Pazartesi, Eylül 11, 2006

Anladım. Sonunda.

Yaşıma verin. Kusuruma bakmayın. Düşündüm, düşündüm, taşındım ve nihayet anladım : İşsiz güçsüz adam işi bu blog işi !

Günlük hayatın (ya da yaşamın, duruma göre) akışı varken, sevgilinle buluşmak varken, sinemaya/meyhaneye/tatile/arkadaşlara gitmek varken, nasıl zaman bulacaksın değil mi, yazmak veya okumak için...
Hele hele, zırta pırta e-postalar göndereceksin, cevap vereceksin, bloga yazı yazacaksın...

Amma velakin, işi olan adamın işi öte yandan : Haksızlık etmeyelim, gençsek örneğin, tek başımıza yaşamamıza yetecek bir para kazanıyorsak, Internete işten bağlanabiliyor olabiliriz. O zaman da işten güçten artan -o da artıyorsa- vakitte (ne hoş eşanlamlı sözcükler var biz ihtiyarlar için) halletmeye çalışıyor olabiliriz bu web, blog, chat vs işlerini...

Kızmayalım, bozulmayalım arkadaşlar bloglarımıza yeterince sık yazmayan arkadaşlarımıza. E-postalarımıza günlerce bakamadıkları, cevap yazmadıkları zaman hiç gönül koymayalım.

Biz işsiz güçsüz takımı, onlar gelene kadar sıcak tutalım odaları, pencereleri, blokları (ehhem). İstedikleri gibi tutamaz isek, kusura kalmayacaklardır : Hıdır, elimden gelen budur !

6 Comments:

Blogger Murat Kaya said...

"Writer's Blog"

12 Eylül, 2006 14:35  
Blogger Çağlar Alkaya said...

Önerme, yerme nasıl tanımlanırsa; aklıma bir fikir geldi hazır, çifte vesileye dönüşme potansiyeli varken(hem tanışmak için, hem yazışmak için) yazayım dedim.
Bizde gençlere büyükleri karşısında nasıl temaşa edecekleri küçükten buyur edilir. Açık seçik olmasa da aileleriyle gençler arasında bu içerikte bir gizli sözleşme hayat bulur en ufak yaşlardan itibaren. Kültürel çevrelere göreceli anomaliler oluşsa da ("pipini göster evladım" fenomeni), bu algı çocuğun okul vs. sosyal hayata girmesiyle daha bir giriftleşip, bireysel deneyimlerle karmaşık bir hal alıyor. Tam da süperegosu çocuğun kafasına fasikül fasikül düşmeye başladığında, buna karşıt bir refleks geliştirip marjinalleşmek yolunda adımlar keşfediyor ki; buna da ergenlik bunalımı deniyor. Uzattım lafı... Özetle çocuk, halefi gence dönüştüğünde hörmetli büyükleri olarak aklında yer eden muhteremlerle birebir temaslarında; poz, deri, kılıf, şekil değiştirmesini sağlayacak numaralara hakim olmaya başlıyor. İdare ediyor. Ama acaba iş bu blokların (öhö:) arasında süperego bastırırken temaşaya gelince; takip ettiği modalardan, girdiği postürden, somut-soyut bütün kıyafetlerinden bağımsız, yazısıyla başbaşa çıplak mı hissediyor? Ben çoğu tanımadığım insanların karşısında soyunmuş gibiyim şimdi. Öyleyse vardır bu dediğimde haklılık payı diye düşündüm. Ama kendine yazar diyebilen biri de aslında, toplumun en azılı teşhircilerinden değil midir? Herkese tekrar merhaba. Burada yazabilmekten dolayı kıvanç ve zevk duyuyorum. :)

12 Eylül, 2006 17:57  
Blogger Tansu M. Gülaydın said...

Hissettiğin doğru, çıplaklık.
Ama üşürsen, sana ceketimi seve seve veririm. Çekinme, yaz kardeşim.

12 Eylül, 2006 18:40  
Blogger Çağlar Alkaya said...

İçim ısındı doğrusu. Teşekkür ederim. Siz uzatın yeter ki, biz o bedenin içine üçerli beşerli sığışırız.

12 Eylül, 2006 18:50  
Blogger Tansu M. Gülaydın said...

Çağlar Alkaya halen birlikte çalıştığım, dili keyifli bir yazar. Genç yaşına karşın, bir masalcı dede kıyafetiyle yazar. Ayrıca SaveAsDraft'in basçısıdır.
Hoş gelmiştir.
...
Haluk Mesci'nin, işsiz güçsüz adam işi dediği blog işi, kafa işi aynı zamanda. İnanın kafa yerinde olmayınca, yazı da yerinde olmuyor, yerini dolduramıyor. Ben vakit buldukça değil,"kafayı buldukça" yazıyorum.

12 Eylül, 2006 18:56  
Blogger Serhat Bayram said...

Yazdıkça insan kafada buluyor. O anı, yaşanılanları o an bu şekilde paylaşabiliyoruz ya da paylaşılanları okuyoruz; kafayı buluyoruz. Bir nevi keyif sahoşluğu... Ortamı sıcak tutup o havayı soğutmamak kaçınılmaz, sobayı yakanlar var. Biz odun toplar, ısıtmaya çalışırız.

13 Eylül, 2006 07:17  

Yorum Gönder

<< Home