Salı, Mart 07, 2006

Yaratma cesareti!

Aşağıdaki tartışmalar nedense bir kitabı anımsattı bana.

İlk basımı 1975'te yapılan bir kitap. Metis Yayınları'ndan. Dokuzuncu basımı 2005'te yapıldı.

Çok titizlenmezseniz, çeviri kitapların içinde Türkçesi eh fena olmayan kitaplardan. Çevirmen Alper Oysal.

Kitabın yazarı Rollo May 1909 doğumlu, Varoluşçu Psikolojiye kendini adayarak 1994'te ömrünü tüketmiş.

May, önce "Cesaret nedir?"le başlıyor kitabına. "...cesaret, daha çok, umutsuzluğa rağmen ilerleyebilme yetisidir."

"Gerekli olan cearet salt inatçılık da değildir -mutlaka başkalarıyla birlikte yaratmak durumunda kalacağız."

"Cesaret, sevgi ve sadakat gibi diğer kişi değerleri arasında yer alan bir erdem ya da değer değildir. Cesaret bütün diğer erdemlerin ve kişi değerlerinin altında yatan ve onlara gerçeklik kazandıran temeldir. Cesaret olmaksızın sevgimiz salt bağımlılık olarak solar. Cesaret olmaksızın sadakatimiz uyumculuk halini alır."

"Oysa bir kişinin bütünüyle insan olabilmesi sadece kendi kararlarına ve kendini bu kararlara bağlayışına dayanır."

Rollo May, "fiziksel cesaret"e geçiyor ve hemen ekliyor: "Bu, cesaretin en basit ve apaçık çeşidi."

"Bir psikanalist olarak zaman zaman hâlâ çocukken duyarlı olan ve diğerlerini ezerek başeğdirmeyi öğrenememiş adamları dinliyorum; bunun sonucu olarak yaşama kendilerinin korkak olduğu kanaatiyle giriyorlar."

"Gövdenin cesaretinin yeni bir şeklini ileri sürüyorum: Gövdenin adale gücüne dayanan insanı geliştirmek için değil, duyarlığın serpilmesi için kullanılması."

Yazar burada, kısaca yoğa, meditasyon, Zen Budizm ve diğer dinsel psikolojileri anıyor. Mutasavvıf, Mevlevî bilmediği kesin.

Sonra, "moral cesaret". Genellikle şiddetten tiksinen kişiler. Sovyet bürokrasisinin gücüne karşı tek başına sesini yükselten Alexander Soljenitsin'i örnek veriyor bu bölümde.

"Sovyet polisi tarafından tutuklandığında hapse atıldı. Anlatılan hikâyeye göre soyulup bir idam mangasının önüne çıkarıldı. Polisin amacı onu psikolojik olarak susturamazlarsa ölümle korkutmaktı; mermileri kurusıkıydı. Daha sonra İsviçre'de sürgünde yaşayan Soljenitsin orada da hiç yılmadan ısrarcı tavrını sürdürüp benzeri eleştiriyi ülkelere yöneltiyor- mesela, demokrasinin radikal bir revizyona tâbi tutulmasının apaçık gerektiği noktalarda Amerika'yı eleştiriyor. Soljenitsin'in moral cesaretinde kişiler var oldukça 'robot insan'ın zaferinin henüz hakim olmadığından emin olabiliriz."

"...Korkaklığın günümüzdeki en hakim şekli 'karışmak istemedim' deyişinde gizlidir."

Sırada "toplumsal cesaret" var.

"Toplumsal cesaret diğer insani varlıklarla ilişkiye girme cesaretidir -kişinin anlamlı yakınlık kurma umuduyla tehlikeye atılabilme yetisi. Kişinin kendini, artan bir açıklığı talep eden bir ilişkiye, belli bir zaman süresi içinde yatırabilme cesaretidir."

"Tuhaf nedenlerle en çok önem taşıyan şeyleri paylaşmakta utangacız."

"Toplumsal cesaret, iki değişik tür korkunun yüz yüze gelmesini gerektirir. (...) İlki "yaşam korkusu". Bu, özerk-olarak-yaşama-korkusudur, kendini terk edilmiş bulmak korkusu, bir başkasına dayanma gereksinimi. (,,,) Bu korkunun tersi, "ölüm korkusu". Bu, diğeri tarafından tümden emilme korkusudur, kendi benliğini ve kendi özerkliğini yitirme korkusu, bağımsızlığının alınıp götürülmesi korkusu."

Albert Camus, Sürgün ve Krallık'ta bu iki zıt cesaret türünü anlatan bir hikâye yazmış. Sanatçı İşbaşında. Karısı ve çocukları için zorlukla ekmek parası bulabilen Parisli fakir bir ressamın hikâyesi. Sanatçı ölüm döşeğindeyken, en iyi dostu, ressamın üzerinde çalıştığı son tabloyu görür. Tablo, ortasında belirsiz biçimde, çok küçük harflerle yazılmış tek bir sözcük dışında henüz boştur. Bu sözcük "solitary" olabilir. Yalnız olma; kişinin olaylardan uzak durması, derinlerdeki benliğini dinlemesi için gerekli zihin huzurunu koruması. Tablodaki bu sözcük, "solidary" de olabilir. "Pazar yerinde yaşama"; dayanışma, katılma ya da Marx'ın deyişiyle "kitlelerle özdeşleşme". Rollo May şöyle bağlıyor verdiği bu örneği: "Karşıt da olsalar, tek başınalık da, dayanışma da, sanatçının sadece kendi çağı için anlamlı olmakla kalmayıp gelecek kuşaklara da seslenecek bir eser yaratması için esastır."

Kitabın kırk sekizinci sayfasında "cesaretin bir paradoksu" başlığına rastlıyoruz.
Bakın yazar ne diyor: "Her cesaret çeşidinde rastladığımız tuhaf bir karakteristik paradoks burada karşımıza çıkıyor. Ortadaki karşıtlık şudur: kendimizi bütün bir dolulukla adamalıyız ama aynı zamanda yanılıyor olabileceğimizin de farkında olmalıyız."
"Kendi tavırlarının doğruluğundan mutlak bir şekilde emin olduklarını iddia edenler tehlikelidir. Böylesine emin olma sadece dogmatizmin değil, yıkıcılıkta onu geçen kuzeni fanatizmin de özüdür."

Bu bölümü bakın nasıl toparlıyor:

"Kendini adama şüphe içermediği zaman değil, şüpheye 'rağmen' olduğunda en sağlıklıdır. Tamamıyla inanmak ve aynı zamanda şüpheleri olmak hiç de çelişkili değildir: Doğruya daha büyük bir saygı beslemek, doğrunun verili bir anda söylenen ya da yapılandan her zaman daha öteye gittiğinin farkında olmaktır. Doğru bu nedenle sonu gelmez bir süreçtir. Böylece Leibniz'e atfedilen ifadenin anlamını bilebiliriz: Eğer bir şey öğrenebileceksem en kötü düşmanımı dinlemek için yirmi mil yürürüm."

Ve nihayet "yaratıcı cesaret" başlığına geliyoruz. Rollo May anlatıyor:
"Her uğraş yaratıcı cesaret gerektirebilir ve gerektirir."
"Yaratıcı cesarete duyulan gereksinim, uğraşın geçirmekte olduğu değişimin derecesiyle doğru orantılı."

Bu bölüm diğerlerinden uzun. Yazar bu bölümde duvardaki tüfeği patlatıyor. Dirim-ölüm ilişkisi elbette. Hele Shakespeare'in altmış dördüncü sonesinden yaptığı alıntı ve vardığı çözümleme, alıntılanmaya değer:

Böylece yıkımlar bana düşünmeyi öğretti,
Zamanın gelip aşkımı götüreceğini.
Bu düşünce ölüm gibi, değiştiremez
Yalnızca ağlar, yitirmekten korktuğuna sahip olduğu için.

Rollo May: "...Sevdiğimiz her şey ölecek. Oysa insan olmanın özü budur, dönmekte olan bu gezegenin üzerinde varolmakta olduğumuz şu kısa anda, zamanın ve ölümün sonunda hepimizden hakkını alacağı gerçeğine karşın bazı insanları ve şeyleri sevebiliriz. Kısa an'ı uzatmayı arzulamak, ölümümüzü bir sene kadar daha ertelemek anlaşılabilir mutlaka. Ancak bu erteleme, duraklamaya ve sonunda savaşı yitirmeye bir bağlanmadır da.

Bununla birlikte, yaratıcı edim ile ölümümüzün ötesine ulaşabiliyoruz. Bu, yaratıcılığın böylesine önemli olmasının ve yaratıcılık ölüm ilişkisinin yüzleşmemiz gereken bir sorun oluşunun nedenidir."

"...deneyimin gerçekliğini karşılamak kuşkusuz bütün yaratıcılığın temelidir. Görev, 'ruhumun örsünde dövmek' olacak, örsünde akkor demiri bükerek insan yaşamı için değer taşıyan bir şey yapan demircinin görevi kadar çetin."

Bölüm şöyle bitiyor: "Hangi alanda olursak olalım, yeni dünyanın yapısını biçimlendirmeye yardım ediyor olmanın gerçekliğinde derin bir coşku buluruz. Bu, yaratıcı cesarettir, yaratılarımız ne kadar küçük ya da kazaen olsa da. O zaman Joyce'la birlikte 'Hoş geldin, Ey Yaşam!' diyebiliriz. Milyonuncu kez ruhumuzun örsünde soyumuzun yaratılmamış vicdanını dövmeye gidiyoruz."

Kitap, "yaratıcılığın doğası", "yaratıcılık ve bilinçdışı", yaratıcılık ve karşılaşma", "Delfi Kâhini: Bir terapist", "yaratıcılğın sınırları üzerine" ve "biçim tutkusu" bölümleriyle devam ediyor.

Yaratıcılık için tek tip beslenmenin sakıncalarını ayrımsamış reklamcı arkadaşlara bu kitabı edinmelerini öneririm. Mesleğimiz kadar kendimize de bakmak için.

Unutmadan, Rollo May'in 1975 yılında yazdığı bu kitap şu cümleyle başlıyor:
Bir çağ ölürken, yenisinin henüz doğmadığı bir zamanda yaşıyoruz.

10 Comments:

Blogger Haluk Mesci said...

Sevgili Doğan,

Niye kimseden gık çıkmadı acaba diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Ve öneriyorum :

Bu içerik üzerine ve uygun göreceğin diğer şeyleri de kapsayan bir seminer/sohbet yapar mısın bizlere ?!

Örneğin bir Cumartesi öğleden sonra, Melissa'nın alt katında, çay-kahve-çörek eşliğinde harika olurdu...

(Buna da ses çıkaran olmazsa ben bu Defter'den kaydımı silmeyi düşünüyorum. Ciddiyim.)

15 Mart, 2006 21:10  
Blogger Murat Kaya said...

Çok güzel olur diyorum, ben.

16 Mart, 2006 00:59  
Blogger Murat Kaya said...

Bir daha düşündüm de...

Bu metin, okuması zor bir metindi. Şahsen, yorum veya bir ek yapabilecek yetiyi kendimde bulamadığım için bir katkıda bulunamamıştım..

16 Mart, 2006 01:04  
Blogger Ayşe Tüzel said...

Tam anlamıyla, "bir cumartesi öğleden sonra fırsatı" bu. Kaçırmamak lazım.

Bu yazıyı ilk okuduğum zamanı hatırlıyorum. Bende yazmaktan çok harekete geçme ihtiyacı uyandırdı. Garip.

16 Mart, 2006 18:05  
Blogger Nokta Çelik said...

Ben yazıyı okuyunca 'glup' yaptım. Kitabı alınacaklar listeme kaydettim. Melissa'da toplanana kadar okumalıyım:)

16 Mart, 2006 21:01  
Blogger Başak Kanat said...

"...cesaret, daha çok, umutsuzluğa rağmen ilerleyebilme yetisidir."

Son günlerde her şeyi ve bilhassa kendimi çok fazla sorguluyorum. Aslında Ortak Defter'e bununla ilgili bir yazı yazacaktım, ama burası da yeri sözlerimin birkaçını söylemenin...

Nereden başlasam?
Bazen ne düşünüyorum biliyor musunuz? Hayatın benimle dalga geçtiğini! Sanki bi' kapı aralığından gizlice beni izliyor ve bana oynadığı oyunlar karşısında yaşadıklarıma bakıp, benimle alay ediyor. Alay ederken keyifleniyor, keyiflendikçe oyunlarına yenilerini ekliyor.

2001 yılında, yani üniversitenin 3. sınıfındayken, Reklamcılık Vakfı'nın "Benden Reklamcı Olur mu?" isimli sınavına girmiş ve sınavı kazanmıştım. O günün benim için bir dönüm noktası olduğunu düşünmüştüm, çünkü bizim okuldan (Bilgi Üniversitesi) bu sınavı kazanan iki kişiden biri olmuştum. Ama şimdi anlıyorum ki bu sonuç, başarı olarak gördüğüm her şeyin beni önce mutlu, ardından tepetaklak etmesi sürecinin başlangıcıymış. Yani tam bir dönüm noktası!

Ondan sonra başıma gelen tüm talihsizlikleri oturup bu yazının altına yorum olarak yazmayacağım. Herkesin okuması için bir başka yazı hazırlayacağım.

Ama önce buradan seslenmek istiyorum hayata! Ben Gandalf'ım! Siz de gülmeyin... Gerçekten Gandalf'ım ben! Yenilmem. Beni yendiğini zanneder bu kötü hayat. Oysa ben her defasında daha da güçlenirim. Beyazları çeker, beyaz atıma atlar, hayatın karşısına dikilirim.

:)

17 Mart, 2006 15:48  
Blogger Doğan Yarıcı said...

Bana göre uzunca bir süre, bekledim yorumları. Sonra ümidi kesmiş olacağım ki, dönüp bakmadım. Gelen mail'le farkına vardım yorumların.

Defter'de ilk kez olmuyor bu. Genellikle sektör içi yakınmaları, magazin diyebileceğim haberleri paylaşıyoruz birbirimizle; bunların yorumları bolca oluyor.

Küsmedim vallahi. Ben yazmaya devam ederim diye düşünüyorum, yazmaya değer, paylaşabileceğim bir konu oldukça. Yazılarımın uzunluğu, sıkıcılığı çok da umurumda değil.

Bir cumartesi öğleden sonrası için her zaman varım.
Ben toplantıları, en son Hakkı vardı sanırım, kaçırdığıma çok üzülüyorum. Fakat bu konuda tek başıma konuşacak kadar yeterli bilgiye sahip olduğumu da sanmıyorum. Benimki bir kitabı tanıtmaktan ibaretti yalnızca. Sevgili Haluk Hoca mutlaka daha önemli şeyler söyleyecektir, biliyorum.

Sonuçta buluşmaya varım.

20 Mart, 2006 12:22  
Blogger Eda Çizioğlu said...

Ben bu kitabı bir kaç sene önce 'cesaret' hususunda sınıfta kalmış birileri ve makus talihim ile uğraşırken okumuştum, ama yaratıcı kısmını tamamen es geçerek, şimdi -yazıdan sonra-tekrar okuyorum bu kez farklı bir gözle.

Bir cumartesi öğleden sonra, hazır havalar da ısınmışken üzerinde konuşmak harika bir fikir. Ben gelirim :)

22 Mart, 2006 00:13  
Blogger Melih Cılga said...

“Cesaret”in içinde “siyaset” ne kadar vardır, bunu tartışmak için iyi bir fırsat yakaladığımızı düşünüyorum…

Örneğin, ajanstaki toplantı odasından müşteri sunumuna kadar, tüm o kırılgan egolar ve farklı değer yargılarından kaynaklanacak olası tepkileri bertaraf etmek için izlememiz gereken "siyasi" yaklaşımlardan bahsediyorum:

Sonuçta, “satamadığımız” yaratıcılık, biz dahil, kimsenin işine yaramıyor... Tek başımıza arkasında durduğumuz "riskli" bir fikre yeni taraftarlar kazanmanın yolu, biraz da çevremizdeki insanların algılama mekanizmalarına müdahale etme “siyasetinden” geçiyor çünkü...

22 Mart, 2006 13:11  
Blogger Başak Kanat said...

Bir Cumartesi öğleden sonrası, Doğan Yarıcı, Haluk Mesci ve belki de daha pek çok usta, meslektaş...
Bir de böylesine zevkli ve doyurucu bir sohbet konusu...
Ben daha ne isterim ki?
:)

03 Nisan, 2006 00:39  

Yorum Gönder

<< Home