Perşembe, Mart 31, 2005

Ağzımızın tadıyla...

Hepimiz bu meslekte türlü zorluklara ragmen ayakta kalmaya çalışıyoruz. Zaten Türkiye gibi bir ülkede yaşadığımızın, müşterilerimize bir türlü derdimizi anlatamadığımızın üstüne yani türlü türlü dış mihrakın olumsuz etkisinin üstüne zaman zaman hatta çoğu zaman da içerden darbeler yiyiyoruz. Niyetim elbette olayı dramatize etmek degil. Yine hepimiz biliyoruz ki tüm zorluklarına rağmen biz bu mesleği seviyoruz. İşe yarar şeyler üretmekle ve de takdirini görmekle tatmin oluyoruz, böyle besleniyoruz, böyle motive oluyoruz. Ancak böyle daha da iyi işler yapabiliyoruz, buna inanıyoruz. Yani halet-i ruhiyemiz yaptığmız işlere yansıyor ancak bir türlü kafamın basmadğı ve bir türlü inanmak istemediğim şahsi çıkarlar, kaprisler dozunu aşıp da belden aşağı vurmalar başlayınca herseyin rengi değişiyor, herşeyin tadı kaçıyor. Bir de karşınıza kendi ajansınızda aşmanız gereken problemler çıkıyor. Oysa işimizin gerçekten bir ekip işi olduğu ne kadar gerçek, ne kadar doğru. Ama söylene söylene anlamını yitirdi, içi boşaldı herhalde. Siz dünyanın en iyi reklam yazarı olsanız kaç yazar? İşin devam eden aşamalarında birlikte çalıştğınız ekipten birileri bir türlü anlayamadğınız, belki de öyle olacağına ihtimal bile vermek istemeyeceğiniz sebeplerden dolayı önünüze duvarlar örüyor, hatta işi hakarete, aşağılamaya kadar vardırıyor sonra da yetkilerinin, bu sektörde geçirdiği yılların arkasına sığınıyorsa ne yapabilirsiniz? Mesleki eleştirilerden, daha başarılı işler çıkarmaya yarayan kavgalardan söz etmiyorum. Herkes yeterince "iyi" ise olgunsa yani insansa bu tür tartışmalar şahsi "gıcıklıklara" dönüşmüyor sonu da bir şekilde tatlıya bağlanıyor zaten. En kötü ihtimalle yollarınızı ayırıyorsunuz.

Ancak niyet bu işten hep birlikte kazanılan üzümleri yine bir şekilde hep birlikte yemek değil de sebepsiz yere, ya da yalnızca sizin bildiğiniz anlaşılmaz sebeplerden ötürü bağcıları dövmekse lütfen başka tatmin araçları bulunsun. En kötüsü de bu tür durumların artık neredeyse "normal" karşılanmaya başlanması. Belki de ben "10 derste ayak oyunları" nı öğrenecek yeterlilikte olmadığımdan tepkimi böyle dile getiriyorum ve sırf işimizin böyle zorlukları da var diye de öğrenmek niyetinde değilim. Güvendiğim tek şey de doğru, dürüst "insanların" varlğı...

* insan dolunca, e burası da bir nevi akacak mecraysa...Niyetim kimseyi karalamak ya da zan altinda birakmak değil elbet. Böyle dertlerden mustarip olan arkadaşlarım da olunca, iste bunlar döküldü...

dillerin kokeni anadolu

Could English have arisen in an ancient Turkish town like this? (Reuters/Faith Saribas) Evolutionary biologists have waded into the stormy debate over when and where Indo-European languages originated.Dr Russell Gray and PhD student Quentin Atkinson from the University of Auckland in New Zealand have calculated this group of 87 languages - as diverse as English, Lithuanian and Gujarati - arose between 8000 and 9500 years ago.Their findings were reported in today's issue of the journal Nature and support the theory that Indo-European languages arose around this time among farming communities in Anatolia, now known as Turkey.The main competing theory to the Anatolian farmer theory is that these languages originated 6000 years ago among nomadic Kurgan horsemen sweeping down from the Russian Steppes. Some researchers say they spread their language and genes across Europe "through the sword" and through the use of horses and horse-drawn vehicles, Gray told ABC Science Online. "People have been puzzled since at least Sir William Jones noticed in 1786 that Sanskrit, an ancient language in India, bore striking similarities to Greek and to Latin and to English. Where did all those languages come from and when did they split up?" he asked. "What we've been doing is to try and answer that question and in particular to test the two current major views about the origins of the European languages."While evidence of horse-drawn wheeled vehicles supported the "power of the sword" Kurgan theory, Gray said the fact that certain genes become rarer as you get further away from the Turkish region supported the "much kinder, gentler" Anatolian farmer theory."People have had huge arguments about that," said Gray, who decided to try and settle the question using a technique from a branch of research called molecular phylogenetics. This computational and statistical method compares genes and builds family trees by inferring when different biological organisms diverged during evolution."Language like biological species diverge with time," Gray said. Using vocabulary and grammar instead of genes, the researchers used the same method to build a "family tree" of Indo-European languages. This was the first time methods like these have been applied to finding the roots of Indo-European languages.Gray said his study came up with a root date that agreed with the Anatolian farmer theory "unbelievably closely". The researchers checked and double-checked their findings: "We did everything we could possibly think of, like changing different assumptions, to try and see if we could get a different date range."Evolutionary biologist Gray said the findings were bound to inflame rather than settle the debate and said there had been some "fairly vigorous responses" to the findings so far: "Some linguists have been fairly kind of agitated I guess, having people come in from the outside and saying look we can solve these problems."

Ne zamandır yazılmamış. Ortaya ateşli bir konu atayım ben de.

Severek yaptığınız bir işiniz var. Ne mutlu size, herkese kısmet olmuyor. Sektörde geçirdiğiniz bir kaç yıl size, hiç de fena olmadığınızı, eğer yeterli azmi gösterebilirseniz iyi yerlere gelebileceğinizi göstermiş. Siz de elinizden geleni yapıyorsunuz. Aman her şey ne harika.

Sonra bir gün, hayatınız boyunca anlayamayacağınızı düşündüğünüz şeyler olmaya başlıyor. İşinin artık size yol göstermek, ışık tutmak olduğunu düşündüğünüz, tecrübesine deneyimine saygı duyduğunuz için, her eleştirisini inatla mantıklı bir zemine oturttuğunuz adam ya da kadın, bırakmış işi gücü........

Böyle şeyler her sektörde yaşanıyor. Başına geldiği zaman da insan, ‘Canım ben çok yetenekliyim, beni kendine tehdit olarak görüyor.’ bile diyemiyor, çünkü kimse için tehdit olarak görmüyor kendini. Belki abartıp sektörün rengini değiştirecek bir soluk, Türkiye’ye ödül yağdıracak zehir gibi bir yetenek olarak görüyordur, gülmeyin hayal kurmanın nesi kötü. Ancak ben, yeni kuşak reklamcıların, başka bir deyişle kriz sonrası kuşağı reklamcılarının hiç de ustaları için tehdit olma niyetinde olduklarını sanmıyorum. Onların ustalarına yakınlıkları ne kaparsam kardır gibi bir art niyet(?) içerebilir yalnız.

Bunları yazmak nereden icap etti. Aşağıdaki linklerden. Kendisiyle hiç bir tanışıklığımız yok. Sayın Gülcan Arpacıoğlu’nun konu ile ilgili araştırmalarını ve vardığı sonuçları bu linklerde bulabilirsiniz. Haaa, bir de görüşlerinizi bekliyorum tabi.

http://www.insankaynaklari.com/CN/ContentBody.asp?BodyID=2384

http://www.insankaynaklari.com/CN/ContentBody.asp?BodyID=4083

http://www.insankaynaklari.com/CN/ContentBody.asp?BodyID=4010

Çarşamba, Mart 23, 2005

TDK'nin aklı

Madem ki dilimize yerleşmiş ama Türkçe karşılığı olmayan sözcükler var o zaman bu sorunu Dilimize sonradan girmiş yabancı terimler sözlüğü yaparak çözsünler. Niye bu sözcükler TDK'nin Türkçe Sözlüğü'ne giriyor ki? Sırf bu sözcüklerin anlamını bulmak isteyen vatandaşlar sıkıntı çekmesin diye mi? Üstelik sözünü ettiğim gibi bir sözlük de mevcut. Zamanında çıkmış yani. TDK'den mi çıkmış, kaç basımı, adı tam olarak bu mu şimdi hatırlayamadım ama bu işlevi görüyor sonuçta.
Hem çok merak eden de bahsi geçen türde sözcüklere İngilizce sözlükten baksın kardeşim. Bu durum bana çok acayip geldi, gerekçesinde de hiç bir mantık bulamadım. Ama sen de şu noktayı atlamışşsın, bir de şöyle düşün diyecek varsa, ha tamam o zaman derim..(?)

ilaç lazım...

Zaman lazım... Her şeyin ilacı lazım... Var mı?

Ekşimeye zaman var mı? Düşünmeye, taşınmaya?
Durmaya, beklemeye, sindirmeye, sindirtmeye?
Anlamaya, anlatmaya, dinlemeye, dinlenmeye?
Durup dinlenmeye?
Biriktirmeye, harcamaya, araştırmaya, tartışmaya?
Doldurmaya, boşaltmaya?
Bildiklerini vermeye, bilmediklerini istemeye?
Denemeye, yanılmaya, öğrenmeye, uygulamaya?
Daha iyisini aramaya, daha iyisini bulmaya?

Yaratmaya zaman var mı?

- Zaman var mı?
- Kalmadı.
- Ne zaman gelir? Gelir mi? Her şeye iyi gelir mi?

Biraz zaman buldum, yazmak istedim.

Neden değerli "yaratık"larız biz, neden varız diye düşünüyorum?
Düşünüyorum... Düşünüyorum... Düşünüyorum.

Kulağına küpe olmak!

Birgun evvel tanışmak için can attığımız, adını duyduğumuzda heyecanlandığımız abilerimiz, ustalarımız, büyüklerimiz birşeyler söylüyorsa, kulak vermek gerekir... Usta-çırak ilişkisi en başta bunu gerektirir. Ve unutmamak gerekir... Bazı şeyler dışardan göründüğü gibidir.
Tıpkı iletişimde olduğu gibi. Senin ne anlattığın değil, karşındakinin ne anladığı önemlidir.
Sırf insanları avutmak adına inanmadığımız şeyleri soyleyemeyiz. Buna hakkımız yok. Onlara bu kötülüğü yapamayız.

" Kimsenin kalbini kırmak istemem, amacım bu değil, aman ha! Fakat merak ediyorum bu deftere kim not düşecek bu konuda?
Kendini sahiplenecek mi bu kuşak? Burası değil de nere? " demis yazar...

Kulak vermek gerek zannimca...
Kendini sahiplenmek!

TDK yeni sözlüğüne yabancı kelimeleri de alıyor.

TDK’nın ‘bodyguard’ı var

Türk Dil Kurumu, günlük hayatta sıkça kullanılan yabancı kelimeleri, okuyucuların, anlamlarını öğrenebilmesi için Türk Dil Kurumu sözlüğüne alıyor.

23 Mart 2005 — Türk Dil Kurumu Başkanı Şükrü Haluk Akalın, amacın yabancı kelimeleri Türkçe’ye katmak değil, anlamını açıklayarak, Türkçe karşılığına gönderme yapmak olduğunu söyledi.

”Lap-top, leasing, bodyguard“, Türkçe olmadığı halde günlük hayatta sıkça kullanılan kelimeler. Türk Dil Kurumu, yazılışları ve söylenişleri Türkçeleşmemiş, batı kaynaklı sözcükleri, özgün biçimleriyle ve eğik yazıyla Türk Dil Kurumu’nun sözlüğüne alıyor.

Türk Dil Kurumu Başkanı Şükrü Haluk Akalın, edebi metinlerde, basın-yayın organlarında sıkça kullanılan ve dile “ödünçleme” girmiş kelimeleri, Türk Dil Kurumu Sözlüğü’ne almaya karar verdiklerini söyledi.

“Burada ölçümüz şu: Söz varlığına girmiş, dergilerinde gazetelerinde romanlarında öykülerinde geçen sözcükler o dilin sözlüğüne de girmelidir.”

‘DİLE DAHİL EDİLMİYORLAR’
Yabancı kelimelerin Türk Dil Kurumu Sözlüğü’ne alınmasının, dile dahil edilmesi anlamına gelmediğini vurgulayan Akalın, okuyucuların, karşılaştığı yabancı kelimelerin anlamını öğrenmelerinde kolaylık sağlamayı hedeflediklerini kaydetti.

“TDK olarak burada bizim amacımız yabancı kaynaklı bir sözcükle karşılaşan kişi sözlüğümüze başvurduğunda, bu sözcüğün Türkçe’deki karşılığını görsün Türkçe’deki kullanılış biçimini benimsesin ve böylece dilimize yabancı kaynaklı sözcükler girmesin. TDK’nın buradaki tek düşüncesi yazılışta ve söylenişte sorun çıkaran bu sözcüklerin yerine Türkçe karşılıkların kullanılmasıdır.”

150 kadar yabancı sözcüğün yer aldığı yeni Türk Dil Kurumu Sözlüğü, önümüzdeki ay baskıya girecek.

Kaynak:
http://www.ntvmsnbc.com/news/315198.asp

iyi olan kazansın

Birilerinin bayrağı teslim alabileceğine inandıracak kadar güven vermesi gerek bence. Teslim edeceklerin de cesaretlendirmesi, yarışa devam edebileceğimize inanması. Ne olursa olsun hala koşulması gereken bir yarış olduğunu söylemesi ve kulağımıza biraz taktik fısıldaması belki..Usta ustalığını göstermeli, çırak da çıraklığnı bilmeli diye düşünüyorum. Eğer bu işi kıvırabilmenin, layıkıyla yapabilmenin yolu usta-çıraklıktan geçiyorsa...

Sonra azimli boynuzlar kulağı geçecektir zaten. Geçmelidir de...Yoksa "kriz sonrası kara kuşak reklamcıları" olarak kalacak adımız.

"İyi" ler hala var ise ki biliyoruz ki var, iyi olacakları mutlaka göreceklerdir diye düşünüyorum iyimser olmaya çalışan bir yazar olarak

Bugünlerde...

Krizi, tam da yeni başlamışken yaşayan ‘genç’ bir reklam yazarıyım.

Yaşıtlarım kadar bilinçsiz ve kimsesiz olmadığımı düşünüyorum
ve kendimi şanslı görüyorum. Seviniyorum.

İki kez başladım ben reklamcılığa.
(ortaokuldaki reklamcı olma hayalini saymıyorum)
İlki Saatchi&Saatchi’de. En mutlu günlerimi yaşadım orada.
Yarın ajansa gelip gelmeyeceğimi merak eden abilerimiz vardı.
Adamım diyenler, sırtımızı sıvazlayanlar, kulağımızı çekenler,
ne biliyorlarsa öğretmeye çalışanlar, nasılsın diye soranlar...

Krize az kalaydı... Kriz geldi, geçirdi, geçti...

İki kez başlamak demek bir ‘son’ yaşamış olmayı
gerektiriyor gibi görünse de, bir gerilemeydi aslında yaşanan.
Hem de ne gerileme...

Ajansın stajer reklam yazarı oldunuz mu hiç
üzerinizde başka yazar ya da kreatif direktör olmadan?
Ya da çalıştığınız yerde, patron elinde puro içeri girerek
‘bugün n’aptınız lan ajans için’ dedi mi?

Ben bunları gördüm. Ne yazık ki gördüm.

İkinci başlangıç geçen yaz oldu. Sevgili Haluk Mesci sayesinde.
Ona bir mektup yazdım ve o bana sadece bir soru sordu.
Öyle bir soruydu ki...

Ben tekrar başladım ve ardından da kendimi MovidaPlus’ta buldum.
(teşekkürler sevgili O.Akay)

Bugün bir işim yok yani şimdilik işsizim..
Ama inancım ve kendime güvenim tastamam yerinde duruyor.
Beklemek bazen sıkıntı yaratsa da sakinliği kaybetmemek gerekiyor sanırım.

Krizden sonra gençler yardım istiyorlar evet.
Çünkü kimsesiz kaldılar.
Geçmiş yıllarda yaşadığım kimsesiz dönemden biliyorum..

Dergilere bakılıyor.
Ajanslar var, işler var, televizyon filmleri, dergi ilanları...
Packshot programına katılıyor insanlar ve
‘stratejimiz şuydu buydu’ diye anlatıyorlar. AA1 var, programı var.
Yarışmalar, partiler, ajanslar arası halı saha maçları,
akşam buluşmaları...

Yani piyasa diye bir yer var nasıl gidileceğine dair hiç bir kanıt yok.

Kitaplar var hayat hikayeleriyle dolu,
Ajans Ada anlat anlat bitmiyor.
Yeni adalar hayal ediyor gençler, kendi adalarını.
Ama...

Ama yardım eli uzatmayı ya da
el uzatmaya çalışmayı bırakmak gerekiyor şimdi.
Çünkü eller o kadar yukarıda kalıyor ki.
Eller ya yukarıda kalıyor ya da sözde...
Elele vermek gerekiyor artık. Belki de bir kaç basamak inivermek..

Ben nasıl başlanır bilemem. Nereden yola çıkılır nereye varılır.
Ama gidilmesi gereken bir yer olduğu kesin.

Bu arada bir nokta daha var o da işin diğer yanı.
Siz büyüklerimiz, sizler de haklısınz.
‘Merabaa ben reklam yazarıym’ deyip
anlamsız bir sırıtma ile ellerini tokalaşmak için uzatan insanlar tanıyorum ben.

Deneyimli olmak, ustalık biraz da bu değil mi zaten ?
İyiyle iyi olmayanı ayırabilmek ??

Sizlerden gelecek en önemli ve öncelikli yardım şu olmalı bence:
Gençlere bakmaya devam edin.
Cin olmamışları, özellikle de olamayacakları ayırın.
Ama adam olacaklara şans verin.

Ben her çağrılacağım görüşmeye,
heyecanla gideceğim.
Söz veriyorum.

Bir insanı tanımakla başlıyor her şey. Sonra o olmak istiyor insan. Kolay değil tabi.

Yazının daha ikinci satırında kime ait olduğuna dair bir fikrim oluşmuştu bile. Yanılmamak güzel bir his. Bazan yanılmak da iyi gelebiliyor.

Nasıl oldururuzun cevabı, önceki kuşak reklamcıların sıkıntıları ile yeni kuşak reklamcıların sıkıntılarınının birbirini götürebileceği ortamlarda saklanıyor olabilir. Belki herkes ne beklediğini açık açık dillendirirse -ki bence burası enuygun ortamdır- uygun ortama giden yolu keşfetmemiz daha kolay olacak.


Evet, bir ajans diğerine benzemiyor. Reklam yazarı da var, metin yazarı da. O zaman herkesi istediği türden yere yerleştirelim, rahatlayalım. Yeter ki, metin yazarı reklam yazarıymış gibi davranmasın, ihtiyacı metin yazarı olanlar reklam yazarlarının zamanını çalmasın.

Ne dersiniz? Bunu sağlayabilir miyiz?

Kriz sonrası kuşağı reklam yazarları.

Bildiğiniz gibi 2001 krizinden sonra, irili ufaklı bir sürü reklam ajansı, çok kısa bir süre içinde deneyimli yaratıcıları işten çıkararak onların yerine genç ve deneyimsiz (elbette daha az ücretle çalışan) "elemanları" işe aldılar. Bunların içinde reklam yazarları çoğunluktaydı.

Bir zamandır onlarla görüşüyorum. Verdiğimiz ilana başvuran reklam yazarı arkadaşların çoğu bu kuşaktan. İki üç yıllık deneyimleri var. Kimi vasat işler üreten "muteber!" reklam ajanslarında, kimiyse basılı iş ağırlıklı çalışan yerlerde. Çoğuyla işi bitmiş muteberlerin; onlar da "adı duyulmadık" ajanslara geçmişler. İçler acısı manzara!

İş örneklerine bakmaya başladığımızda en kötü anlar başlıyor. Nedense deneyim, yaptığımız iş sayısıyla ölçülüyor ya, biriktirebildiği ne varsa gösteriyor arkadaşlar. Yaptığı işleri savunanlar, utananlar, hızla geçenler, hatalı bir işin üzerinde uzun uzun konuşanlar, yayımlanmış bir ilanı anlamamız zormuş gibi saniyesinde açıklamaya başlayanlar. "Yalnızca ben geldim!" diyenler.

Bulaştıkları sektörün çalıştıkları ajanslardan oluştuğunu sanmışlar. Bu nitelikteki reklam ajanslarında bulunarak, iş üreterek deneyim kazanacaklarını düşünmüşler. Hepsi bir fırsat istiyor, doğru bir yerde başladığında doğru işler yapacağını hayal ediyor. Şimdiye dek öğrendiklerini unutamayacak kadar işin içindeler. Ne yapmamaları gerektiğini öğrenmenin buruk bilinci içindeler.

Genç insanlar bunlar. Bazıları başka şehirlerden gelmişler. Ev açmışlar, düzen kurmuşlar.

Geçen bu süre içinde sıkışıp kaldıklarını anlamışlar. Ne ilerliyor ne geriliyor kariyer. Gerilemiyor, çünkü pek çok işkoluna karşılık iyi para kazanıyorlar, edindikleri ve artık alıştıkları bir hayat standardı da var. İlerlemiyor, çünkü yetmiyor yaptıkları, kaplarına sığmıyorlar, ceplerinden para verip seminerlere, kurslara yazılmışlar, sertifikaları da var, iyi reklam yapanlara katılmak istiyorlar. İyi reklam yapanlara katılmak...

Bu krizin yaş ortalamasını daha da düşürdüğü bir gerçek, bu avutucu bir yan.

Başvuranların içinde televizyon dizileri yazan gençler de oldukça fazla. Onlarla görüşmedim, neden reklamcı olmak istediklerini soramadım. Nedenlerini kestirebiliriz herhalde.

Peki ne olacak bu kuşağın hali? Kim el verecek? Nasıl çıkacaklar bu işin içinden? "Yazık size, çalışmayın böyle ajanslarda! Kalmasın böyle ajans!" diyebiliriz de bir çırpıda. Bir ikisi istifayı basmış zaten, istediği gibi bir ajansta çalışana kadar inat edecek. Ne olacak peki düzenleri, nasıl geçinecekler? Girmişler artık bu işe, yutmuşlar bu tozu bir şekilde. Gönül vermiş hemen hepsi.

Başka bir iş yapmalarını önerebiliriz. Yol yakınken dönmelerini. Zaten bu iş bırakır kimilerini. Reklamcılığın bıraktığı insan sayısı hiç de az değildir, bilirsiniz.

Kimsenin kalbini kırmak istemem, amacım bu değil, aman ha!

Fakat merak ediyorum bu deftere kim not düşecek bu konuda?

Kendini sahiplenecek mi bu kuşak?

Burası değil de nere?

Pazartesi, Mart 21, 2005

Devridaim

Beyaz sayfalar karşı olduğum her şeymiş, kalemimin ucu da bir ruh silgisiymiş gibi yazarken yakalıyorum kendimi bazen. Her yazdığımla ortalama olandan bir parçayı silebiliyormuşum gibi geliyor.

Belki de hiç boş laf yazmayandır, reklam yazarı?

Anti-kola

Olası-olmayası 'kolalı' duygusuna karşı şunu söylemek istiyorum :
Burası ortak defterimiz değil mi ? İlk yazılar 'kola' duygusu veriyorsa, kolayı var;
yazanlarımız çoğalsın, yazılarımız çeşitlensin.

Ortak Defterimiz ona ne yazarsak o olacak.

HAMAMA BUYURMAZ MISINIZ?

Ortak Defter bir "kolalılık" duygusu yaratmıyor ama sanki yaratabilecekmiş gibi bir hali var. Bana öyle geliyor da olabilir. Bu nedenle daha defterin ilk sayfalarındayken ben sizleri hamama davet ediyorum. Belki hep birlikte biraz gevşeriz!

Şaka bir yana, bir işle ilgili olarak küçük bir hamam sözlüğü hazırlamakla meşgulüm. Henüz bitmedi. Kendimi tutamadım, sizlerle paylaşmak istedim. Kim bilir, belki katkıda bulunmak isteyenler de olabilir.

İlgileneceklere şimdiden teşekkürler. (Sözlüğümde argo yok, onun için lütfen hamam argosuna bulaşmayınız!)


KÜÇÜK HAMAM SÖZLÜ⁄ĞÜ

CAMEKAN
Hamamlarda soyunulan camlı yer.

ÇİFTE HAMAM
Yarısı erkeklere yarısı da kadınlara hizmet veren, çoğu zaman birbirinin eşi olan mimariyle inşa edilmiş hamam.

EVLİYA KURNASI
Eskiden bütün kadın hamamlarında bulunan ve kadınların başında dua edip dilek tuttukları kurna.

GELİN HAMAMI
Evlenecek kız için düğünden birkaç gün önce hamamda yapılan tören.

GÖBEK TAŞI
Hamamlarda, terlemek için üzerine uzanılan ve alttan ısıtılan geniş mermer seki.

HALVET
Hamamlarda tek ya da birkaç kişinin özel olarak yıkanabileceği büyüklükte, bir ile üç kurnası bulunan, çok sıcak küçük yer.

HAMAM ANASI
Kadınlar hamamında natırları yöneten kadın.

HAMAM BOHÇASI
Kadınların hamama giderken çamaşırlarını veya eşyalarını koyduğu bohça

HAMAM KESESİ
Yıkanırken kir çıkartmak için ele geçirilen, vücudu ovmaya yarayan, bürümcükten, cep biçiminde bez.

HAMAM OTU
Vücuttaki gereksiz tüyleri almak için çamur kıvamına getirilip sürülen toz.

HAMAM TAKIMI
Hamamda kullanılan havlu, kese, tas gibi gerekli araçlar.

HAMAM TASI
Banyo ve hamamlarda çeşmeden veya kurnadan su alıp dökünmeye yarayan yayvan kap.

HAMMAMİYE
Osmanlı divan edebiyatında hamamları anlatan ve daha çok kaside tarzında yazılan şiirlere verilen ad.

HAMMAMNAME
Tek bir eser oluşturacak oylumdaki hammamiye.

KIRK HAMAMI
Kadının lohusalıkta ilk kırk günü doldurmasından sonra temizlenmesi için hamamda yapılan özel toplantı (“Loğusa hamam›” olarak da bilinir).

KIRKLAMAK
Doğumdan kırk gün sonra bebeği törenle yıkamak.

KİLDANLIK
İçine büyük boy bir sabunun girebileceği kapaklı ve altında suyun akarak sabunun kurumasını sağlayan delikler bulunan sabun kutusu.

KURNA
Hamam ve banyolarda musluk altında, içinde su biriktirilen, yuvarlak ve çoğunlukla mermer veya taş tekne.

KUŞLUK HAMAMI
Erkeklerin yıkanma sürelerinin kuşluk vakti denilen 10:30-11:00 saatleri arasında bittiği hamam.

KÜLHAN
Hamamların ısıtıldığı, hamamın altında bulunan kapalı ve geniş ocak (“Cehennemlik” adıyla da bilinir).

KÜLHANCI
Hamam ocağını yakan kimse.

LENGER
Sabun köpürtmeye yarayan, yayvan ve kenarları geniş bakır kap.

LUİGİ BASSANO
16. yüzyılın ilk yarısında Topkapı Sarayı’nda görev yapan ve 1545 yılından basılan bir kitabında Osmanlı devri hamamları üzerine değerli tarihsel bilgiler veren İtalyan asıllı iç oğlanı.

MASURA
Geçmişte hamamlara verilen suyun bedelini belirlemek için de kullanılan bir akarsu ölçü birimi (1 masura su=14,5 metreküp)

NALIN
Hamam gibi tabanı ıslak olan yerlerde kullanılan, üstü kayışlı, tabanı yüksek, ağaçtan bir tür takunya.

NATIR
Kadınlar hamamında hizmet eden ve müşteriyi yıkayıp keseleyen kadın.

ONBEŞ HAMAMI
Gerdek gecesinden 15 gün sonra gelin ve yakınlarının hamama giderek yıkanması.

PEŞTAMAL
Hamamda örtünmek için kullanılan ince dokuma.

SABAHÇI HAMAMI
Yersiz yurtsuzlara ya da içki aleminden arta kalarak evine gidememiş olanlara hizmet veren ve bir anlamda otel vazifesi de gören hamam.

SICAK
Anadolu’nun bazı bölgelerinde hamama verilen ad.

SICAK HALVET
Külhanın üstü.

SO⁄ĞUK HALVET
Külhana uzak olan yer.

SO⁄ĞUKLUK
Hamamlarda yıkanılan yerle giyinilen yer arasındaki az ısıtılan yer (“Kapıarası” adıyla da bilinir).

TEK HAMAM
Gündüzleri kadınlara, sabah erken saatlerde ya da geceleri erkeklere hizmet veren hamam.

TELLAK
Hamamlarda yıkanmak üzere gelenleri yıkayıp keseleyen erkek.

Yıkıl bre Önyargı! Yıkıl karşımdan.

“Bu dediğin doğru AMA bizim millet bunu anlamaz.”

İşte savaşılacak bir cümle, işte yıkılması en zor önyargı. Sen anladığın gün, bu milletin her şeyi nasıl da anladığını anlayacakın.

“Halk böyle istiyor.”

İşte savaşılacak bir cümle daha, işte kuyruklu bir yalan, işte ucuz bir savunma mekanizması, komplovari bir ahmaklaştırma politikası. Her gün ebleh kaynana yarışması yerine kuantum fiziği anlattın da istemedi mi?

“İyi DE bu işler böyle yürümüyor.”

Savaş açılacak başka bir cümle. Faziletten, estetikten, zekâdan yoksun TEMBEL bir zihniyetin önyargısı. Uyandırılması için üzerine bir kova soğuk su dökmek gerek.

“Bizden adam olmaz.”

Tam bir kanser hücresi. İyileşme mucizelere bağlı. Önyargı bile değil, sanki SONyargı. Ölmeden önce söylenen son söz gibi... Yıkmak yetmez, kesip atmak gerek...

“Bizden dünya markası çıkmaz.”

Taklit etmeyi bıraktığın gün çıkacak haberin yok. “X bu konuda şöyle diyor, Y’nin belirttiğine göre...” gibi konuşmayı kesip, kendi Türkçe isminle “benim tespitlerime göre...” diye söze başladığında dinleyecek birilerini bulursan yola çıktın sayılır. Unutma, bu topraklardan “cihan padişahları” çıktı.
.......
.......
Önyargı çok. Yaratıcılık, daha doğrusu “marifet” bunları yıkmakta! Yoksa, bir ilan yapmışsın-bir film yazmışsın “Archive’dakiler gibi olmuş, ödüllük olmuş...” neye yarar? HİÇ.

Cumartesi, Mart 19, 2005

"Kreatif Direktörün işi" - David O'Reilly

Ed McCabe, "en iyi reklam yazarınızı kreatif direktör yaparsanız, elde edeceğiniz tek şey, iyi bir yazarı kaybetmek ve kötü bir kreatif direktör kazanmaktır" görüşünü ileri sürdüğünde, başka mesleki alanlarda da denenmiş yaygın bir inancı reklamcılık alanı için dile getiriyordu.

Büyük yazarların iyi birer editör, iyi editörlerin de büyük birer yazar olamadıkları söylenir durur. Takımın yıldız oyuncusunun kaptan yapılmaması gerektiği kuralı da tehlikeli bir düstur. (Birkaç yıl önce Ian Botham ve İngiltere takımı bunun ceremesini çektiler.)

KAPTAN VE USTA OYUNCU - Büyük performans gösteren bir oyuncunun, herkesten daha iyi yaptığı bu işi üstlenmekle takımına en büyük yararı sağladığı bir yana bırakılırsa, "kaptan" ve "yıldız oyuncu" rolleri birbirinden çok değişik ustalıklar ve yetenekler gerektirir. Bir sporda ya da zenaatte sivrilecek kişinin yüksek düzeyde hayalgücüne, yoğunluğa, kararlığa ve kişisel sezgiye sahip olması gerekir. Oysa, başkalarını yönetmek ve onlardan en iyi performansı sağlayabilmek için, tarafsız ve akılcı yargıya varabilme, insanları diplomatça ele alabilme ve onlara uyarıcı, esin sağlayıcı olabilme gibi nitelikler işin içine girer. Bütün bunlar bilinen şeyler gibi görünebilir. Ama Londra reklam dünyası bu konuda son yıllarda öylesine artan ölçüde tersine gitti ki. Eğilim, ödüller kazanmış ve genellikle çok genç olan bazı reklam yazarlarına kreatif direktör rütbesinin verilmesi yönünde, yeni kreatif direktörler de, yaratıcı bölümü yönetmek yerine kendi işlerine daha çok zaman ayırmak eğiliminde.

DÜNYA İŞ BİTİRİCİLERİN - Bu, büyük ölçüde, Londra'yı dünyanın reklamcılık başkentlerinden biri yapan takdire değer gelişmelerin bir sonucu. 15 yıldır, yaratıcı bölümlerin geleneksel hiyerarşileri yıkıldı, reklam yazarlığı ve art direktörlük zenaatleri doğru statülerine yükseltildiler. Bartle Begle Hegarty'den John Hegarty'nin dediği gibi, "dünya laf ebelerine değil iş bitirenlere kalıyor".

DEĞERİ DÜŞME TEHLİKESİ - Ne var ki, aynı derecede önem taşıyan kreatif direktörlük zenaati ise değerinin düşürülmesi tehlikesi içinde. Bu rütbe, Collett Dickenson Pearce'ın Yönetim Kurulu Başkanı John Salmon'un sözleriyle "şirketin makam Porche'siyle birlikte dağıtılan bir liyakat brövesi" görünümü kazanıyor bazen.

Lowe Howard-Spink Campbell-Ewald'ın kreatif direktörü Alfredo Marcantonio ise "kreatif direktörlük başladığı yere geri döndü" diyor. "Bir kişiyi yarım da olsa yaratıcı kılmanın yolu, onu kreatif direktörlüğe getirmek oluyor."

Kuşku yok ki, bugünkü durum kreatif direktörün ayrı bir katta ve yaratıcı bölümden uzakta çalıştığı; zaten prezantasyon yapabilme ve strateji oluşturabilme yetenekleri için bu göreve seçildiği günlere oranla çok daha sağlıklı. O zamanki kreatif direktör çoğu kez bir başka meslekten ya da sanat dünyasının bir köşesinden kaçmış, müşterileri hipnotize edebilecek ve yaratıcı bölümü rahatça yönetecek, normalden daha abartılı bir karakter, bir tür aktör-yönetici olurdu.

Çalışma düzenine ve yaratıcı bölümün hiyerarşik yapısına bakıldığında, iyi reklamlar üretmenin mesleki başarı için çok önemli olmadığı görülürdü. Hatta önemsiz olduğu görülürdü. Azimli yaratıcı elemanlar, elini işe bulaştırmayı bırakıp gözetmenliğe, grup başkanlığına ve sonunda da piramidin en tepesinde yanlız başına duran kreatif direktörlüğe yükselmeyi kısa zamanda öğrenirdi.

"Başarılı olmak için, bir yönetici olmanız gerekliydi" diyor Grandfield Rork Collins'in kreatif direktörü Andy Rork. "Ve dört grup başkanı arasından, en iyi prezantasyon yapabilen, ajansa kreatif direktör seçilirdi."

STATÜ YÜKSELİŞİ - Altmışlı yılların sonu ve yetmişli yılların başında, bir dizi gelişme, Londra ajanslarının yaratıcı bölümlerindeki ve yapıyı yavaştan değiştirdi. "Grup" düzeninden "takım" düzenine geçen ve gerçek reklam yaratıcılarına duydukları saygıyı maddi ve manevi ödüllerle belli eden Doyle Dane Bernbach ve Collett Dickenson Pearce ajanslarının etkisi, yazarlık ve art direktörlük zenaatlarının statüsünü büyük ölçüde yükseltti. Diğer etkiler arasında D-AD (Design and Art Directors) derneğinin kurulması ve ilk iyi reklamları ve yaratıcılarını sergilemesi: "Planlama" işlevinin ortaya çıkması ve yaratıcı bölümü stratejiyi de düşünmek görevinden kurtarması; reklamcılığı tek mesleği olarak gören (yeni romanını ya da şiir kitabını yazmak için sığındığı bir barınak gibi değil) genç yaratıcılar neslinin akın etmesi sayılabilir.

REKLAMVEREN DE ETKİLENDİ - Bu değişiklikler reklamvereni de etkiledi. Bir zamanlar kreatif direktörleri kişisel uslupları, bir fikri sunuş biçimleri, strateji düşünebilme yetenekleri bakımlarından değerlendiren reklamverenler, bugün artık John Webster, David Abbott ya da bir başka seçkin yaratıcı adam istediklerini ileri sürebiliyorlar.

Dünyanın önde gelen reklam yazarlarından olan Webster ve Abbott, yeni tür kreatif direktörün mükemmel örnekleri : Kişisel yaratıcılıkları gözetmenlik rollerini kaçınılmaz biçimde gölgede bırakıyor. Ve ikisi de reklam yazma görevleriyle kreatif direktörlük görevleri birarada yürütmekte zorlukla karşılaşıyorlar. Boase Massimi Pollitt ajansı bu sorunla birkaç yıl boğuştuktan sonra, çözümü, Alan Tilby'yi günlük kreatif işler şefi tayin etmekte buldu.

Webster ve Abbott için reklam yazma görevlerini hafifletmeleri delice bir düşünce olsa bile, onları örnek alan ama onlar kadar parlak olamayan başka kreatif direktörler-reklam yazarları için hiç de delice sayılmayabilir.

"Kreatif direktörleri sürüklemeyen tek şey, kendi meslektaşları arasında ün salmak arzusudur" Ronnie Kirkwood. "Şimdi kreatif direktörler birkaç kişinin üstü olan süper-yazarlar görünümünde, ama o kişilere yardım, yön ve esin sağlamakta yetersizler."

OTORİTE D-AD YILLIKLARIYLA ÖLÇÜLÜYOR - Yeni nesil yaratıcılar, kreatif direktörün otoritesini, tecrübesiyle ya da karar verme yeteneğiyle değil D-AD yıllıklarında yer alabilen reklamlarla ölçüyor. Bu da hem kreatif direktörün hem de ona bağlı elemanların eli silahında kişiler olmasına yol açabiliyor. Young and Rubicam'ın kreatif direktörü Chris Wilkins "Madalyonun öbür yüzüne bakacak olursak, çoğu kreatif direktörün insanları yönetmede şaşılacak kadar beceriksiz olduğunu görürüz." diyor.

Tek sorun da bu değil. Mükemmel reklamlar yaratabilme becerisi, herhangi bir kişiyi, başkalarının işlerini değerlendirmeye ve bu işleri geliştirecek öneriler oluşturmaya otomatikman ehliyetli kılar mı ? Kılması gerekmez. "Birçok kreatif direktör, bir çalışmayı analiz edip onun güçlü yanlarını ortaya çıkarmak yerine, her şeyi reddeder ve gidip kendi bildiğini okur. Bu, zaman savurganlığıdır." diyor Wilkins.

Salmon ve Abbott, Wilkins'le aynı görüşte. "Öyle iyi yazarlar ve art direktörler tanırım ki, karar verme yetenekleri kıttır" diyor Abbott. "Kendi işlerinin iyi ve kötü yanlarını göremeyen birinin benim işlerim hakkındaki görüşlerini niye dikkate alayım." Salmon da eleştirilmeye saldırganlıkla karşılık verenlere dikkati çekiyor: "İşlerinden birini analiz ediyorsam, bütün bu lakırdıları bırak da söyle beğeniyor musun, beğenmiyor musun, derler. Ben de, beğenseydim bütün bu lakırdıları etmezdim, derim. Böyleleri bizim ajansta fazla kalmazlar."

AJANSIN BÜYÜKLÜĞÜ TEK UNSUR DEĞİL - Ogilvy and Mather'in kreatif direktörü Don Arlett'e göre her iki role ayrılabilen zamanın yetmemesi de bir sorun. "Kendiniz de reklam yazıyorsanız, ajansınızın büyüklüğüne göre, bir ya da iki account'u üstlenebilirsiniz. Zaten kreatif direktörün işi bütün account'ları üstlenmektir ya. Öte yandan, insanların en iyi işlerini çıkaracakları ortamı yaratmak da kreatif direktörün görevidir. Bu biraz da bahçe bakımına benzer. Bir sürü pahalı bitki alabilirsiniz bahçenize, ama toprağı hazırlamamışsanız ölüp giderler."

Belirtmekte yarar var, ajansın büyüklüğü önemli bir unsursa da, konuyu etkileyen tek unsur değil. David Abbott 40 milyon sterlinlik ciro yapan ajansında hala reklam yazarken, Dave Trott 25 milyon sterlinlik ajansında yazmayı tümüyle bırakmış.

Kreatif direktörlük rütbesinin, yetenek ve becerilerine bakılarak en uygun kişiye verilmesini destekleyen bir başka görüş de, rütbenin içerdiği yük. Kreatif direktörlük, çoğu yaratıcı adama, asıl hoşlandığı şey olan reklam yazma işinden çok uzak, yorucu bir yönetim, personel ve müşteri ilişkileri yükü getirir.

Yine de, biraz kontrolü ele geçirmek istedikleri için biraz da başkalarının ele geçirmesini istemedikleri için, getireceği ek görevlere bayılmasalar da rütbeyi kabul ederler.

MESLEK SEVGİSİ Mİ STATÜ ÖZLEMİ Mİ ? - "Asıl soru, kreatif direktör olmak istiyorlar mı, yoksa sadece statü mü peşindeler, sorusu" diyor Arlett. "İstemedikleri hatta yetersiz oldukları halde, insanların sırf statüye kavuşmak için bu rütbeyi kabul edip koşuşturması büyük ayıp."

Kafa karıştırıcı bir başka soru daha var: Eğer kusursuz bir reklam yazarı ya da art direktör olmak kreatif direktörlük için, yeterli bir nitelik değilse, acaba gerekli bir nitelik mi ? Gerekli olmadığına dair ipuçları var. Jeremy Bullmore, Norman Berry, Stanhope Shelton ve Peter Mayle gibi, çok başarılı yazar ve art direktör sayılmamalarına rağmen, çok iyi kreatif direktör olan kişiler akla geliyor. Salmon ve Marcantonio, aslında bir müşteri temsilcisi olduğu ve hayatında tek satır reklam yazmadığı halde, pek çok kreatif direktörü kıskandıracak karar verme ve başkalarını yönlendirme yeteneklerine sahip kişi olarak Frank Lowe'ün adını ediyorlar.

YAZMA YETENEĞİ ÖNEMİNİ KORUYOR - Yine de günümüzün koşullarında yazma yeteneği çok önemli. "Birçok yaratıcı bölüm, bugün, bir tür atölye üslubuyla çalışıyor" diyor Chris Wilkins. "Direktör, çevresinde birçok çırakla, cepheden saldırıdadır, birlikte, bir Chippendale mobilyası örneği, uyumlu bir gövde oluştururlar. Bir başka benzetme yaparsak, kreatif direktör, işin nasıl yapılacağına dair çok şey bilen bir baş makinisttir."

Yani, bölümünün saygısını kazanması ve böylece otoritesisini koruyabilmesi için, kreatif direktörün kendisinin de iyi reklam yaratabildiğini göstermesi gerekmektedir.

Beğendiği bir fikrinin reddedilişindeki burukluğu yaşamış bir kişinin, başkalarının fikirlerini reddederken onlara daha anlayışlı davranacağını beklemek akla yakın geliyor.

Hegarty'ye göre, vasat bir reklam yazarı ya da art direktör hiçbir zaman iyi bir kreatif direktör olamaz. Çünkü kreatif direktörlük, başka bir beceriden daha çok, iyi yazarlığın bir uzantısıdır. Yaratma ve başkalarının yarattıkları hakkında yargıya varabilme becerisi el ele yürür. "Yargı, bir ağırlık meselesidir" diyor Hegarty, "Temelde sıkı bir paça ister. Kendi yarattığınız işlerden gelen bir ağırlığınız olmalı ki, yargıladığınız iş için beğenmedim diyebilesiniz. İyi işler yapamıyorsanız, başkalarının işlerini geliştirmekte yardımcı olamazsınız. Kreatif direktörlük o kadar da zor bir şey değil. Bütün yaratıcı kişilerin yapabileceği bir iş. Ama, telaşesinden ötürü kimseler istemiyor. Heveslileri akın akın gelmiyor. Çalışma ortamlarını korumak istedikleri için razı olanlar var."

Nereye bakılırsa bakılsın, kreatif direktörlük değişik birkaç biçimde yürütülebiliyor. Önemli olan, kreatif direktörden en büyük yararı sağlamak. Açıkça görülüyor ki, Abbott'ın durumunda yarar, Abbott'ın reklam üretmesi.

"İki rolü kaynaştırmaya çalışmak her zaman bir sorun oldu" diyor Abbott. "Geç saatlere kadar ve hızlı çalışmam sayesinde ve benimle birlikte fazladan bir yarım saat çalışmayı orada burada yapmaktan kaçınmayan Ron Brown gibi bir art direktörüm olması sayesinde çözebiliyorum bu sorunu. Kendine yeten, ağır siklet yaratıcı ekiplerim de var. Kendi mücadelelerini yürütebiliyorlar. Hala bütün reklam yaklaşımlarını ve metinlerini denetliyorum. Ajans yönetimi toplantılarına da katılıyorum. Böylece jonglöre dönüyorum. Ne zaman imkansız hale gelecek bilmiyorum ama, bu benim olabileceğim tek kreatif direktör tipi.

Stanhope Shelton'u, başkalarına ufuklar açan kreatif direktör tipi olarak taktir etmişimdir ama benim durumumda ağırlık yazma işinde. Sadece yazar ya da kreatif direktör olmak arasında bir seçim yapacak olsaydım, hep yazarlığı yeğlerdim."

Dave Trott ise Abbott'ın şaşırtıcı bir karşıtı. Bir yazar olarak çok parlak bir sicile sahipken, çok genç yaratıcı bölümünden en iyi verimi sağlamak için yazmayı bütünüyle bırakmış. Bu yaklaşımın iyi sonuç verdiği, ajansın Dave Trott'un iyi zamanındaki tazelikte, vuruculukta işler çıkarmasından gözlenebiliyor. Nitekim Steve Henry ve Axel Chaldecott'un yazdığı Holsten Pils geçenlerde bir dizi altın ve gümüş ödül aldı.

Trott'un herkesçe kabul edilmiş bir becerisi, öğrencileri ve yeni mezunları çok iyi yönetebilmesi. Ancak, bu beceri, gerçek kreatif direktörlüğün gerektirdiği ustalıklardan birinin bir uygulaması. Geçer eğilim, azimli genç kreatif direktörlerin zor da olsa Abbott örneğini izlemeleri. Daha sınırlı ama yetenekli diğer direktörlerin ise iyi bir kreatif direktör olmak istiyorlarsa gelecekte Trott modelini benimsemeleri daha iyi olacak.

Kaynak: Campaign Dergisi, 25 Mayıs 1984 / Türkçe ilk yayınlanması : 24 Ağustos 1984 / Çeviri : Haluk Mesci

10 yıldır hep böyle sevdim ben.

Bu kadar yoğun çalışmak ve sonunda semeresini alamadığını düşünmek. Bazen umutsuzluğa kapılmak. Kendine olan güvenini kaybetmek... Sonra yeniden kazanmak. Küçücük bir buluşla hayata dönmek. Bazen, yirmidokuz harfi bilen herkesin yapabildiği bir mesleği yaptığın hissine kapılmak. Tıkanmak. Lavabo aç kullanmak. Açılmak. Ta uzaklara gitmek. Yularından çekilmek. Kutsal Fatura Avcıları tarafından ehlileştirilmeye çalışılmak. O anda bir vahşi at gibi hissetmek ve davranmak. Kızgın damgayı yememek için çifteler savurmak. KFA'nın olmadığı bir coğrafya ozlemi içinde bulunmak. Tabi hal böyle olunca ukala bulunmak. Çocuk doğurmayanın çocuk doğuranı anlamasını umut etmek. Saçmalamak. İcine kanamak. Beni anlayamadilar demek. En doğruyu kendinin bildiğini sanmak. Kurduğun stratejinin doğru olduğuna sonuna kadar inanmak. İnandıklarının ısrarla yapılmadığını görmek. Sakal bırakmayı denemek. Bırakmak. Yine de dinlenmemek. Markayı namusun olarak görmek. Gözünün önünde markana nasıl -hunharca- tecavüz edildiğini görmek. Kollarından tutulmak. Bakmaya zorlanmak. Bu benim aşkım, onu böyle görmek istemiyorum diye düşünmek. Yakarmak. Çaresizce "durun, yapmayın!" diye yakarmak. Sonunda sinir krizleri geçirip galiz küfürler savurmak. Ayıplanmak. Bir an Şeytana kulak vermeyi istemek. Namus cinayeti işlemek istemek. İyileri paylaşmak... Kötülerin nasıl ustune yıkıldığını seyretmek. Bu arada, bütün bunlar olurken yılların hızla geçtiğini farketmek. Geriye dönüp baktığında asla pişman olmamak. Yine doğru bildiğini okumak. Yine yaptığın işlere aşık olmak... Onlarla sevişmek. Çekmeceyi açmak ve çekmecenin içine usulca, aşkla yatırmak fikirlerini. Aşklarını hiç unutmamak. Bir gün bir yerde karşılaşacağını ummak. Biriktermek. Bir nevi karşılıksız sevmek. Karasevdaya tutulmak. İşini çok, ama herkesi sevdiğinden daha çok sevmek... Her gün yeniden aşık olmak. Acıyı sevmek. Acısıyla sevişmek.

İşte böyle ortak. 10 yıldır hep böyle sevdim ben... Bir daha neden bu kadar içiyorsun diye sorma lütfen. Akıllı işi değil demiştim zaten. İçiyorsam sebebi var... Birer duble daha?...

Reklam Yazarı 'blog duası' niyetine...

Ya kebikeç ! Yo, copy catch !

Er reklam, vel kelam ve hüsn-ül kalem.
Kellem, keellem, eklem ve emeklem.

Hükm-ül latif, hakim-ül lütuf.
Hurufen taltif ve ruhen tuhaf.

Ol rezil-ü rüsva çünki taam-ül haram :
Eatin’ forbidden und essen verboten.

Fazla mesai

Tamam yazıyorum işte!

18 Mart Çanakkale Zaferi'nin 90. Yıldönümü'nün sabahında başlayan iş günüm, biraz uzadı. Saatlerimiz 00.30'u gösteriyor, hâlâ işteyim. Ve bugün, bir-iki mail dışında ilk kez kendim için birkaç satır yazıyorum. Kendim için yazmak da nedir derseniz, bu bir süredir kafamda olan bir konu. Brifini benim verdiğim şeylere de kafa patlatmak istiyorum. Blog açılınca 'evet, burası orası olabilir' diye düşünmüştüm. Birkaç tarakta bezi olan, belki de maymun iştahlılığı 'çok yönlülük' kisvesi altında sürdüren biri olarak, henüz yeterince planlı yaşayamadığım için blog'a da zaman ayıramıyorum. Ama blog'u seviyorum.

Bu saatte zihnim, öğlendekinden daha aktif. Sayısını bilmediğim demli çaylardaki tein'den mi, tıkır tıkır çalışırken çıtır çıtır atıştırdığım kuruyemişlerden mi bilmiyorum. Ya da ortalıkta dolaşmayan müşteri temsilcileri, çalmayan telefonlardan sayesinde daha rahat çalışıyorum.

Neyse tasarımcı arkadaşım metni yerleştirdi galiba, yanına gitmeliyim.

Sevgiler&Saygılar


Cuma, Mart 18, 2005

Üzüntü ve muz kabuğu...

Böyle düşünmeniz beni hayli üzdü. Aslında yazılan onca şey arasından pek de mühim olmayan bir ayrıntıya takılmış olmanız "Acaba boşa mı kürek çekiyoruz?" diye düşündürttü bana. Buraya yazılmış yüzlerce konu arasından, içlerinde tartışılacak o kadar şey varken, bunca insan burası için emek verir, değerli düşüncelerini bizlerle paylaşırken, sağ tarafta görmüş olduğunuz isimlerden her gün, buraya onlarca yazı gelirken ve biz reklam yazarları böylesi bir platformun içinde olmanın, paylaşmanın, dertleşmenin, fikir alışverişinde bulunmanın, güç trafosu oluşturmanın, imece usulü türlü sıkıntıların üstesinden gelmenin yarattığı sinerjiyle hep daha iyisini yapabileceğimiz, yalnız olmadığımız inancıyla coşmuşken incir çekirdeğini doldurmayacak bir mevzu hakkındaki eleştirileriniz bana biraz garip geldi. Sanırım meydanı biraz boş buldunuz?

Belki de hayal kırıklığına uğradınız hatta sinirlendiniz? Bu kadar insanın söyleyecek hiç mi birşeyi olmaz diye düşündünüz. Belki de vakitleri yoktur diye düşündünüz beklediniz, her gün gelip baktınız, birileri yazdıklarınızla ilgili bir şeyler demiştir belki diye. Siz yazılanlara kırık kırsık da olsa yorumlarda bulunmaya çalıştınız, ortada burayı yaratmak için harcanmış bir emek var onun için daha aktif olmak lazım, madem geldik katılımcı olmak lazım diye düşündünüz. Dinleyecek çok şeyiniz vardı ama herkes pek ketum, pek meşgul, pek bi' gerekçeli, pek bi' zamana ihtiyaçları var onu gördünüz.. Gitgide boş boş bakar oldunuz sayfaya, herkes boşvermiş çünkü, heyecanınız boşa gitmiş, boşa koymuşşsunuz dolmamış, belki boş atar da dolu tutarım diye son bi gayret bir şeyler yazmışsınız yine, boş bulunarak "yok yok boşu boşuna olamaz tüm bunlar" diye ama.....

İşte elinizde koca bir ama kalmış sizin de

...ama vakit yok
...ama biraz daha zaman
...ama bilmiyordum
...ama elektrikler kesikti
...ama işler çok yoğun
....ama geldik yoktunuz
....ama biz çok dertliyiz
....ama işimiz çok zor
....ama sektörümüz malum
....ama kayda değer şeyler yazmak lazım'lardan sonra


...AMA siz reklam yazarı değil misiniz?

Boş bulduk!!

Ben maalesef reklam yazarının cinsiyetsiz olduğu görüşünüze katılmıyorum önder bey. Zira cinsiyetimizi belirleyen faktörler neler ise bunların tüm davranışlarımız üzerinde etkisi olduğunu düşünüyorum. Cinsiyetsizdir demekle neyi kastettiğinizi tam anlayamadım. Farklı tercihleriniz bile olsa mutlaka bir cinsel kimliğiniz vardır ve yazarken de - her ne yazıyorsanız yazın, hatta her ne yapıyorsanız yapın- bu kimliğinizden tamamıyla sıyrılmanız ne kadın ne de erkekmiş gibi yazmanız ( eğer ki kastettiğiniz buysa..) mümkün değilmiş gibi geliyor bana

Reklam yazarı kimdir? Ne demektir? Kaldığı yerden devam....

Yazdıklarında hep bir eksik varmış gibi hissedendir

Yaşı yoktur. Aslında hep çocuktur da gene de yaşı yoktur

Kafası çok çalışan, çok hızlı çalışan, durmadan çalışandır

Çok kişiliklidir

Cinsiyetsizdir ( ???)

Görmüş, geçirmiştir

Hayatla bi' derdi vardır

Kendisiyle bi' alıp veremediği olandır

Kendini beğenendir

Bazan da hiç beğenmeyendir

Varmayı değil, yolda olmayı sevendir

Cüretkardır

Deniz anası gibidir. Dışa açılır, içe kapanır, dışa açılır, içe kapanır...

Dört çekerdir, dert çekerdir

Nevi şahsına münhasırdır

Zekası patlamalı, gönlü içten yanmalıdır

Tam bi' fikri ucundan yakalamış çekecekken bi'şey sorulandır

Sahada ayak basmadık yer bırakmayandır

-boşluk2-

Writer's block... Writers' blog !

: )

Yahu, kardeşler, arkadaşlar... Çok mu meşgulsünüz ? Yoksa güzel defterinize kıyıp yazamıyor musunuz ? Çok 'kolalı' bir duygu oluşmasına mı yol açtık ilk yazılarda ? Hani içimizden geldiği gibi yazacaktık ? Dertleşecektik ??

Yazın iki satır, yarım paragraf, her ne kadarsa. Sesinizi görelim. Fikrinizi duyalım. Sevinelim. Düşünelim. Yalnız olmadığımızı anlayalım.

Salı, Mart 15, 2005

Faydalı bir eser

"Türkçe'nin Zenginlikleri İncelikleri"
Prof. Dr. Doğan Aksan

Bilgi'den çıkmış..

Gitmeyen katılma davetleri - 2 -

15 Mart 2005 saat 0.02 itibariyle, Ortak Defter daveti gönderilmiş ama çeşitli nedenlerle daveti alamamış veya davete henüz icabet etmemiş/edememiş arkadaşlarımızın listesi şöyle :

Deniz Kızılkaya, Kağan İşmen, Barış Akbaş, Bülent Şentay, Yaşar Akbaş, Vildan Çetin, Uygur Yılmaz, Vahide Tandelen, Hasret Altınsuyu... Atladığım veya arada kalmış arkadaşımız varsa, beni uyarmasını rica edebilir miyim ?

Pazartesi, Mart 14, 2005

Yazamamak nedir?

Yazmak sevişmek gibiyse yazamamak neye benzer acaba? Ustalar "yazmak" üzerine yazıyorsa yazamamak üzerine yazmak da çaylağın birine düşer herhalde.

Eğer beyniniz her daim, iş çıkışı saatlerindeki E5 gibiyse, ya da sabah saatlerindeki köprü trafiği gibi...Yani klavyenin başına geçtiğnizde ya da daha geçmemiş de olabilirsiniz. Hala bi'şeyler düşünüyorsunuz diyelim. Sağ taraftan gelmekte olan Başlık alternatifleri yüklü tanker yolun ortasında devrilmiş, kontrolden çıkmış alternatifler başsız kalmış, itfaiyeye haber vermişsiniz ama gelmesi aynı İstanbul'daki gibi kimbilir kaç dakika sürecek durumundasınız. Bu arada trafik sol şeritten kontrollü olarak verilmeye çalışılırken, alt metin için düşündüğünüz sözcükler saatte 150 km hızla yanınızdan geçip gidiyorlar ve yağmur başlamış. Yani müşteri temsilciniz ya da direktörünüz sizi sıkıştırıyor. Yani zemin son derece kaygan. Ani bir fren bütün trafiği daha da içinden çıkılmaz bir hale sokabilir. Ana yollarınıza akmakta olan bağlantı yollarında da durum pek iç acıcı değil. Şu an içinde bulunduğunuz bu trafği bu sıkışıklıktan bir an önce kurtarmazsanız, dedlaynı yaklasan diğer işler başınıza bela olacak. Bu da yoğun bakıma kaldırılmanız demek...Yoğun bakım ne demek? Hafta sonu da çalışmak zorunda olmak demek. Ya da geç saatlere kadar ajansta kalmak...Yoğun bakım sizin için değil, elinizdeki iş için tabii ki!

Oysa siz kendinizi bu trafiği çözecek, Batı Yakası Hikayesivari bir müzikalden fırlamış, bir yandan trafik düğümünü çözerken, bir yandan danseden, refüjün üzerinde şarkısını söyleyip sekerken, bir balet edasıyla kullandığı elleriyle her seyi idare eden trafik polisi gibi hayal etmişsiniz...

Ya da;

Beyniniz, hepsi birbirinden başına buyruk, hepsi birbirinden kaprisli, hepsi birbirinden en iyi, hepsi birbirinden virtüöz müzisyenlerden mürekkep bir orkestra gibiyse fakat Allah rızası için bir güzel ses, bir ahenk, bir hoş sada duyulamıyorsa bu orkestradan??? Kafanızın içinde Semra Hanım kılıklı bir şey tüm vurmalıları ele geçirmiş ve bas bas bağırıyorsa "Başlık böyle olacak, tonu sert, semsert olacak, ses getirecek, işte o kadar" diye...Bu duruma içerleyen ve bu kadar gümbürtüye gelemeyen naif ve ürkek yan flütçünüz ara nameleri flütüye degil de hıçkırıklarıyla yapmaya çalışıyorsa...ki kendisinin asıl görevi, metninizin ruhların üzerinde bir sabah esintisi etkisi yaratmasanı sağlamaktır gerektiğinde. Tüm bunlar olurken yaylı grubunun yayları ve dahi sinirleri gerim gerim gerilmisse ve bir türlü istediğiniz tonu tutturamıyorlarsa???? Vermek istediğiniz mesaj ya çok sert bir tonda oluyor ya da hiç ses duyulmuyorsa???

Oysa siz kendinizi hep Zubin Mehta gibi hayal etmişssiniz...Saçlarınızı savura savura müthiş bir ahenkle coşmuş, kafanızdaki bütün enstrümanlarla dörtnala yazıyırsunuz...O müthiş İspanyol Kapriçyosu tadındaki metniniz bittikten sonra tüm seyirciler sizi ayakta alkışlıyor....

Yazmak...sevişmek gibiyse, yazamamak da bende bunlara benziyor işte....

Cumartesi, Mart 12, 2005

Helal! Helal!

Joseph Kessel’in “Atlılar” romanında uzun uzun anlatılan bir oyunun ismi bu sabah aklıma düşüverdi. Çok eskiden okunan kitapların zihnimize bıraktıkları fren izleri böyle bir şeydir işte: Tam aynı yoldan başka bir yöne doğru giderken rastlayıveririz ve bize yepyeni bir ufuk açıverirler.

Oyunun adı, Buzkaşi. Afgan bozkırlarında oynanan, zor mu zor, sert mi sert, hem kanı hem teri bol bir oyun. Sıkılmazsanız, birazcık anlatayım:

Oyun başlamadan çok önce, tüyü bol ve gariban bir teke arkadaş yakalanır ve ustaca boğazlanır. Çilesi ölümünden sonra başlayan bu tekecik iyice şişirilir ve oyun alanına getirilir.

Oyun alanının bir ucuna, ismine “Helal” denilen bir çember çizilir. Sonra gözün gördüğü uzaklığın en ucundaki çizgiye (hani o içimizdeki maceracı herifin veya kızın hep gitmek istediği ve “ufuk” denen yere) bir direk çakılır.

Meydana gelen elleri kamçılı, çoğu çıplak, vücutları kamçı izleriyle dolu kurt bakışlı adamlar, aldıkları işaretle atlarının üzerinde Helal Halkası’na yaklaşırlar. İkinci işaretle bu herifler aniden çakmaktaşı gibi delirir ve tekeye saldırır. Oyun başlar.

Amaç, halkanın içindeki teke leşini almak, şeytanın kendisi at binip kamçı kuşanmış ve peşinden geliyormuş gibi sürüp ufuktaki o direğe varmak, tekeyi etrafından dolaştırıp geri gelmek ve halkanın içine atmaktır. Tabii bu söylendiği kadar kolay değildir. Yere basmadan koşan hızlı bir Afgan kısrağının tepesinde, peşinde yirmi veya ikiyüzlü atlı sırtına, bacaklarına, yüzüne deri kamçılarla vurarak tekeyi kapmaya çalışırken kilometrelerce hiçlik düzlüğünü geçmek gereklidir. Elbette takımlar vardır, ancak her takımda olduğu gibi aleni indirilen darbelerin arasında tekeyi tutana vurulan en can yakıcı darbeler genelde başarıyı, yani kanlı teke leşini kapmak isteyen takım arkadaşlarından gelir.

Teke mi?

O garibim zaten ölüdür, fakat şahit olan her canlının yüzünü kızartacak bir post mortem töreninde başrolü oynamaktadır. Oyun boyunca yüzlerce kez el değiştirir. Kamçılarla derisi yüzülür. Yere düşer ve üzerinden çocuklar gibi şen olduklarını pek sanmadığım bin kadar atlı hızla geçer. Geçmekle de kalmaz etrafını sarıp onu yakalamak için üzerinde tepinir dururlar. Teke çifte yer, parçalanır, kanar, tüyleri yolunur, üzgün ve mide bulandırıcı bir kalıntıya dönüşür. Fakat başroldedir. Getirilip halkanın ortasına atılana –yani oyun bitene- kadar dünyanın en önemli şeyidir.

Küçük ve orta boy bir reklam ajansında –artık reklama bakış açınıza göre adına “ürün” mü yoksa “eser” mi dersiniz onu bilemem- yaratıcı işinizin son hali, genelde oyun bittikten sonra liğme liğme olmuş şu tekeye benzer.

Fikir biz kez ortaya atıldıktan ve elle tutulur, paspartulanmış gerçeğe dönüştürüldükten sonra (bu noktada tekenin doğumu ve buna sebebiyet veren edimler gibi lezzetsiz konulara sapmamak için yazarın yaratıcılık buhranlarını ve çizerin “yazar sonrası” uykusuz saatlerini sadece gözümüzde canlandıralım lütfen) öncelikle reklam konusunda minimum “fikre” sahip olmasını beklediğiniz müşteri ilişkileri karakterlerine sunarsınız.

İyi bir buzkaşi oyuncusu olmakla birlikte, bu karakterlerin genelde tekenin nasıl hissettiği konusunda hiç bir fikirleri yoktur. Hatta ve hatta tekenin bir rasyonele dayandığına da inanmak istemezler ve inansalar bile o rasyonelin “ürün” formunda ortaya çıkmış, elle tutulur bir medya üzerinde sunulabilir hale getirilmiş olması onlarda hemen şu fikri uyandırır: “Teke o halkanın içinde iyi durmuyor.” Ve saldırırlar.

Tekenin formunu bozmak için sizinle cebelleşmeye hazır ve kamçıları da genelde kör olan bu grupla uğraşmanız kolaydır. Buzkaşinin iç dinamiklerini iyi bildiklerinden, cahil cesaretinin yarattığı hormonal patlamaları kendi içlerinde iyi kontrol etme özellikleri vardır (Türkçesi işinize fazla karışırlarsa zaten bu yazar-çizer takımı genel olarak kaçıklardan oluştuğundan uzun vadede canlarını çıkaracağınızı iyi bilirler ve “yemez”). Saldırılarını savuşturduğunuz anda, tekeyi kapar ve hedefe doğru uzaklaşırlar.

Hedef denilen şey, “dilin” ve dolayısıyla sağduyunun bütün nimetlerinden arınmış bir müşteri grubudur. Reklam denilen naneye zaten pek inanmakmakta, toplantıya kravatla gelmeyen ve her konuştuklarında fazla zekice sözler sarfeden şu heriflere ve karılara hiç güvenmemekte, rüyalarında parasının şirketin kasasında açılmış bir pencereden esen “satın alma ve tasarım” rüzgarıyla uçtuğunu görmektedir bu grup. “Madem parayı havaya savuruyoruz...” faraziyesiyle kurduğu bir mantra’sı vardır ve o mantra şöyle bitmektedir: “Beğendiğim işi yaptırayım bari.”

Teke, işte tam da bu sırada atının tepesinden dünyaya “yemişim reklamcıları benden iyi mi biliyorlar,” edasıyla bakan bu grubun ortasına atılır.

Zavallı teke...

Pek sütten çıkmış ak kaşık olmayan işgüzar müşteri ilişkileri ekibi, müşteri ve müşterinin “yanında gelen” (İngilizceden apartma şu lafı çok seviyorum) amip kıvamındaki profesyonel yönetici güruhu, tekeyi öncelikle ortalarına atıldığı yerde üzerinden birkaç kez geçerek inceler. Daha sonra, aralarından (burayı okumuyorlarsa Alfa Erkeği veya Kadını diyebileceğimiz olanı) tekeyi kapar ve yerden yere vurmaya başlar. Doğası gereği, bu sırada çevresindekilere bizler gibi aklı fikri yaratmaya çalışan tiplerin anlayış sınırlarına hiç girmeyen ince söz kamçılarıyla vurmakta, gelecekte kendisine dedikodu olarak dönecek izler bırakmaktadır.

Artık iş hayatında yediği tokatların ve geçirdiği senelerin kümülatif toplamının IQ seviyesine oranına bağlı olarak bu lider “slogan istediğim gibi olmamış... Beğenmedim... Biraz şey gibi değil mi? Renkler az şey olsa da logo da şöyle olsa da bir de badi tekst içinde daha bir kansımır drayv yaratacak biçimde bir kanteskst mi kullansaydık acaba pek sayın satın alma sorumlusu Necati Bey?” gibi cümleler kuracaktır ve tekeyi paralamaya devam edecektir. Bunların akılı olanları, tekeciği biraz paraladıktan sonra avanesinin ortasına bırakarak debelene debelene yorulmalarını bekler ve sonra kaparak ok gibi Helal Halkası’na doğru uçar. Akılsız olanlarıysa, tüm cümlelerini nokta ile bitirerek iş hayatında kazara tırmandıkları basamaklardan hiç feyz almadıklarını kanıtladıkça kanıtlarlar.

Hikaye sürüp gidebilir. Hatta çenesi düşük bendenizin sözü kesilmezse uzağa çakılmış o direğin etrafından sonsuz defalar dönüp gelebilir. O yüzden sabahın bu saatinde bir sonuca varmakta ve bu mesaj tahtasından “yeter yediğin disk alanı ey zalim” kibarlığıyla atılmaktan son anda kurtulmakta fayda sezinliyorum:

Bir kez bu buzkaşinin içine düşmüş her yazar, üzerine titrediği, yeteneğine senelerinin birikimini katarak şekil verdiği, cahil cühelanın “alt tarafı 82 kere tuşa bastı” diyerek hor gördüğü o güzelim “eserinin” öldürüp şişirilmesinden, oyunun ortasında atılıp korkunç bir deformasyona uğramasından, bütün kuduz oyuncular yorulup teke Helal Halkası’na atıldığında o ilk haline hiç benzemeyen deforme, iğrenç, şimdiki yayık Türkçeli gençlerin diliyle “yıvışık” hale gelmiş olmasından nefret eder.

Orijinal buzkaşide teke Helal Halkası’na atıldığından seyredenler ayağa kalkar ve “Helal! Helal!” diye bağırırlar.

Toplantı bitip de eskiden “eseriniz” olan teke önünüze atıldığında ve fikrinizin ölümü işi satmış kişilerin ve buna şahitlik edenlerin “Helal! Helal!” nidalarıyla kutlandığında, içinizdeki nefret ve “ölmüş ve tabutu çivileniyor olmak” hissi daha da artar.

“Bu nefreti hiç bir zaman hissetmedim,” diyebilenimiz var mıdır?

Varsa, siz olmak güzel olmalı.

Cuma, Mart 11, 2005

Yazmak nedir?

Hunter Thompson "Yazmak sevişmek gibidir, zevk için yapıldığında zevklidir. Kaşarlanmış fahişeler aşka gelmez. Yazar, yazdığı olayın oyuncularından biri olmalıdır...Senaryoyu yazan, kamerayı kullanan ve başrollerden birini oynayan rejisör gibi." diyor. Ben de bizim yazarlarımızın çoğu kez şöyle dediğini okumuşumdur hep bir yerlerde. "Yazarken acı çekiyorum." Acaba bir işin zorluk derecesi sözle de artırılırsa daha değerli kılınır mı diye düşünüyor bizimkiler. Yoksa hep acılar içerisinde büyümüş, büyütülmüş bir toplum olduğumuz ve acı değerli, anlaşılabilir olduğu için mi? Ben yazıya aşkla tutkunum. Bu nedenle Hunter'dan yanayım. Belki de o yüzden hüzünden çok kahkahayı sevdim. Tabii şimdi biri de girip diyecektir ki: Göz yaşından kahkahaya geçiş için bir çıt yeterli. O da haklı. Ne demeli?

Perşembe, Mart 10, 2005

Taze kan

Bizde staj yapabileceğini ilettik. Şu anda 5 stajyer var ayrı bölümlerde. Gerçekten taze kana ihtiyaç olduğu kesin. 1999'dan beri sektor kan kaybına uğradı. Ama şu da ortada ki, adam aradığınızda da bulamıyorsunuz. Ya olmadan olmuş ve yabancı futbolcu havasında para isteyenler, ya meslek dışından gelip büyük hayaller kuranlar, kifayetsiz muhterisler (hırslı da yeterli değil), kaybeden-geziciler vb..Sizin aradığınızın ise zaten iş değiştirmeye niyeti yok. Büyük ajanslar eskisi gibi reklamci yetiştirmiyor. Biz hala kendi olanaklarımız çerçevesinde stajyerlere şans tanıyoruz. Bazısı iki günde kaçıyor, yapamayacağını anlayıp. Bazısı direniyor, ne var ki düşündüğü kadar yaratıcı-yetenekli-hevesli değil. İyi, istikrarlı, yetenekli, pratik zekaya sahip biriyse mutlaka tutunuyor. Eskişehir'de de üretim durdu galiba. Oysa oradan gelenler iyiydiler. Daha çok yapım-yönetime kayıyorlar. Sanırım para neredeyse oraya gidiş başladı. Otoyol köyümüzün arkasından geçeli beri, köyün gelişimi de durdu. Para, artık medya ajanslarında çünkü. Yazar olup da ne yapacaksınız bu ülkede. Yaratıcılığın bu kadar tu kaka oldugu bir ortamda, herkese rağmen yaratıcı iş çikarmaya çalışmak, onları ikna etmek, kişileri erken yıpratıyor. Yaratacağına, git eleştiren ol. Sunan değil sunulan ol. Ürün sorumlusu olarak başla ise sen de Kübra. Böylece sektörden de intikamını alırsın tatlı tatlı :))

Kübra Çorapçı

İstanbul Üniversitesitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü son sınıf öğrencisi Kübra Çorapçı'dan acıklı ve haklı bir mektup aldım. Fakülteye girdiğinden beri idealinin reklam yazarlığı olduğunu, uzun süredir uğraştığı halde hiçbir ajansta staj yapamadığını anlatıyor ve soruyor :

'Birçok reklamcı büyüğümüz (siz de dahil olmak üzere) sektörde taze kana ihtiyaç olduğunu söylüyor. Peki, biz "taze kan" tanımına girmiyor muyuz acaba? Ya da yanlış bir şeyler yapıyoruz da, farkında mı değiliz? Düşündüm, taşındım; işin içinden çıkamadım. Belki siz bana yardımcı olabilirsiniz. Şimdi ben susayım; üstatlar konuşsun.'

Kendisine yardım edemiyor muyuz gerçekten ? El verecek arkadaşlar için, Kübra Çorapçı kardeşimizin adresi bende.

Çarşamba, Mart 09, 2005

Peter Pan

Peter Pan olduğumuzu anımsayarak uçtum geldim aranıza. Umarım Kaptan Kanca'yı el birliğiyle yeneriz:)

Gitmeyen katılma davetleri

Sistemin işleyişinde bir gariplik var : Katılmanın mutlaka blog içinde gönderilen davet e-mail'i ile olması gerekiyor. Ama bazen, kaç kez gönderirsek gönderelim gitmediği haberi geliyor. Haber alamadığımız durumlarda ise arkadaşlarımızın 'ilgilenmediğimizi' veya 'gerekeni yapmadığımızı' düşünmeleri olasılığı yüksek ve üzücü. Ne yapabiliriz bilmiyorum. Çevrenizde böyle arkadaşlarımız varsa lütfen haber verir misiniz, denemeye devam edelim.

Salı, Mart 08, 2005

'Yazarlık Üstüne'

27 Mayıs 1979 tarihli Milliyet, Çetin Altan'ın 'Şeytanın gör dediği' köşesinden şu yazıyı saklamışım :

Jules Renard'dan Seçmeler : Yazarlık Üstüne

Yazdığın şeyin içine bir parça ay ışığı koy *** Yazmak kücük i'lerin üstüne kocaman noktalar oturtmaktır. *** Şayet hayranlarımın hepsi kitaplarımı alsaydı, sayıları daha az olurdu. *** Her şeye rağmen, yazarlık mesleği, gülünç duruma düşmeden, para kazanmanın başarılabileceği tek meslektir. *** Beni ilk kez okumadan ikinci kez okuyabilme olanağı bulunsa, çok daha fazla sevilirdim. *** Bazen sevmediğimiz bir eleştirmenin eleştirisi, sevdiriverir bize eleştirilen kitabı... *** Bir yazı adamı gerçekten yazı adamı olmalı. Gerisi edebiyattır. *** Edebiyat, hiçbir kabiliyeti olmayan kişilere, durmadan dinlenmeden, tekrar tekrar kabiliyetin olduğunu kanıtlama sanatıdır. *** Bir yazarın mesleği, yazmayı öğrenmektir. *** Yazmak için yaşamalı, yaşamak için yazmamalı...

Reklam yazarlığı için de okunabileceğini düşünmüşümdür hep.

-Boşluk-

Boşluk duygusu. Tek harf vurulmayan, vurulmayacak, uçsuz bucaksık bir beyazlık. Karanlık ya da. Gezegenleri, güneşleri, kuyruklu yıldızları boşaltılmış, kapkara bir yokluk. Olmayış. Olamayış. Genleşmeyen, genişlemeyen, gelişmeyen. Zorla, zoraki, zora giden.

Ortak (!) Defterin verdiği duygular, bunlar.

Perşembe, Mart 03, 2005

Dil Sempozyumu

Marmara Üniversitesi web sitesinde şu duyuru var (http://mimoza.marmara.edu.tr/~dilyazin/dilyazin_duyuru.htm)

Uluslar Arası
V. DİL, YAZIN, DEYİŞBİLİM
SEMPOZYUMU

24-25 HAZİRAN 2005
KATILIM ÇAĞRISI

Sayın Meslektaşımız,

V. Dil, Yazın, Deyişbilim Sempozyumu 24-25 Haziran 2005 tarihleri arasında Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Yabancı Diller Eğitimi ve Türkçe Eğitimi Bölümleri tarafından İstanbul’da uluslar arası katılımlı olarak gerçekleştirilecektir.

Dil, Yazın ve Deyişbilim, günümüzde kültürleri tanımak ve yazılı ürünleri okuyarak anlamak için ihtiyaç duyulan olgulardır. Bu sebeble ana dili ve yabancı dil uzmanları bu alanlarda yaptıkları araştırma ve çalışmalarla bu bilim dallarına katkıda bulunurlar, kültürler arası ve kültür içi iletişime yardımcı olurlar, yazarlar ise yazın ve deyişbilim için malzeme sunan sanatçılardır.

V. Dil, Yazın, Deyişbilim Sempozyumunda siz değerli bilim adamlarını bir araya getirmeği, dil, deyiş ve yazın alanlarındaki çalışmalarınızı / araştırmalarınızı paylaşıma sunmayı plânlamaktayız. Birincisi Denizli’de, ikincisi Adana’da, üçüncüsü Eskişehir’de, dördüncüsü Çanakkale’de düzenlenmiş olan bu sempozyumun  çokdilliliğin ve çokkültürlülüğün  kavşağı olan İstanbul’da dil, deyiş ve yazın alanı ile ilgilenen bilim adamlarının katılımlarıyla verimli geçeceğine inanıyoruz.

Sempozyuma Türk Dili ve Edebiyatı, Türk Dili ve Edebiyatı  Eğitimi, Türkçe Eğitimi, Batı Dilleri ve Edebiyatları, Yabancı Diller Eğitimi, Doğu Dilleri ve Edebiyatları, Mütercim-Tercümanlık ile ilgilenen öğretim elemanlarının ve yazarların katılımı beklenmektedir. Bildiri ile ya da dinleyici olarak katılmak isteyenlerin bilgisine sunulur.

Sunu konuları:
a) Dilbilim ve Dil Eğitimi
b)Yazın, Yazınbilim ve Yazın eğitimi  
c) Deyişbilim (Stilistik, Retorik).
d) Çeviri, Çeviribilim  

Saygılarımızla,
Sempozyum Sekreterliği

Yazım kılavuzu

Aladdin Ad Works'ten Fırat Yıldız duyurmuş :

"İmla Kilavuzu ve Ingilizce Turkce sozluk.
ihtiyaci olanlara...

http://www.turkmac.com/turkmacware.php"

Çarşamba, Mart 02, 2005

Vildan Çetin arkadaşımıza açık mektup

Sevgili Vildan Çetin, aramıza katılmanız için ne yaptıysak nafile ! Size attığımız her davet, alternatif adresiniz dahil, geri geliyor, sonra sizden 'beni unuttunuz' mesajı alıyoruz... Ne yapsak ?

Salı, Mart 01, 2005

Reklamcı Türlüsü - Siz hangi tür reklamcısınız ? (Erol Batislam'ın özel izniyle)

batislam@hotmail.com utançla sunar : reklamcı türlüsü – siz hangi tür reklamcısınız?

ortaya karışık reklamcılık- size şööle keyifli bi kampanya düşünüyoruz. araştırmayla ne vakit kaybedeceksiniz. medya indirimlerini de halamın oğlu ayarlayacak. bırakalım bunları, cimbom dün nası kodu ama...

elmacı reklamcılık- mart geldi, hala uyuyosunuz. kıyıda köşede ne kadar komikli ilan, film varsa dökün ortaya. hedef kitle görmemiş olsa da farketmez.

anadolu pop reklamcılık- bizanslılar yurdum insanını pek bi komik buluyo; bi düzine laz fıkrası, iki koli doğu şivesi, biraz da gözyaşı, ben buyum işte.

touchdown reklamcılığı- maneviyatım buruştu lan brief’ten, ppm’den, bitmez üretmez toplantılardan. gidip bünyeyi bi parlatayım, dedikodu toplayayım.

sağlamcı reklamcılık- demek bu sunduklarımız çöp diyosunuz. isterseniz bi de tüketiciye soralım, biz kimiz ki karar verelim. önce şööle dört başı mamur evlere şenlik bi araştırma, sonra üstüne bi tracking, tatlı niyetine de bi konumlama çalışması. bi yıl sonra kampanyanız hazır.

anglo-saxon reklamcılık- kız anglo olsun, oğlan da sakson. fonda saksofon. biraz humoristik, biraz da hip hop bi tarzı olsun.

arakçı reklamcılık -getir abi shots’u, archive’ı neyin, kim izliyo ki bunları. bi sektör biliyo ona da ‘kol kırılır...’ muamelesi yaparız. biraz da festivallere filan gidelim, hoş filmlere bakalım. ilham nereden gelir bilinmez.

kokmaz bulaşmaz reklamcılık- müşterim der ben yazarım, logosunu gocaman yaparım, eğer patronun karısı sevmezse, köprü altında yatarım.

‘entegreyim entegre’ reklamcılık- gavur yapmış zamanında, bi makalede gördüm. olayı entegre yapacaksın; iş gireceeek, hooop entegre olarak çıkacak. hem çeşit, hem sinerji, hem bol bütçe. ne güsel deyil mi?

yönetmen reklamcılığı- herkes hamuduyla götürüyo, ben ne demeye sanat manat imgelem diye kıvranıyorum. al bir iki yamuk tipli adam, maymun et. sonra gelsin başarılar, paralar, röportajlar.

‘adamın biri bi gün...’ reklamcılık- şimdi reason to believe’i, faydayı filan bırakın. ben tüketiciye ööle komik bi fıkra anlatcam ki yarılacak, beni unutamayacak. yani sizin markanızı unutamayacak demek istiyorum.

trend reklamcılığı- berke sen norveç’e gidiyosun, börtü sen de zanzibar’a. şööle etnik tadı olan trendi bi füzyon bulmadan gelmeyin.

bebek yokuşu reklamcılığı- şu yokuştaki megaboard’lardan biri boşalsa da ‘bebek’le ilgili bi espri patlatsak. mekana göre mesaj prim yapar, üstümüzde de güzel durur.

buzzword reklamcılık- crm olayına girelim, e-business’a ağırlık verelim, outsource edelim, viral marketing ne cillop bişey a dostlar?

‘bunu yemekte konuşalım’ reklamcılık- bu işler stratejiyle, yaratıcı işle olmaz. kağıthelva yemeye gidelim. ay şeklinde olsun tercihan.

arkaik reklamcılık- bunun usp’si nerde kardeşim?

stratejik reklamcılık- bir iki model, tablo felan yapayım ya da uluslararası ortağımdan kapayım, müşteriyi bi kaşık teoride boğayım, bakarsın ekmek yerim.

tabela reklamcılığı- şöyle güzel bi açık hava şeysi düşündük, accayip effektif bi olay. gören bakkala koşup malı almak için yalvaracak diyorum size.

iletişimci reklamcılık- kartıma ‘iletişim’ yazayım daha şık durur, film de çekerim, rulman da ithal ederim. ne olur ne olmaz, vizyonu geniş tutmakta fayda var.


one-size-fits-all reklamcılık- her markaya özel muamele, her vücuda ayrı ceket ne hacet. ünlüyü göstereceksin, bi de komiklik. eğer zamanın yoksa daya tipografik bişeyler...al sana meşhur marka, meşhur reklamcı.

arabesk reklamcılık- markamızın kimliğine, kitlesine uyan bi halk sanatçısı buluyoz, bi şarkı yapıyoz. tadından yiyemiyoz, stoklara yetişemiyoz.

grotesk reklamcılık- fahrettin abinin eline ver boruları, pervasızca oraya buraya savursun. yerçekimine direnen vamp kadını da getirin küfür tadında laflar edip orasını burasını açacak.

tatlı su reklamcılığı – çok şeker bi sektör. insanlar çok hoş, eğlenceli. hep bööle gülüyosun eğleniyosun, parti felan yapıyosun. sitcomlarda da bu reklamcılar pek esprili, pek entel, at kuyruklu tipler.

pedagojik reklamcılık- reklam fikrimiz pek sağlam değil. en iyisi arabayı çocuk kullansın, çocuk bankamatikten para çeksin, çocuk politikacı gibi konuşsun, çocuk kadına elle sarkıntılık yapsın; millet bunlara hasta oluyo.

tasarım reklamcılığı- çok şık ve steril ilanlar, posterler, broşürler ve hatta kurumsal kimlikler yaptık, hala bize küçük dükkan diyolar. inanılır gibi değil!

big idea reklamcılık- bizim işimiz fikir satmak, bulduğumuz fikrin ‘big’ olması bizim için çok mühim. iletişim kurar mı, kurmaz mı, o fikrin bileceği iş.

moda reklamcılığı- tepeden tırnağa karizma sahibi, tırsıtıcı bakışlı, eti kemiğine iliştirilmiş yarım düzine manken buluna. egzotik bi atmosferde çekim yapıla. sakın ha logodan başka kelam edilmeye. en kokoş semtlere mega mega, çarşaf çarşaf asıla…

‘bodruma kaçacam artık’ reklamcılık- cukkayı doğrulttum, artık zamanıdır. gidecem yontuculuk, boncukculukla uğraşacam, bakarsın böcek börtü, dantel örtü şiyirler de yazarım.

postmodern reklamcılık – reklamcılığın defterini dürdük ya, şimdi bizatihi reklamla kafa bulacaz. bi nevi ters çakma olayı. ama kimsenin ruhu bile duymayacak. biz tatmin olcaz o ayrı.

cingılcı reklamcılık- ne ürünle ne markayla ilgili dişe dokunur, söylesek inanılır bişey var. çakacaz cingılı, türkiyem göbek atacak. önemli olan melodinin kulaklara takılabıl olması.

klipçi reklamcılık – lokasyon şahane, kızlar mükemmel, yönetmen gay, ışıkçı abaza, fikir honki ponki torino, senaryo nanay.

büyük prodüksiyon reklamcılığı – her şey devasa olmalı. kalabalıklar görüyorum, insanlar dans ediyor. görüyorum, eğlenmekten ölenler oluyor. yurdu bi baştan bi başa turlayan panel vanlar, masalar boyu bira içen insanlar, uzayda huysuzluk eden veletler ve daha neler neler…

‘ben de yaparım’ reklamcılık- belki ben bir overlokçu, belki bir tiyatrocuyum, kim bilir belki de son ütücüyüm. lakin sormak isterim, bu benim reklamcı olmama engel midir?

tüccar reklamcılık – boşuna debelenmeyin, iş komisyonda biter. ne o öyle 1960 model 17,65 hesapları, salon salomanje stratejiler, içgörü azmanı yaratıcı işler. gir konkura, ver en düşük fiyatı, kap müşteriyi.

vatan millet sakarya reklamcılık- her yerde bayraklar olsun, kalabalıklar caddelerde ‘dağ başını duman almış’ı söylesinler, teyzeler yaşlı gözlerini başörtüleriyle silsinler, el sallasınlar. arkadaşını askere yolcu edenler, ege türküleriyle kılıç kalkan oynayanlar gırla gitsin. reklamımız duyguları gıdıklasın, tüylerimizi otuz iki kısım tekmili birden tiken tiken etsin.

kurumsal reklamcılık- tam sayfa bi ilan hayal et, ortasında tek bi kelime, bilemedin küçük bir görsel var. altında aristo’nun, ondan telif alamazsak, bernard shaw’un okkalı bi lafı var. logoyu da dıngaladık mı tadından yenmez.

korsan reklamcılık- maaşım garanti nasılsa, paşa paşa işimi yaparım, arada da boş durmam, evime ekmeğimi götürürüm. ‘yapmadım, yapmam, yapanla da konuşmam’ diyen beri gelsin.

placebo reklamcılık- bizi doktor gibi görmeniz lazım. siz bu durumda hasta oluyosunuz. siz hiç doktorunuza ‘ben şu ilaçları alsam daha iyi olur’ diyo musunuz? şimdi gözlerinizi kapatın, dediklerimizi yapın. yıl sonunda etkilerini görmezseniz nane limon kaynatıp pazar payı niyetine afiyetle içersiniz.

freelance reklamcılık- maksat ruhum özgür olsun, yeni ufuklara yelken açsın. kafamın konforuna göre takılayım. baktım yemedi, sektöre geri dönerim. yalnız abi o müştem kardeşim neler çekiyomuş bee.

‘yayında toplar’ reklamcılık- renkler aslında böyle değil, casting’e de şimdilik öylesine bakın, senaryoyu key brand benefit’i öne çıkaracak şekilde revize edecektik zaten. siz bu filmi bi de kuşakta görün, sonra sövecekseniz sövün.

internet reklamcılığı- tamam, itiraf etmeliyiz ki web olayı çuvalladı, ama çok etkili bi mecra olduğunu yadsıyamayız. gerçi etkisini ölçemiyoruz, ‘hit-ti kablel vuku’ yapıyoruz. memlekette kaç kişinin bilgisayarı, kaç kişinin bağlantısı var hesabını yaptık ‘bayağı bi çok’ çıktı. her kadı kızında bi kusur olma mı?

kerhen reklamcılık- benim derdim romanımı bitirmek arkadaş, ne satacam ruhumu kapitalist şeytana. ben şimdilik şu radyo spotunu yazıyo gibi yapıyım, komserin gülbeyaz’a sarktığı dördüncü bölümü bitiriyim, belki arada iki piyes yazar, bi de pantolon dikerim.

opportünist reklamcılık- yaşasın, beklenen kriz geldi. şimdi adam atmanın, maaş indirimi yapmanın tam zamanı. ciro kaybımız o kadar değil ama olsun. bi daha böyle krizi ve bu kadar kerizi nerde bulacaz?

ayrılıkçı tamil gerillası reklamcılık- hedef kitle evli olabilir, ama mutlaka boşanmayı düşünüyordur. geniş çaplı araştırmalar doğrultusunda yaptık biz bu stratejiyi. gördük ki reklam sektörünün çoğu boşanmış, önümüze gelen reklama çaktık ayrılık temasını.

demonstratif reklamcılık- şimdi bu kampanyanın yarısına ‘bizim’ stratejiyi, diğer yarısına ise ‘rakip’ stratejiyi uyguluyoruz. sonuç ortada; bizim satışlar züper, imajımız dellendi. rakipse kan ağlıyor. niye daha fazla veresiniz?

in-house reklamcılık- nasılsa herşeyi ‘müşteri söyler, biz yaparız’ kıvamındayız. en güzeli gidelim, onların ofise konuşlanalım. kirayı da beleşe getiririz.

sosyal içerikli reklamcılık- yıkılmış binalar, illa ki vangelis müziği, ağıtlar ağlamalar, kemallettin tuğcu kitaplarından fırlamış çocuklar, sokak köpekleri; üstüne de bi tutam aids tozu. hep mal satacak halimiz yok ya, biraz da topluma hizmet edelim. arada elma neyin verirlerse çıkar paşa paşa alırız.

network reklamcılığı- müşterilerim gavur, kartvizitim havalı, el pençe divanım ama, cirom pek bi cilalı...

kabız reklamcılık – şimdi toplantı yapıyomuşuz da çok yaratıcıymışız gibi yapalım. birisi brif veriyo gibi yapsın, diğerleri de alıyo ayağına yatsın, çaycı gelsin bi komiklik yumurtlasın. bunun filmini çeker yayınlarız.

‘ne iştah kaldı, ne de afiyet’ reklamcılık- tak etti canıma kardeşim; cümle alem ahkam keser, müşteri fiyat kırar, her bi şeye pazarlık yapar, işi ameliyat eder. parça pinçik ettiniz lan mesleği, bitirdiniz beni.

konvansiyonel reklamcılık- siyah üzerine beyaz yazma, başlıkta faydadan bahset, meraklandır, satışa davet et. mantıkla duyguları al, ikiye böl, üçle çarp.

geri dönüşümcü reklamcılık- bunu biyerlerden hatırlıyorum sanki. ama olsun; yorum farklı, bakış açısı tamamen özgün. zaten dünya yüzünde yeni bişey yok. ne demişti picasso ‘kendimi tekrar etmektense recycle ederim’.

fmcg reklamcılık- pek güzel bi benefit’imiz var, çok da etkili bi formülümüz. bi demo çakarız, bi de ‘before and after’ döşersek iş biter, hiç yorulmaya değmez.

bilinçaltı reklamcılık- aslında sen bu logoyu görmedin, canın da kola içmek istemedi, farkında değilsin belki ama paranı da bizim bankaya yatırmak için yanıp tutuşmuyorsun.

lolipop reklamcılık- aradığımız güleryüz, mutad aralıklarla baş sallama yeteneği, iş değerlendirirken ‘ay çok şeker bişey olmuuş’ efektleri, kısa etik boyları, bi de uzun bacak. gerisine kim bakacak.

fitbolcu reklamcılık- yükselen değer fitbol bilader. siponsor firmalar iliğini kuruttu milli takımın. çocuklar ya şaş’ı ya da i’mansız olmak istiyo. ürün, hizmet farketmez tiz fitbolla bir ilinti buluna, kitleler coşturula, markamız koşturula.

müşteri sevmez reklamcılık- şu müşteri mefhumu olmasa reklamcılık o kadar nadide bir meslek olur ki tadından yenmez hocam.

kifayetsiz muhteris reklamcılık: bizi türkiye kesmez. biz var ya biz, balkanların ve orta doğunun en puro-fesyonel, en kıro-atif acansı olacaaz. ödüle ödül, paraya para demeyeceez.

gerilla reklamcılık – nuri alço’nun bıyıklarına siponsor olsak, itiraf.com'a itirafmış gibi meşaz enjekte etsek. sokak kedilerine banner giydirsek. jetler bi gösteri yapsa, dumanlarıyla bizim logoyu attırsa. markette rafın önüne sucuklara methiye düzen adamlar koysak.

aspirational reklamcılık- insanlara oldukları hali değil olmak istedikleri halleri göstereceksin, kucağına düşüreceksin, hayallerini bin parça edeceksin. seve-ceksın, sevile-ceksın.

yıldızlı pekiyi reklamcılık- çamur atsam üstüme yapışmaz, en iyisi meslek erbabını dandik ilan edeyim. sütten çıkmış ak kaşık, bir küsüm bir barışık.

web üstü az guru reklamcılık- benim zamanım gani. otururum bilgisayar başına; bakarım ad age’lere, girerim her reklam sitesine. ota, kota veririm yorumu, veririm könsörnü. doyururum egomu.

‘ajansta sordum, herkes bayıldı’ reklamcılığı: ben az evvel ajansta gezdirdim abi, milletin dibi düştü, bi tek ‘keşke başlık yanar döner olsaymış’ dediler.

fokus pokus grup reklamcılığı: hele bi grup olayına gir, nurlanacak, ay parçası olacaksın. artık her dediğini ‘tüketici bööle diyo’ diye destekleyip herkesi susturma, kraatifleri kusturma hakkın olacak.

gençlik reklamcılığı - nüfusun bilmem kaçta kaçı onlar, varsa yoksa gençler. herkesler onlara özeniyo. bizim eskilerden prim sahibi birkaç parçayı remixler, cilalar mercimeği fırına veririz.

idrak yolları enfeksiyonu reklamcılık- siz demek bilinirlik artırmak yerine satış ağırlıklı bi kampanya istediniz, hani duygusalak bi aproş demiştik ya, şimdi durup dururken niye ‘iyi, kurumsal vatandaş’ konumlamasına geçiyoz hiç anlamadık.

ilden ayrıksı reklamcılık- biz bi yana sektör bi yana, onların normları, prensipleri bize gelmez, kendi kurallarımızı kendimiz koyar fincanı taştan oyarız.

amors reklamcılık- zemini fuşya yap, lafı ortala, logoyu megala, patlangoçu yapıştırr. kalk bi, döşeyeyim metni. herşeyi bana sorma,
yap işte bi şekil.

necefli maşrapa reklamcılık- bütçeyi aştık, zamanlamayı deldik. baştan çalışacaz, yoktan varedecez. mesaj geçmiyo, ürün görünmüyo, strateji off. offf ulan of.

muayyen gün reklamcılık- takvimi önümüze alalım, özel- tüzel tüm günleri bi çıkaralım. yılbaşı, sevgililer, ana-baba günleri ne varsa elimizdeki markalara ilan yapalım, elma nüfusumuz ve dahi sektör nüfuzumuz tavan yapsın.

terliksi reklamcılık- bu anadoludaki bayiler bi türlü sipariş geçmiyolar hıdır abi, illa reklam yapcakmışız. ben çağırdım bir iki acans insanı; ciyarpi, selebriti gibi hastalık vari laflar ettiler, biz size güzel bi tivisi yaparız deyip gittiler.

art niyetli reklamcılık- dağ bayır gezip bütün bienallerde ne uçuk şeyler yapıyorlar yutum, hatmettim. döndüm memlekete verdim yorumu, çok sanatsal bişeyler oldu. ben anladım, bizim toyguç anladı ya o bize yeter.

protest reklamcılık- kurallarını ben koymuyorsam ne diye çekilmeyeyim ki, her sene belli ödül kontenjanım var onu alamadım mı rahat uyuyamam. benim yok bu işten çıkarım, ben bu işten çıkarım…

deforme reklamcılık- her baktığım yerde brand property’ler görüyorum abi, dinlediğim müzikler benim içim jingle potansiyelleri, herkes bana hedef kütle, gittiğim her film apartma malzemesi.

yaz geldi.



2005, Mart 1...
Defter açılalı bir ay olacak, ben hala iki satır yazamadım.
Siteye dahil olan reklam yazarlarının sayısı yavaş yavaş artıyor.
Henüz herkes yazmış değil gerçi, kimileri ince eliyor, sık dokuyor (benim gibi), kimilerinin malum, işleri yoğun (yine benim gibi).

Sonra dedim ki kendi kendime:
Sen yazmazsan, ben yazmazsam, nasıl çıkacak yarınlar aydınlığa.

Seni bulduğum, yazdığım iyi oldu. Daha da iyi olacak.
Yarının yazarları, bugünleri okuyacak, yaşayacak.
Aynı hataları yapmayacak. Yarın, bugün yazdıklarımızla, daha farklı olacak.
Sana yazacağım, paylaşacağım.
Mutluluklarımı, başarılarımı. Hepsine ortak olacaksın.
Başkalarına aktaracaksın. Köprü olacaksın.

Dilin olsa, "niye bu kadar kafa yoruyorsun geleceğe, yarına, yaşamaya baksana" diyeceksin değil mi?
Çünkü ben düşünerek yaşamayı ve yazmayı seçtim. "Düsünmek" derken; kafa yormak yani... Insan yaşamak icin bu yolu secince dertleri bir türlü bitmiyor.
Bu sır aramızda kalsın :)
Çünkü derdi yoksa insanın, daha iyisini aramıyor, daha iyisini bulamıyor.

Ortak! Bugünlük bu kadar.
Yeni şeyler yaşadıkça, yine yazacağım ve ancak yeni şeyler yazabildikçe yaşayacağım. Şimdi işime dönmeliyim.

Bir de unutmadan... :)
"Toplumun düşünceleriyle o kadar meşgulüz ki, onu şekillendirebileceğimizi unutuyoruz. İstatistiklerle o kadar meşgulüz ki, onları yaratacak kişiler olduğumuzu unutuyoruz." B.Bernbach