Pazartesi, Eylül 18, 2006

mide meselesi

Bir gün uykumda bir ses duydum ve aniden uyandım. “Hayallerinin peşinden git” diyordu bana “dağlara git, tapınaklara git ve orada öğren her şeyi” bende dinledim o sesi.
Yazıyı ustalarından öğrenmek için Ogilvy ,Burnett okudum. Toscani okudum inceledim. Günler, haftalar, aylar boyu okudum.
En sonunda giydim turuncu elbiseyi üzerime ve modern zamanların, şehrin dağları olan plazalara vurdum kendimi. Önce vahşi koca koca arabalardan korktum. Sonra gökyüzündeki gri bulut görünümlü canavarlardan. Takim elbiseli güler yüzlü insanlar gördüm yardim etmek istediklerini söyleyen, inandım onlara. Ama yanımdan geçerken gördüm arkalarından sallanan kuyruğu ve arkalarında sakladıkları mızraklarını. O anda anladım ki melek yüzlü şeytanların arasındayım. Korktum ve kaçtım tapınakların kapısına. Bana “buradan giremezsin” dediler. Ben beklemeye devam ettim kapıda. Öylece kaldım. Kıpırdamadan, kızmadan, bıkmadan, usanmadan. Bir sure sonra anladılar gerçekten kararlı olduğumu ve öyleydim gerçekten. O sesi dinlemeli ve ustaların arasında mabetlerde eğitilmeliydim. “İçeri gelebilirsin artık ama sana yemek yok; burada olup bitenleri izleyebilirsin, öğrenebilirsin ama ne yemek ne de su var sana ve sürekli çalışacaksın ” dediler bu kez de. Kararlıydım yazar olacaktım ve bunu en iyilerden, en büyük kulelerde yasayan o bilge insanlardan öğrenecektim. Bu yüzden tamam dedim buna da. Kaldım aralarında sessizce izleyen, öğrenmeye çalışan gözlerle. Beynim , her türlü bilgiyi içine çekmeye hazır bir sünger gibi bekliyordu, verecekleri her turlu bilgiye aç. Ne söylenirse yaptım, çay demledim, kahve taşıdım. Projenin creative directoru de oldum. Yarattım, yaratıldım. Ama hala ne ekmek veriyorlardı, ne de su.
Önce ,sana her şeyi öğreteceğiz, buradan ayrıldığında çok büyük olacaksın diyenlerin boyları kısalmaya başladı her gecen gün, ve sonra giderek içleri görünmeye başladı. En sonunda transparan cücelerin arasında çalışır olmuştum. İç organlarını görüyor, kalp hareketlerini izliyor, kanın dolaşımını izliyordum. Beyinde dolasan düşünceleri okur oldum. Ne düşünüyorlar hepsini anlayabiliyordum artik. Çünkü hepsi transparandi artık…
Ve o gün ilk kez midem bulandı…
Yüzlerinde gülümseme, içlerinde ise nefret dolu bu insanlardan midem bulandı. Para kazanmak için insanlara olmayan dünyalar gösterip, pembe tablolar çizen, bütün kadınların “barbie” erkeklerin ise “ken” olduğu bu dünyadan midem bulandı. Herkesin daha simdi yıkamadan çıkarttığı üstü açık otomobilleri ile gezdiği, bütün insanların karınlarının tok ve sıkıntılarının olmadığı dünyayı çizen, savaşların ve açlığın olmadığı bir dünyanın resmini yapmaya çalışan bu insanlardan midem bulandı.
İnsanların birbirinden fikir çaldığı, öğle yemeklerinde birbirlerinin arkasından konuşup yanından geçerken yüzlerine gülümsediği bu insanlardan midem bulandı. Gerçekten yaratıcı ve geliştirici islerin reddedildiği, bu ülke insani bunu anlamaz diye işlerin geri döndüğü bir dünyadan gerçekten midem bulandı.
Ve fark ettim ki orada öğrenmem gerekenleri öğrendim. Onlar gibi olmamayı öğrendim. Nasıl yapmamam gerektiğini öğrendim. Reklamın sadece “yalan atma sanatı ” olmadığını öğrendim. İnsanlara gerçekleri anlatarak, basit sade dünyalar göstererek de bir şeyin reklamını yapabileceğimi öğrendim. Ve koşarak evime geri dondum. Kitaplarıma , gerçekten üstat olanların yazdıklarına geri döndüm. Ve şu cümleyi okuyup mutlu oldum. “Tolerate genius!” hala bir yerlerde buna önem veren insanların var olduğunu bilmek mideme de iyi geldi, beynime de.
Bu yüzden gerçekten iyi bir reklam yazarı, gerçekten iyi bir yazar olmak istiyorum. Hiç bir zaman oldum demeden hep olmak isteyerek…
Bütün bu anlattıklarımı midesi kaldırabilenlerdenseniz sözüm yok. Ama bu okuduklarınız sizin de midenizi bulandırıyorsa sizinle çalışmak isterim.

8 Comments:

Blogger Ersin Pekin said...

Benim de midem bulanıyor Çağın. İşimiz çok zor, ama imkansız değil.

18 Eylül, 2006 18:51  
Blogger Tuğçe Özel said...

Her sektörde olan şeyler bunlar aslında. Her yerde var bu insanlardan. Bizim farkındalığımız düşünmemizden ve dönen çarkların bir dişlisi olmak istemediğimizden kaynaklanıyor bence.

Emedur kullanmanın faydası yok, kusacaksın. Ama nereye ve ne zaman kusacağını bileceksin o kadar...

Ya da alacaksın bir Activia hazmedeksin yavaş yavaş...

Dünyanın düzeni bu değil mi zaten?

19 Eylül, 2006 10:26  
Blogger Ezgi Yener said...

Konuyla çok alakalı bir şiirimsim vardı benim. Ayrı bi topic açmak istemedim. Daha o kadar cesaretim yok:)Halihazırda siz yazmışken ben de "yorum" olarak onu yollamak istedim. İşte buyurun... (Şubat 2006'da yazmıştım)

dELİ

Duvarın kenarına büzülerek çökmüş, kafasını iki kolunun arasına saklamış, öne arkaya sallanıp duran dağınık saçlı bir deli .
“Beni yıka” diye sayıklıyor sürekli.
Dayanma gücünün bitiverdiği o son anda,
Pis mi pis bir arabanın sol arka camında,
Bunu yazıyı görmüş kendisi.

Araba da;
Eski bir Renault bu arada.
Oysa şahsen hiç görmedim ben;
Bir Cherokee'nin o kadar pis olduğunu.
Epikliğinden dem vurmayalım hayatın,
bizatihi pek de pastoral olabilir.
Araba reklamlarında da bu görülebilir.

Bunun baskısına girelim mi?
Baskı için bile onay almak gerekebilir bazen.
Konuyu dağıtmayalım.

İşte bu deli,
çok başarılıydı bir zamanlar inanmazsınız,
koskoca Zihin Plaza’da çalışırdı,
hem de şıkır şıkır, tıkır tıkır...
Zihin plazanın tüm koridorlarından haberdardı,
Kimi zaman müşterileri ile aşk yaşardı.
Akşam sukunet sokaktaki evinin kırmızı ışıklarını yaktığında,
adres hep aynı:
Şehvet apartmanı, no:11

Freud'u biraz, U2'yu biraz,
Big Fish'i biraz, Atilla İlhan'ı biraz, Dorian Grey’i biraz,
AZAR AZAR bilirdi.
Bildikleri kendine yeterdi.
Haberdardı körfez savaşından,
ama maalesef haberdar olamamıştı İstanbul’dan,
tamaaaamen iş yoğunluğundan.

Yılları herşeye sahip olduğunu sanıp, hiç bir şeye sahip olamayarak,
onu kaldırıp bunu kopararak atladı,
Bir insan mutlu olduğuna kendini nasıl üstüne basa basa inandırır.
Encanlıpekcanlıentezcanlıkanıttı.

Böylece yeni açılımlar gelmiş oldu hayatına,
aklı yerinde olsa o şöyle derdi:
“Hayatıma yeni açılımlar getirdim.”
ama yok, hayır,
Bu açılımı kendileri getirmemişlerdi maalesef efendim.

eZGİ

19 Eylül, 2006 14:01  
Blogger Tayfun Kısacık said...

Ben o delikten tam 11 senedir bakıyorum hala bi' şey göremedim... Sen hemencecik göreceğini mi sanıyorsun. Hehehe delisin deli...

19 Eylül, 2006 14:27  
Blogger Çağın Türker said...

Ellerine sağlık Ezgi, haddim olmayarak da olsa yorum yapıyorum ama cok beğendim yazım tarzını. Kendi topiclerini açmalısın bence.
Hem demiyorlarmı zaten hayat cesurları sever...

19 Eylül, 2006 14:33  
Blogger Haluk Mesci said...

Çağın !

'Topic' ne demek ???????????? Türkçesi yok mu ?

Demiyorlarmı değil, demiyorlar mı yazman gerek. Biraz daha dikkat dostum !!!!!

19 Eylül, 2006 15:07  
Blogger Çağın Türker said...

Ezgi hanım ayrı bir topic açıcak cesaretim yok dediği için ben de ona kendi topiclerini açmalısın demiştim ama haklısınız sanırım. :)
Kendi başlıklarını ya da konularını açmalısın...

19 Eylül, 2006 16:22  
Blogger Şahin Tekgündüz said...

Hay ağzını öpeyim Haluk...

Çağın Türker'in yazısını pek sevdim, kutlarım. Keşke yazım yanlışları yapmayacak kadar dikkatli de olsa...

Tam senin yorumundan bir öncekini de okumuştum ki, özellikle "mi" eki ve "topic" sözcüğü konusunda ben de bir yorum yazma kararı verdim ve bir alta geçtim. Bir de ne göreyim. Benim yazmayı düşündüğümü tıpatıp yazmış, altına da adını koymuşsun. Teşekkür ederim.

24 Eylül, 2006 15:21  

Yorum Gönder

<< Home