Salı, Nisan 04, 2006

4 Nisan 2006 Referans gazetesi yazarı Memduh Karakulluçu'nun köşe yazısı

[Gazetenin 'İnovasyon' bölümü için yazılmış olsa da, Memduh Karakullukçu'nun yazısı, reklam da içinde olmak üzere toplulumuzun her alanında yenilenmeyi, rönesansı kimin başlatacağı veya gerçekleştireceği konusuna iyi bakıyor bence...]

Önceki yazılarımda Türkiye’nin inovasyonda, yaratıcılıkta, teknolojide ilerleyebilmesi için kurumsal mimarinin ve teknoloji politika tercihlerinin önemini vurgulamaya çalıştım. Ama kurumsal tasarımları ve politika tercihlerini şekillendirecek olanlar bireyler olduğuna göre, ihtiyacımız olan bireyler hakkında daha detaylı düşünmekte fayda var.

Bireyleri yetiştirelim, onlar doğru kurum ve kavramları şekillendirsin, doğru kurum ve kavramlar dertlerimize deva olsun modeli basit ve basit olduğu için cazip. Ama sorunun karmaşık özelliklerini içermiyor. Yeni kavramlarla düşünüp, doğru değer yargılarıyla karar verecek nesiller nerede yetişecek? Yeni nesillerin eğitim kurumları basta olmak üzere kurumsal yapıların elinde şekillendiği düşünülürse, var olan stratejimiz “eski kurumların eski kavramlarla yetiştirdiği nesiller”in “yeni kurum ve kavramları tasarlaması” seklinde özetlenebilir. “Eski”den “yeni”yi yaratmasını bekliyoruz. Bu süreçte ilerlemeyi yavaşlatacak bir yapısal dairesellik olduğu aşikar. Yüzlerce yıldır aynı sistemi kullandığımız söylenebilir ama günümüzdeki fark dünyadaki değişimin ve bilgi birikim hızındaki artısın toplumsal yenilenmenin daha hızlı olmasını gerektirmesi.

Tabii hemen ekleyelim ki, bu mesele bize has değil. Her toplumu ilgilendiren bir durum.

Bu tansiyonun iyi bir örneği ABD ve İngiltere’de bir grup bilim adamı ve teknoloji düşünürünün, toplumsal sorunların sorgulanıp, çözümlenmesinde hak iddia etmelerinde ortaya çıkıyor. John Brockman’in başlattığı ve dönemimizin en iyi bilim dimağlarının çoğunu bir araya getiren bu grup geçtiğimiz yüzyılda toplumun değişiminde önderlik yapan aydın grubunun, bilimin bu kadar hızlı değiştiği bir ortamda yetersiz kaldığını iddia ediyor. Marx’ı, Aristo’yu çok iyi bilen, modernizmin sosyal yapı üzerindeki etkilerini günlerce tartışabilen, fakat yapay zekayı, kaos teorisini, moleküler biyolojiyi bilmeyen aydınların toplumun değişimine önderlik edemeyecekleri görüsündeler. 1930’larda yapılan entelektüel tanımının bilim adamlarını dışarıda bıraktığını ve o günlerden itibaren aydın tanımını tekellerine alan sözel aydınların veya “literati”nin, ısrarla sayısal aydınları, “digerati”yi, dışladıklarını iddia ediyorlar. Kamuoyunu yönlendiren medyanın ve kanaat önderlerinin de literatinin kavram setiyle sinirli olduğu görüsündeler. Her sene kendi aralarında toplumu ilgilendiren ilginç sorular üzerinde, klasik aydınların kavram ve yöntem setlerinin dışına çıkarak görüşlerini paylaşıyorlar. (www.edge.org sitesinde son derece katmanlı ve farklı görüşlerini bulmak mümkün)

Digerati kisaca “eski”nin toplum için “yeni”yi yaratma yeteneğini ve hızını sorguluyor. Özellikle bilimin bugün toplumda tartıştığımız birçok konuyla ilgili parametreleri ve problemlerin sınır şartlarını değiştirdiği düşünülürse, bu gelişmeleri öngörmeden girilen ateşli tartışmalar gerçekten eksik ve kısa vadeli görünüyor. On sene önce internetin gelişimini öngörmeden Çin’deki politik gelişmelerle ilgili yapılan analizler, veya yirmi sene önce savunma teknolojilerindeki gelişmeleri öngörmeden ABD’nin bugünkü uluslararası politikası ile ilgili yapılan değerlendirmeler şüphesiz çok eksik kalmıştır. Önümüzdeki on yıllarda beyin ve düşünce yapısını nasıl değiştirebileceğimizi öngörenlerin, malzeme bilimlerinin savunmada nasıl uygulanacağını anlayanların, enerji teknolojilerinde başarabileceklerimizi bilenlerin toplumun gideceği yönle ilgili tartışmalarda on saflarda olması gerekiyor. Bu ABD’de yaşanan bir “eski” ve “yeni” aydın tartışması. Aslında tartışılan teknolojinin hızla değiştiği ortamda topluma hangi grubun algılamalarının ve değer yargılarının yön vereceği.

Yeniden donelim Türkiye’ye. Denebilir ki, biz teknoloji üretiminin on saflarında olmadığımız için, hızlı bilgi üretiminin getirdiği değişim dalgaları bizim kıyılarımıza geç gelir. Ön saflarda yaşayan toplumların bu dalgalara karsı aldıkları önlemleri, onların digerati literati tartışmalarının sonuçlarını alır kendimize uyarlarız.

Keşke o kadar basit olsa. Böyle bir çözümün çoğumuzda yaratacağı ulusal gurur zedelenmesi boyutunu bir yana bırakıp kabullensek bile sorun çözülmüyor. Bilgi ve teknoloji birikiminin artan hızı dalgaların bize ulaşmasındaki gecikme sürecini gittikçe daraltıyor. Sorunu anlayıp, başkalarının çözümlerini uyarlamak için bile bize çok zaman kalmıyor.
Daha önemlisi başkalarının çözümlerini uyarlamak için bile yeni kavram setleriyle hızlı düşünebilen aydınlara, liderlere ihtiyaç var. “Eski” kurumsal ve kavramsal yapıları zorlayacak “yeni” gruplar oluşmadığı sürece çok mütevazı görünen başkalarının çözümlerini uyarlama yolu bile acık görünmüyor. Bilginin birikme hızı arttıkça, yeniyi anlama ve anlatma heyecanı yaşayan “yeni” aydınlara ve liderlere ihtiyacımız da o ölçüde yoğunlaşıyor. Teknoloji ve inovasyon projemiz için “yeni”yi yaratacak “yeni” grubun bir an önce ortaya çıkması gerekiyor.

14 Comments:

Blogger Melih Cılga said...

Haluk Bey'in alıntıladığı köşe yazarı, “literati-digirati” uyuşmazlığından yola çıkarak, “yeni kavram setleriyle hızlı düşünebilen aydınlara, liderlere ihtiyaç var” sonucuna varmış… Ben buradaki “hız” meselesine takıldım biraz…

(Bu arada, yazıdaki “kavram seti” sözü, eskiden “paradigma” dediğimiz şey olsa gerek ve buradaki anlamı “zihniyet”i de kapsıyordur sanırım)…

Bir yaratıcı fikrin toplumu etkileme hızı, dolaşıma girebilme olanaklarıyla doğru orantılı olduğu için, “eski-yeni” çatışmasının temel eksenlerinden birisinin de, “bilinç endüstrisi”nin piyasa ve zihniyet mekanizmaları olduğu söylenebilir sanırım: Takdir edersiniz ki, herhangi bir konudaki “yenilikçi” bilginin, toplumun hayatında bir şeyleri pozitif yönde değiştirebilmesi için, birtakım “endüstrilerde” işlenmesi gerekiyor...

“Yenilikçi bilgi” ile “hedef kitlenin zihniyeti” arasındaki algılama – eyleme geçirme sürecinin adımlarını düşünüyorum: Yaratıcı bir insanın aklına gelen parlak bir fikrin, sokaktaki kitlelerin hayatındaki yerini alana kadar geçmesi gereken “piyasa mekanizmaları”nda hangi “zihniyetler” rol alıyor ve daha da önemlisi, bu “endüstrileşmiş zihniyetler”e müdahale olanakları nelerdir, gibi tuhaf sorular soruyorum kendime...

Yazarımız “Bilginin birikme hızı arttıkça, yeniyi anlama ve anlatma heyecanı yaşayan ‘yeni’ aydınlara ve liderlere ihtiyacımız da o ölçüde yoğunlaşıyor.” diyor… Yazarın tüm bu acele etme ve hızlı olma davetine rağmen, ortada basit bir gerçek var: “Yaratıcı” insanın cebinde ne kadar şahane fikirler olursa olsun, herkes anlayabildiği kadar yaşar, anlayamadığı şeyleri de umursamaz ve dert etmez…

Yoksa mesele, bugün kendimizi “literati” bilgiyle sınırlamamız ya da yeterince hızlı davranmamamız falan değil. Bildiğim kadarıyla, 20. yüzyılın aydınları da ellerindeki fikri malzemeyi yorumlamakta yeterince hızlıydılar... Bugüne baktığımda, örneğin, hem yapay zeka hem de Aristo’nun ahlak kuramı hakkında aynı miktarda bilgiye sahip olup bunlardan yaptığımız çıkarımları, yine örneğin, “androidlerdeki vicdan ve itaat ilişkisi”ne bağlamakla iş bitmiyor! “Yeni kavram setlerinin” umursanmasını sağlayabilmek için, hızdan çok daha başka şeyler de gerekiyor galiba…:)

05 Nisan, 2006 01:40  
Blogger Başak Kanat said...

"Acaba bizleri hız mı yavaşlatıyor?" diye sormak istedim...

Bir insanın dünya üzerinde oluşan ve her geçen gün daha da hız kazanan gelişmelerin tamamını takip edebilmesi, her şeyi öğrenebilmesi, özümseyip biriktirebilmesi mümkün müdür?

Belki bir yerlerde, bunun üzerinde çalışıyor bilim adamları... İnsan beyninin sınırları, hareket ve manevra kabiliyetini artırmak, hızlandırmak vs...

Milyarlarca yıllık bilgi birikimini anlamak, üzerine yeni bilgiler eklemek, sentez yapabilmek, yeni bir şey ortaya koyabilmek her geçen gün daha da zorlaşmıyor mu? Hayata dair söz söyleyebilmek bu kadar kolayken, geleceğe dair ne söyleyebiliyoruz? Ne kadar görebiliyor, "ön"görebiliyoruz?

İnternet...
İşimizi ne kadar kolaylaştırıyor değil mi?
Abilerimiz, ablalarımız, anne babalarımız, büyüklerimiz "bizim zamanımızda internet mi vardı?" ile başlayan uzun konuşmalar yapıyorlar. Bugün bilgiye ulaşmak bu kadar kolayken, tembellik (ya da yatukluk :)) neden bu kadar sarmış hücrelerimizi?

1980 doğumlu biri olarak soruyorum bunu... Neden?

İnternetle birlikte, bilgi değerini yitiriyor mu yoksa? Kolay ulaşılabilen her şeyin değersizleşmesi gibi...

“Teknoloji ve inovasyon projemiz için “yeni”yi yaratacak “yeni” grubun bir an önce ortaya çıkması gerekiyor.” demiş Memduh Karakulluçu… Haluk Mesci de diyor ki, “Reklam da içinde olmak üzere toplumumuzun her alanında yenilenmeyi, rönesansı kimin başlatacağı veya gerçekleştireceği konusuna iyi bakıyor bence...”

Rönesans!
Ne hoş bir kelime…
Yeniyi yaratabilecek kadar yenilikçi, meraklı ve birikimli yetiştirebildik mi çocuklarımızı diye sormuyor mu kimse kendine?
Yine 1980 doğumlu bir genç kadın soruyor bunu sizlere?
Düşünmeyi bile bilmeyen, unutan, unutkan toplumlarda gençlere haksızlık yapılmıyor mu yoksa? “Aman evladım okulda, orada, burada bu kitapları okuduğunu kimseye anlatma” cümleleriyle büyümüş bir nesiliz biz. En güzel kitapların tozlanmış kolilerde kapalı tutulduğu evlerde… Fikirden arındırılmış sohbetlerin kucağında… İstanbul’a gelirken bile “sakın ha olaylara filan karışayım deme” diye uyarılmış, ders çalışmaz diye bilgisayar alınmamış, fikrini söyledi diye saygısız sayılmış, her fırsatta cesareti kırılmış bir nesiliz!

Zorluklarla mücadele etmek gerek, baş kaldırabilmek?!
Mevcut şartlardan memnun olmamak bunun başlaması için en iyi nedendir, evet!
Tüm devrimler bununla başlamıştır.
Ortaçağ karanlığından böyle çıkılmıştır.
Reform yapılmıştır, Rönesans yaşanmıştır.
Peki bu toprakların çocukları bunu ne kadar yaşamışlardır?
O anlı şanlı (!) tarihimize baktığımızda, bir olup, birlik olup yaptığımız, başardığımız neyimiz var ki Kurtuluş Savaşı mücadelemizden başka?
Ey cesur Türk Ulusu, pırıl pırıl Türk Gençliği neredesiniz?
Neredeyiz?

Rönesans!
Ne boş bir kelime…
Anlamını biliyor mu bu “yeni”yi yaratacak gençlik?
Bilenler!
Size sesleniyorum!
Burası Reklam Yazarlarının Ortak Defteri ise, sesiniz nerede?

Anlatın!
Neler düşünüyorsunuz?
Ne yapmak istiyorsunuz?
Reklamdaki yenilenmeyi, rönesansı başlatmaya kimler “varım” diyor, bilmek istiyorum.
Elinde eteğinde ne varsa, kimler dökmeye hazır?
Yeni bir söz söylemeyi kim istiyor!
Kimin uykuları bu düşünceler yüzünden kaçıyor?
Tartışalım, kavga edelim, büyüyelim, çoğalalım, bu kuşağa sahip çıkalım.
Bu kuşağın bir adı olsun.
Ama adı “Kriz Sonrası Reklamcıları Kuşağı” olmasın, “Yeni Reklamcılar” olsun, “Reklam Devrimcileri” olsun, “”Geleceğin Reklamcıları” olsun, “Yeni Sayfa Reklamcıları” olsun!

Ey Yeni Nesil Türk Reklamcıları!
Neredesiniz?
Ve siz ustalarımız, “keşke ustam olsaydı” dediklerimiz, neredesiniz?
Bizimle misiniz?

05 Nisan, 2006 13:48  
Blogger Haluk Mesci said...

Advertising, Advertorial. Ajans. Artwork. Art Director. Brief. Billboard. Butik ajans. Cannes. Creative. Copy. CPP, Design. Direct mail. Executive. Frekans. GRP. Infomercial. İnterview. Jingle. JPEG. Junior. Konkur. Marketing. Layout. Logo. Medya. Medyalar. Outdoor. Portfolyo. POP. POS. PR. Prime time. Promotion. Rating. REKLAM. Risturn. Senior. Staj. Strateji. Testimonial. Voiceover.

Sıkıldım... Yoruldum. Eklemek isteyen buyursun.
Ne mi bunlar ? Hehehe....

05 Nisan, 2006 14:19  
Blogger Ferhat Tumer said...

Yazılandan, yazılandan alınandan, alınanın yorumundan çıkan özet: RÖNESANS.

Acaba rönesans'ın yolu, yordamı, bası sonu, önü arkası, kuralı, örgütü, yönetimi, stratejisi, metodu... nedir?
Var mıdır?

Sonra rönesans, fikir birligi midir?
Tekrar soruyorum. Rönesans, fikir birligi midir?

Halka mı sorulur rönesans, yorumlar alınıp revizyon yapılır mı üzerinden?
Onu deyin.

Taslanmadan, tasın altında kalmadan, yuhalanmadan, ıslıklanmadan, yanlıs anlasılmadan,
yanmadan, yapmadan olacak şey mi rönesans...
Deyin.

Deri koltuk, derin uyku, kaybedecek bu kadar cok sey varken sart mı rönesans?
Niye ki? Kime ne?

Bilin ki rönesans, yaktı yaratıcılarını, onların külleriyle de "yıkandı" beyinler.

Soru su.
"Var mı yok olmak isteyen?"

Deyin.

05 Nisan, 2006 20:29  
Blogger Murat Kaya said...

Bu yazıyı okurken aklıma gelenleri not edip, işleri bitirdikten sonra yazmaktı amacım..
İşler biter mi.. Bitmez.

Şimdi kendimi biraz toparladım ve içimde kalmasın diye bunları yazdım..

Son zamanlarda Robert Kiyosaki'nin "Zengin Baba-Yoksul Baba" isimli kitabı beni birkaç yönden çok etkiledi. Biri de bu konu idi. Kitabı okuyanlar "ne alaka" diyebilir. Alakasını yazayım hemen.

Kiyosaki'nin kitabı yazmaktaki asıl amacı; kredi kartı borçlarına boğulmuş, finansal bilgisi yeterli olmayan insanlar için yeni bir bakış açısı geliştirmekmiş. Geliştirmiş de. Diyor ki, "Artık çocuklarımıza eskisi gibi okula git, iyi notlar al, iyi bir iş bul ve çalış" dememiz gerçekçi değil. Çünkü bu "eski".

Uyarlarsak, "eski paradigmalarla (veya eski teknolojilerle), her dakika değişen bu dünyaya ayak uydurmak (artık) mümkün değil."

Artık üniversiteye giden öğrenci, kendi başına bir şeyler yapmak yerine oturup "hoca, bu anlattıkların eskidi artık" diyerek okey oynamaya gidiyor. Ama işin tersi, o "eski" dediklerini de öğrenmiyorlar, "yeni" dediklerine de merak salmıyorlar.

Kiyosaki diyor ki; "Derslerine çalış, iyi okullara git, kendine iyi bir iş bul" öğütleri ile yetiştik biz ve çoğumuz hala aynı öğütleri veriyoruz. Ama maaşına zam almasını, bankada ev kredisine girerek kutlayan ya da aldığı primleri lüks arabalara yatıran nesiller de finansal bilgiden habersiz oldukları için iflas ediyorlar."
Kiyosaki buna "fare yarışı" (Rat race) adını vermiş. "Geliri arttıkça, harcaması artan bireyin finansal bilgisi olmadığını söylüyorum" diyor.
Dünyada kurulan şirketlerin %80'inin "finansal bilgisizlikten" ötürü nakit akışını sağlayamadığı için üç yıl içinde iflas ettiğini de ekliyor.

Bu sadece bir "kişisel gelişim" kitabı değil aslında. Metaforlarla düşünüldüğünde başka mesajlar da çıkıyor içinden..

Bir gün vergi dairesindeydim. Hani her devlet dairesinde kuyruk olur ya, bu kuyruktaki "danışman" amca bir teyzeye "vatandaşlık numarası"nı öğrenebileceği yeri tarif ediyordu. Aynen şöyle dedi:
- Gidiyorsun internete, oradan alıyorsun vatandaşlık numaranı...

"Şak" diye jetonum düştü o sırada. Tabi ya, biz gençler "internet, değişim, yeni dünya düzeni" diye artık içi neredeyse boşalmış kelimeleri kullanırken, karşımızdakiler interneti, mahalledeki kasap-tüpçü-terzi-bakkal ve internet cafe "dükkanı" olarak görüyordu sadece. Çünkü "algılar" farklı idi.
Siz diyordunuz "interneti küçümsemeyin", onlar anlıyordu "o dükkan da iyi ciro yapıyordur tabi"...

Kiyosaki'nin dedikleri ile bağlarsam yine hepsini...

Eski yaklaşımları kökünden sarsan değişiklikler yaşandı son on yılda. Fakat, bunları algılayabilmek için "eski fotoğraflara" bakmak gerekebiliyor. Mesela Haluk Abi'nin paylaştığı eski RYD toplantılarının fotoğrafları vardı. Hiçbirinin elinde "cep telefonu" yok, hiçbirinin iletişim için "e-mail"leri yok, hiçbirinin MSN'i yok... Ama biz, en küçük bir haberi bile bu saydıklarımdan biri ile "anında" alabiliyoruz. Bu büyük bir "fark" değildir de, nedir?

Eskiden mecra olarak sadece TV vardı, gazete vardı, dergi vardı, radyo vardı... Ortaya, "herkes için" bir mesaj koyuyordunuz. Peki ya şimdi? Direkt olarak ulaşmak istediğiniz adama/adamlara ulaşabiliyorsunuz. Blog var. İnternet var. SMS'ler var. Eski paradigma ile düşünülürse bu dediklerim birer "dükkan". Biri GSM dükkanı, diğeri de internet cafe. Siz şimdi nasıl da çıkıp "değişti artık bunlar amca" diyebilirsiniz? Kiyosaki'nin "finansal bilgisi" devamlı değişiyor, öteki neden "hep aynı" kalsın ki?
Hatta, kişiye özel içerik yapılabiliyor artık mesajlarda. Ulaşmak istediğiniz kişiye "sayın bilmem kim" diye mesajınızı veriyorsunuz ve o da sizi dinliyor. Üzerine para verip, reklam filmi alabiliyor artık insanlar. Yani "değişim" lafının aslında içi boş değil, "trendy" olduğu için kullananların yanında diğerleri de yanıyor.

Yine Kiyosaki'nin kitabında bir örnek vardı. Onunla bitireyim.

Adamın biri, elinde bir odun parçasıyla, sobanın karşısına geçmiş ve ona bağırıyormuş: "Beni ısıtmaya başlamadıkça, sana bunu vermeyeceğim".

"Eski"den yeniyi beklemek de sanırım böyle bir şey..

Ferhat'ın dedikleri de bir "acı gerçek" aslında..
Belki benim dediklerim çok "basit" kaldı...
Ama diyemeden de edemedim.

Verdiğim her örnekte bu kitabı kullanmama "Hay senin zengin babana" diyen arkadaşım gibi hissetmemişsinizdir umarım. :)

Ama çok güzel kitaptı.

06 Nisan, 2006 00:17  
Blogger Haluk Mesci said...

Aklıma takılan, içime oturan bir şey var : Madem artık e-posta var, cep telefonu var, var oğlu var, niye o zaman bu kadar iletişimsizlik, tepkisizlik ? Bir soru soruyorsun, bir öneride bulunuyorsun, zamanlı, acil vs. kimseden tık yok ! Niye ? Kimsenin umurunda mı değil yoksa o 'yeni' iletişim olanaklarında mı iş yok ? Daha acıklısı, bizde mi iş yok ??

Ne yenisi ? Eski illa kötü mü ? Eski öğrenilmeden, anlaşılmadan, gerçek bir yeni üretilebilir mi ? Açıklanabilir mi ?

Korkarım ki hemen bütün yenilik özlemleri, iddiaları temelsiz. Moda. Göz boyama. Kozmetik.

Şu felaket filmleri var ya, meteor çarpıyor yok iklim bozuluyor filan. Öyle bir durum olsa bizim gençler acaba ne kadar dayanabilir birikimleriyle ?

06 Nisan, 2006 00:38  
Blogger Nokta Çelik said...

Kötümser olmak için çok sebebimiz var. Ama dibe vurduktan sonra yapılırmış en büyük sıçramalar!

06 Nisan, 2006 01:27  
Blogger Ferhat Tumer said...

"Çocuklar dünyayı alacak elimizden
ölümsüz ağaçlar dikecekler."

NH

06 Nisan, 2006 07:13  
Blogger Maksude Kılınç said...

Evet, eskiden "Maksude şuna cevap ver!" denirdi; mektupla, sabit telefonla ya da daha çok yüzyüze. Şimdi bu elektronik felaket aracılığı ile toplu soruyu, toplu bir sessizlik karşılıyor.
Bizim zamanımızda "Bak arkadaş" diye başlayan replikler şimdi "Hey millet" oldu. Bireyselden çoğula yani... Ama o çoğul, birey olmadığı ya da olamadığı için o sorumluluğu almıyor ve alın bakalım derin bir sessizlik...

Nokta'nın söylediği çok doğru, kötümser olmak için gerçekten çok sebebimiz var ve gerçekten dibe doğru gidiyoruz; üstelik her anlamda. Haydi bir daha ona katılayım, dibe vurmadan yukarı çıkılmaz, doğru. Ah, ne kötü ki çocuklardan da çok umudum yok, onları biz yetiştiriyoruz çünkü ama bizi de sollayıp öne geçen bir şey daha var; hızlı iletişimsizlik.

Son bir söz, Sadık Yemni'nin kitabından, onun da alıntı yaptığı bir cümle daha doğrusu;
"Tanrının içimize üflediği nefes, gözeneklerimizden dışarı sızmakta yavaşça. İnsanlık yeniden çamura mı dönüşüyor?"

06 Nisan, 2006 10:01  
Blogger Başak Kanat said...

"Kendinden vazgeçmemek için bir neden söyleyebilir misin?" diye sormuştu bir gün bir arkadaşım...

Onu bugün daha iyi anlıyorum...

06 Nisan, 2006 10:44  
Blogger Tayfun Kısacık said...

Bence en önemli sorunumuz örgütlenmeyi bilmememizdir. Bu kuşağın meteor çarpmasından kurtulamayacak kadar birikimsiz olmasının sebeplerinden biri de budur. Kendimi de dahil ediyorum 80 sonrası kuşağa. Nefret ediyorum bu ülkeyi bu hale getiren, insanları kimliksizleştiren cuntadan. Biz de az ikiyüzlü değiliz hani, askerden medet uman bir toplum olduk son 5-10 yıldır. Asker yapar, asker eder... Ordumuz kudretlidir. Ordumuza bakarsak gücü sıkı örgütlenmesinden gelmektedir. Zinciri bozacak hiçbir şey giremez araya. Zincirbozan(!)... Bir de bize bakın, sivil topluma.

06 Nisan, 2006 11:33  
Blogger Murat Kaya said...

Haluk Abi, ben "eski kötüdür" demiyorum. Herhalde aklı başında kimse de eskiyi kötüleyemez çünkü o "eski" olmasa, insanın "kendisi" olamaz.

Yanlış anlaşıldığım için mi böyle dedim ben şimdi acaba? :) Kafam allak bullak oldu.

Kozmetik "yenilik" de var, doğal yenilik de var bu dünyada bence. Kozmetik olanı, yatmadan önce çıkarılıyor nasıl olsa.. Farkı oradan anlarız diye düşünüyorum. Bilmem yanlış mı düşünüyorum...

07 Nisan, 2006 01:04  
Blogger Erçin Sadıkoğlu said...

(Sevgili Olcayto Cengiz yazdı, bana yolladı kendisi ekleyemiyor olduğu için. (sanat yönetmeni kendisi, çizer ya da) Noktasına virgülüne dokunmadan aynen yolladığı gibi kopyalıyorum ve yapıştırıyorum, iyi okumalar)



Belirli bir mesafeden cesur olmak kolaydır.
– Ezop (Aesop)

Rönesans, reform, yenilik, değişiklik ve bütün bunları gerçekleştirmek için cesaret. Bakıyorum da herkes değiştirmekten, yenilemekten bahsediyor, ve
söylenen lafların alt yazısında da cesaret gerektiği belirtiliyor ancak herkes bu cesareti bir başkasından bekliyor.

Uzun zamandır yazmak istediğim bir konu idi, kısmet buraya imiş. Son dönemde bir “rönesans” furyasıdır gidiyor satır aralarında. Sürekli olarak bir yenilik, bu aksak tempolu gidişe bir dur deyip sektörü olması gereken yerine, rayına oturtmaya yönelik bir hareket gerektiğinden bahsediyor herkes. Yanlış mı? Hayır tabii ki, kesinlikle hayır.

Ancak, burada sanki kavramlar ve talepler iç içe geçmiş gibi geliyor bana. Bilgisayarlar ile hayatımıza girmiş bir terim olan “resetlemekten”, yani sıfırlayıp başa almaktan mı bahsediyoruz, yoksa yeni bir şeyler yapmaya başlamaktan mı? Açıkçası, bende bir “Ah ne güzeldi o eski günler. Neden eskisi gibi olmasın.” söylemi dolaşıyor ortalıkta gibi bir hissiyat uyandı. Ve benim derdim, sıkıntım bununla.

Dehşete düştüğüm konu budur.

“Eski”; eskide kaldı arkadaşlar. O günler yaşandı bitti...Di’li geçmiş bir hayalin sizi ileriye götürebileceğine inanmak kadar mantık dışı bir hareket olamaz. Ha bu demek değildir, “Yaşanmış bitmiş bana ne?”. İnsanın geçmişini bilmesi, geleceğe atılacak adımlar için bir örnek teşkil eder. Geçmişte olanları, bu sektörün nereden nereye geldiğini bilmek –sadece Türkiye’de değil tüm Dünya’da-, kavramak, nereye gidilebileceğini görmek, görmesek de en azından yakın tahminlerde bulunabilmek açısından bir gerekliliktir. Ancak, siz eğer hep geçmişin özlemi ile yaşamaya başlar, nasıl yapar da o günlere geri döneriz derseniz, işte o noktada konu sarpa sarmaya başlar. “Eski”den öğrenmemiz, özenmemiz ve o günlere dönsek keşke dememizi gerektirecek tek bir şey var. Buna isterseniz azim, isterseniz istek, isterseniz hırs diyin...

Ben “aşk” demeyi tercih ediyorum.

Eski reklamcılığı düşünürken bunu göze alın. Bu insanlar, “ustalar”, imkansızlıklar içinde, imkansız işlere imza attılar. Hiç gereği yokken, ortada böyle bir talep yokken kendi limitlerini durduk yere, daha iyi olması için zorladılar. Bu aşkı yaşadılar.

Şimdilerde ise, bir “teknolojiselleştik” lafı söylenip duruyor. Evet teknolojimiz var, artık tüm mesafeler yakınlaştı, bir “enter” tuşuna ya da bir “tık”a kaldı. Ancak nedense bizler internetten bilgi yerine tembellik ve miskinlik “download” eder olduk. Bilginin parmakların ucunda olması “daha fazla” cümlesini “daha sonra” ile değiştirdi. Ve bu değişimin sonucu olarak da biz yeni kuşak reklamcılar çorbaya tuz eklemek yerine, çorbadan bir kaşık alarak mirasımızı tükettik. Aradaki fark açıldı, sektör tekrara girdi, ve ne acıdır ki bu süreçte müşteriler olarak adlandırılan kesimi de kendimize benzettik.”Para konuşur” oldu oyunun adı ve bu oyunu oynarken meslekten, reklamdan epey uzaklaştık.

Dünya’da sektör ve yaratıcılık kıstasları apayrı boyutlara taşınmaya başladı ve halen taşınıyor. Rekam kavramı artık sanayileşiyor. Bir etrafınıza bakın, “emekli reklamcı” gördünüz mü hiç? “Reklamdan emekli olunmaz”ı yapıştırmayın hemen cevap olarak, Emekli doktor nasıl oluyorsa emekli reklamcı da o kadar olur. İşten emekli olamayabiliriz ancak sektörden olacağız. Bu bir İŞ! İşinizi iyi yapmak ise diğer mesleklere göre daha zor ve meşakkatli. Sürekli olarak gözünüzün açık olmasını, takipte olmanızı gerektiren bir iş.

Mesele de bu zaten, bunu “iş” olarak görmememiz, ve “işsel” bir durumla karşılaşınca buna şaşırıp kızmamız. Tüm “ajans patronları” tu kaka. “Bekara karı boşamak kolay” derdi dedem. Amiyane tabirle, uzaktan “atıp tutuyoruz”. Katılmamak mümkün değil, sistem bir acayip işliyor ve ajanslar birer değirmene dönüyor, ancak bireyler de o kadar şuursuz davranıyor ki. Daha 2 senelik bir arkadaşım gelip de bana “Seninle aynı sıkıntıları yaşıyorum” dedi mi, benim cinlerim, kanımı da yanlarına alıp tepeme çıkıyor arkadaşlar!...

Yeni reklamcı arkadaşlarım, okumuyor, bilmiyor, incelemiyor, araştırmıyor, sesini çıkartmıyor. Hepsi mi? Tabii ki değil, ancak inanın çoğu böyle. Yeni akımlar, yeni formlar bilinmiyor, gözlenmiyor.

Teknoloji diyoruz mesela. İnsan faktörü bu teknoloji bombardımanı altında hiç olmadığı kadar öne çıktı ve bu altta kalan, ezilen “insan” faktörünü yukarı çekmek için “interaktif” reklamcılık mantığı ortaya çıktı. Burada hâlâ yokuz, zira “interaktif” kelimesinden anladığımız internette oraya tıkla buraya tıkla’dan öteye geçemiyor.
Okumaz olduk, “Okumuş olmak için okumak” kavramı artık hepimizin içine yerleşti. Yani, “Bundan bir şey alabilir miyim acaba?” ile okunan kitapların sayısı, “Aman bu reklam kitabı, şimdi Haluk usta sorar falan okuyayım da okumuş olayım”ların gerisinde kalalı epey oluyor. İnternet’i kullanmayı halen tam öğrenemedik. Öyle ki, yurt dışında gördüğünü kendi işi gibi sunanların cirit attığı bir ortamda, bilgi paylaşımı açısından ulaşabildiği her yeri tarayıp, orada gördüklerini kaynak vererek paylaşanlar yan sanayi iş yapmakla itham edildiler. Yanlış anlamalar boyu geçti, hoşgörü sınırları gevşetildi. Üç boyutlu dünyanın iki boyutlu diyalogları dostluklara, dayanışmaya ket vurmaya başladı.

Voltaire ile aynı bakış açısına sahip olan, fikirler için size karşı, fikriniz için de sizinle yan yana dışarıya karşı savaşan adamların sayısı dibe vurdu. Ortalık “haddim değil bu reklama bir şey söylemek” ya da “reklamcı bile değilim sadece olmaya çalışıyorum :)” cümlelerinden geçilmiyor. Herkeste bir yılana bin yıl ömür verme durumu var. Her şey müşteriden biliniyor, müşterinin kafası almaz oluyor. Philedelphia filminde avukat rolünde izlediğimiz Danzel Washington savunmasına şu sözlerle başlar; “Lütfen bana 3 yaşında bir çocuğa anlatır gibi anlatın.”...

Müşterilerimiz “hasta”, biz de doktorlarız. Anlamamaları için kızmak ne kadar acayip bir durum. Anlamayacak zaten, anlayabilecek olsa bize gelmezdi. İşimiz onlara anlatmak. Ha, ama hastaların istediği şekilde yönetilen bir hastane de ne kadar doğru geliyor ise, işte şu anda pek çok ajanstaki durum da bundan ibaret.

WPP, Publicis, Omnicom vb... Bunlar kimdir, yeni kuşak reklam nereye gidiyor? Biz nasıl bir yol izlemeliyiz? Bunlar tartışılmıyor, herkes “rönesans” yapalım diyor ve birilerinden bunu bekliyor.

Sadede gelecek olursak, bu şartlar altında bir kurum ya da kişiden, reform ya da rönesans beklemek, yani kitleleri değiştirecek bir hareket beklemek bence imkansızı istemek. Yapılması gereken bireyi değiştirmek. Önce kendimizi değiştirelim arkadaşlar, kendimizi geliştirelim.Sabır ve inadımızı kırmadan, inadına doğrularımızı koruyalım, bunun için kendi savaşımızı verelim.

Unutmayalım ki, milyonlarca domino taşı tek bir dominonun devrilmesi ile harekete geçer.

Sevgili Erçin’e ithafen; “Eğer biz değişebiliyorsak siz de değişebilirsiniz” demiştir Rocky Balboa Bey.

Önce biz değişelim, gelişelim. Yok eğer bir seferde böyle bir değişim isteniyorsa, o zaman tüm ajans kreatif direktörlerini toplayıp ciddi bir harekete karar almaktır tek çözüm. Ha ancak, beklentiler ve “gelecek” hakkındaki görüşler ortak mıdır o bir netleşmeli.

Ben Hansel olmaya razıyım, önceden bırakılan çakıl taşlarını toplayarak yolumu bulmaya ve arkamdan gelenlere o taşlarla beraber kendi taşlarımı bırakmaya.

Uzun oldu kusuruma bakmayın, bir “çizer” olarak bu satırları yazdım. Bu kadar yazar arasında bir hatam varsa affola...

Sevgiler,
OC.

07 Nisan, 2006 17:30  
Blogger Haluk Mesci said...

Murat, kozmetik [mi] dediğim 'yenilik'ten kastim, içeriği değişmeden sadece biçimi değişen veya biçimi değiştiren şeylerdi. Şu Hermann Vaske'nin Who Killed the Idea filmindeki gibi. Sana demedim yani. (Bu arada, konuyla ilgisi yok ama kayda geçsin diye : Filmde diyalogları ve kafa seslerindeki metinleri de Dave Trott yazmış, boru değil !!!)

09 Nisan, 2006 22:19  

Yorum Gönder

<< Home