Pazartesi, Ağustos 01, 2005

Dilimin kemiği yok ki büzesin!

...Zamanın birinde, padişahın biri, bir falcı çağırtır ve sorar “Ben ne zaman öleceğim?” diye. “Siz oğlunuzdan önce öleceksiniz.” der falcı. Cevap padişahın hiç mi hiç hoşuna gitmez. Tez kellesini vurdurur falcının. Ancak ne zaman öleceği hususundaki merakını gideremez. Hemen başka bir falcı çağırtır. Aynı soruyu ona da sorar. “Allah size evlat acısı göstermeyecek.” der ikinci falcı. Hem doğruyu söylemiş, hem de kellesini kurtarmış olur böylece....

...............................

Ne söylediğinden, daha önemli olabiliyor nasıl söylediğin. Biz ise birbirimize seslenmenin, okuyucuya seslenmenin, bakkaldan ekmek rica etmenin, teşekkür etmenin, hitap etmenin inceliklerini yavaş yavaş gömüyoruz. İnsan en dikkatli kendini dinlemeli, en dikkatli kendini okumalı belki. Kimi niye gücendireceğimiz belli mi olur? Ne zaman iki reklamcı biraraya gelse, dili kurtarmaktan bahseder oldu. Kötü mü? Elbette değil. Çok zengin bir dilimiz var aslında. Peki madem dilimiz bu kadar zengin, bunu konuşurken bile bu kadar yanlış anlaşılma, bu kadar hırlaşma niye? Uzayıp giden tartışmalar da, ‘ben de ondan bahsediyorum zaten’ diye bitmiyor mu? İşte ona daha da bozuluyorum. Aynı şeyden bahseden iki insan, nasıl anlayamaz aynı şeyden bahsettiğini? Dilimizin zenginliği midir bu kargaşaya neden olan?

Eli kalem tutan, yalnız iki kelimeyi bir araya getirmekle kalmayıp, kelimelerle oynayan, onlarla metinler yazan, insanlara birşeyler anlatan arkadaşlarım, nezaketimizi mi kaybettik dersiniz?

Paylaşayım dedim. Oh!

0 Comments:

Yorum Gönder

<< Home