Salı, Eylül 05, 2006

Bilgiyi nerede stoklasak?

Az önce televizyon izlerken, programda anlatılan bir şeyi kaçırdım. Hayatımı kurtaracak bir bilgi değildi, yani o olmadan da yaşayabilirim. İlgimi de çekmişti. Olsundu. İnternet vardı. Yarın ajansa gidilince bir ara internetten bakılırdı.

Niye ki? Evde internet var. Kalk bak işte neymiş diye. İnternet bizi bu hale mi getiriyor gerçekten? Bir yerlerde yazılı olması ve ona artık cep telefonundan bile ulaşabiliyor olmak akla yazma gerekliliğini kaldırıyor mu ortadan? Aktif bir internet kullanıcısı olduğumdan beri çoğu şeyi anlık öğrenmeye başladım sanırım. Hani sınav sonrası önceki gece çalıştığın çoğu şeyi hatırlamamak gibi. O bilgiyle işim bitince, o bilginin işi de bitiyor sanki. Gönderiyorum gitsin. Bu her şey için aynı değil tabi. Ama ya bir gün olursa...

8 Comments:

Blogger Ömer Siber said...

Lezziz bir tespit. Ne zamandır orasından burasından çekiştirdiğim ama bir türlü bir yerlere karalayamadığım şey.

05 Eylül, 2006 12:01  
Blogger Ahu Serap Tursun said...

Ben de yaşıyorum bunu.Bilgiyi sadece o an için kullanıyorum. Eğer beynimizin de bir hafıza kartı olsaydı ve inceleyebilseydik detaylı olarak, bakabilseydik arada çöp kutumuza, kim bilir 'neden unuttum?' diye hayıflanacağımız bir sürü bilgiyle karşılaşacaktık yeniden. Geçen gün bir kahve sohbetinde annem şunu dedi : eskiden çok ama çok okurdun, şimdi internet bu boşluğunu doldurabiliyor mu?... Elbette ki hayır ama interneti aktif kullanmaya başladığımdan bu yana, kitaplarıma eskiye nazaran daha az yöneldiğim de bir gerçek...

Kırdığı vazoyu saklamaya çalışan bir çocuk gibi, kitaplarıma karşı suçluluk duydum şimdi :(

05 Eylül, 2006 13:33  
Blogger Ömer Siber said...

Unutma olmadan öğrenme olamıyor, beynimizin yeni şeyler depolayabilmesi için kronolojik olarak (en geridekinden başlayarak) ve önem sırasına göre depoyu ihtiyaç dahilinde boşaltması gerekiyor. (mailbox hadisesi bu anlamda çok ironik) Ama sanırım üzerinde konuştuğumuz konu kronolojik unutmaya girmiyor. Bu daha çok önem sırasıyla ilgili birşey. Çağımız günlük hayatında birey öyle çok uyarıcıyla ve mesajla karşılaşıyor ki, öğrenme ve unutma süreçleri de doğal olarak iç içe geçiyor.

05 Eylül, 2006 15:06  
Blogger Tuğçe Özel said...

Eskiden, randevu verdiğim zaman muhakkak orada olurdum.
Şimdi teknolojinin azizliği "cep telefonu" ile gideceğin yere, buluşacağın kişiye haber veriyorsun;

"Canım ben 10 dakika gecikeceğim, sen neredesin?"

Şehirlerarası oturan arkadaşlarıma mektup yazardım. Oysa şimdi öyle mi? Herkes messenger'a kayıtlı. Elinle koymuş gibi buluyorsun aradığın kişiyi...

Bilgi!

En değerli varlık, belki de bizi biz yapan tek sadık dostumuz! Şimdi ona da ihanet etmeye başladık. Balık hafızasıyla araştırıp, kullanılmış tuvalet kağıdı gibi kenara atıyoruz. Bunu ben de yapıyordum! Ta ki internet aracılığıyla sesli sözlük ya da tdk.gov.tr'ye tıkladığımı fark edene kadar...

Hayır! Böyle olmamalı dediğimi hatırlıyorum. Sevgili öğretmenim, ciciannemin (Yelda Karataş) bir cümlesi vardır;

" Bilginin ensesinde oturacaksın, nefesini hissedeceksin. Kaçtığını anladığın anda yakalayacaksın."

İki sene önceydi sanırım.
Ajansta zor durduğumu hatırlıyorum. Hemen eve gidip, odamdaki televizyonu, sanki beni kötü yola sevk eden bir arkadaş gibi, iterek dünyamdan uzaklaştırdım.
Ana Britannica serisini sakladığım dolaptan çıkardım. Tek tek tozlarını aldım, dizdim. Uzun zamandır bakamadığım plak koleksiyonumu da buldum. Hatıralarına ihanet ettiğim için özür dileyerek tek tek elden geçirdim. Bütün yazım kılavuzlarını, atasözleri ve deyimler sözlüğünü aralarında manedar bir şekilde konuşurken yakaladım! Bana söyleniyorlardı… Hakları da vardı. Gönüllerini aldım... Bir daha asla onları bırakmayacağıma dair söz verdim.

Mutluydum… Huzur kapladı yüreğimi…

Bir tek kitaplarıma ihanet edemedim bugüne kadar. Odamda milyonlarca mekan, kişi, yazar birlikte yaşıyoruz. Birlikte ağlıyoruz, birlikte yiyip, içip, geziyoruz…

Televizyon mu? O da ne demek!

(Bu yazıyı ne yazıkki size internet aracılığıyla ulaştırıyorum.)

05 Eylül, 2006 15:46  
Blogger Haluk Mesci said...

Yahu ! 'Şehirlerarası oturan arkadaşlar' ne demek ? Çok güldüm ha !

05 Eylül, 2006 17:55  
Blogger Tuğçe Özel said...

Aslında komik bir durumdu.

Öğrencilik zamanında ankesörlü telefona yatırdığınız para, evlat acısı gibi koyduğu için, mektuplaşmak en hesaplı çözümdü. Acil durumla hariç… (Cep telefonu hayalden ibaretti.)

Ankesörlü telefonla ulaşabildiğiniz arkadaşlarınız (O da paranız varsa ya da acil bir durumsa arayabiliyordunuz.) ya kampüste, ya başka bir şehirde olan evinde ya da başka şehirde oturan okuldan bir arkadaşını ziyarette olabiliyordu.

Kısacası "Şehirlerarası otobüslerde yaşayan, şehirlerarası oturan arkadaşlara" ulaşmak için, birkaç kere geri gelen mektubunuzu, tekrar yolluyordunuz. Herkesin ev adresi sizde mevcuttu. Artık hangi şehirdeyse arkadaşınız, derdinizi o şehre anlatıyordunuz sözcüklerle…

Güzel günlerdi…

06 Eylül, 2006 12:36  
Blogger Murat Kaya said...

Peki "yazdığımız şeyleri unutmamız" gibi bir durum var mı?

Belki de unutmamak için yazıyoruz ama aslında yazdığımız sırada unutuyoruz.

06 Eylül, 2006 12:58  
Blogger Ömer Siber said...

Murat Kaya "Yazdığımız şeyleri unutmamız" deyince aklıma geldi birden. Askere gitmeden önce evdeki imac'imde kayıtlı bütün yazılarımı kilitlemiştim. Askerden dönüşte de verdiğim şifreyi çoktan unutmuştum... (Nasıl bir yere not etmediğimi hala anlayamıyorum. Sebebi askere gitmeden önceki uzun şuursuzluk dönemi olsa gerek.) Sonuç olarak yazdığım şeyleri de unutmuş oldum tabi...

06 Eylül, 2006 15:48  

Yorum Gönder

<< Home