürriyet'in arka sayfasında VW Caddy ilanının başlığını 'Herşeyi isteyin.' olarak birleşik kullanmış.
Haftaya böyle başlamak moral bozucu!

Pazar, Aralık 04, 2005

Azeri Eti

(Belki geçmemiştir elinize...)

Bir sormacam var balalar
Gaydi gaptır gaptır
Çaya gamaltıya gatar
Dimeli nedir nedir
Miskimit denince ahla
Tamam şindi gaptım
Heman onun adı düşer
Eti Eti Eti

Cuma, Aralık 02, 2005

RV'den...

Perşembe, Aralık 01, 2005

Milyon Dolarlık Site

Truth in Advertising


Truth in Advertising
Originally uploaded by NedDorsey
Sonunda Ortak Defter'e getirmeyi başardım sanırım. İlk bölümü sevdiyseniz, ikinci bölümde prodüksiyon aşamasına değiniyorlar. "Devamını isteriz" derseniz, ikinci bölümü de "çok yakında" buraya koyabilirim. Ayrıca yine yardımları için reklamblog'dan Lyn'e teşekkür etmeden duramayacağım:)