Perşembe, Ocak 25, 2007

Haluk Mesci'den mesaj

Sevgili Nokta Çelik,

Çok önemsediğim Ortak Defter’den ayrılma nedenimi berraklaştırmak isterim:

Zamansızlık filan değil.
(Zaman fukarası olduğum doğru ise de Ortak Deftere bir yolunu bulup kendimce yazmaya hep gayret ettim.)

Genelde ‘katkıda bulunması beklenen’ genç-ihtiyar dostlarımızın büyük bir bölümünün ilgisizliği karşısında kendimi salak gibi hissediyorum. Ve bu durum feci gücüme gidiyor.

Bülent Şentay’ın bu blogla ilgili olarak bana yazdığı üzere, ‘gençler paylaşmak istemiyor pek, kendi bloglarına yazmayı tercih ediyor’ belki de.

Peki ihtayarlara ne oluyor? Her ne oluyorsa.

Bir şey kesin: Zorla güzellik olmuyor. Bunu çeşitli vesilelerle, değişik yaş gruplarında, farklı misyonların peşinde her gün yeniden öğrenmeye daha fazla dayanamadığım için, bloglar, platformlar, gençlik toplantıları, mesleki elektronik sohbetler ve benzeri zaman-moral vampiri faaliyetlerden elimi eteğimi çektim.

Durum budur, umutsuzdur. İstersen, bu mektubumu paylaşabilirsin.

Sevgiler.

Haluk Mesci

5 Comments:

Blogger Kağan İşmen said...

BİRBİRİMİZİ ANLAMAK!

Haluk Abi doğru söylemiş, zorla güzellik olmaz!
Ben kimsenin buraya zorla üye olduğunu düşünmüyorum.

Ama yine hiç kimsenin de, buraya bol bol yazarım vaadiyle üye olduğunu, üyeliğe kabul edildiğini de düşünmüyorum.

Hayatta her şey olanaklarla sınırlı.
Zaman varsa, yaratılabiliyorsa ve tabii ki de içinden geliyorsa yazar insan.
Ama zaman yoksa, gerçekten yaratılamıyorsa, yapacak bir şey yok.

Buraya üye olan herkesin, hayatta farklı farklı sorumlukları var. Yapması gerekenler var. Öncelik sırası var.

Bu anlamda birbirimize daha anlayışlı olmamız gerekiyor diye düşünüyorum.

Yazmış olmak için yazmamak adına, bazen susmak ve dinlemek de bir o kadar değerli bence.

Yaratıcılar duygusal insanlardır. Bazen duygusal kararlar verirler. Bunu anlıyorum. Ama yazamayanları da anlıyorum. Benim için aslolan iyi niyet:)

Herkese sevgiler ve saygılar.

25 Ocak, 2007 12:59  
Blogger Maksude Kılınç said...

Durum anlaşılmıştır Haluk. Gözünün yine de buralarda olacağı inancını yitirmeden, haklısın diyorum.

Yine de bir gözlemimden sözetmeden geçemeyeceğim.

Bir süre önce çevremizde Ortak Defter'e ilgi duyabilecek, katkı koyabilecek ya da katkı alabilecek yazar arkadaş var mıdır diye bakınırken, genç bir yazar çıktı karşıma. Defteri takip edermiş okur olarak. Çok genç, yetenekli ama kendine güveni henüz gelişmemiş bir yazardı. En çok takıldığı konu "hata yapmak"tı. Rezil olmaktan çok korkuyorum çekincesi, beni bu kadar yıl sonra bile hâlâ didikliyorken, onun, henüz heves denizinde boğulurken geri durmaya çalışması, korkması beni etkilemişti.

Geçenlerde farklı bir blog'ta Sevgili Okan Akan'ın bir yazısını okudum. Yazıda şöyle bir söz geçiyordu; "Türkçe Polisi" edasıyla yargılamadan... Blog'a yazar-çizer herkes katılıyordu ve özgür yazmaya davet vardı. Bir bakıma haklıydı Okan. Çünkü yazma korkusu, bir çeşit fobi halini alabiliyor. Derdini iyi anlatabilmekse melese anlatsın, zamanla, göre göre öğrenir demek geliyor içimden, en küçük bir hatayı bile affedemezken.

İşte bu çekinceler bizim defterde de sorun olabiliyor mu acaba diye düşündüm. Kolay değil, defterde babalar da var. Şimdi bir tokat yerim korkusu olabilir mi? Bu sessizliklere, ilgisizlik değil de çekingenlik neden olabilir diyebilir miyiz? İyi de listede ismi var, katılmasaydı o zaman diyenler çıkabilir. Peki bu kadar güzel ismin arasında yer almak keyifli değil mi? Artık adam olmaya başlıyorum, bak neredeyim demenin başka türlüsü demek değil mi?

Kağan'ın sözünü ettiği zamansızlık ve öncelik sırası farklılığı da bir neden olabilir. Ama zamanı yaratmak, uykudan biraz vazgeçmekle de mümkün olabiliyor bazen.

Haluk, sana "peki" derken çıktı bu kadar laf ama sanırım ucundan, köşesinden tutuyorsundur.

25 Ocak, 2007 14:39  
Blogger Ahu Serap Tursun said...

Zamanı doğru planlamak benim için geçerli değil ne yazık ki. Yapamıyorum, bir önceki günden daima 1 saat alacaklıyım ve yarına da her zaman 2 saat borçlu oluyorum. Yetiştiremiyorum.
Uykumdan çalıyorum, alıştırıyorum bedenimi günlük 5 saate, bazen de 4 saate. Bir süre sonra fazlasına da alışamıyorum.

Eksik kalan çok yanım oluyor, en yüksek sesle bağırana öncelik tanıyorum. Biraz daha fazla okumaya, daha fazla yazmaya gayret ediyorum. Ama zamanı yine de yetiremiyorum. Bir süre önce ciddi olarak aldım kendimi karşıma ve tartıştım. Planlar yaptım hatta 1 yıllık plan bile yaptım ama gün bittiğinde ben yine 1 saat alacaklıydım... Tüm bu süreç içerisinde sevdiğim her şeye bir parçamı eklemeye çalıştım. Ortak Defter'i de yazamadığım günlere inat her gün okudum. Bazen gün geliyor okumaya dahi zamanınız kalmıyor, sadece defteri değil. Bir şiir, bir haber, bir öykü, bitiremediğiniz bir roman... Okuduğumda ise bugünlük huzurluyum diyorum.

Zamanı planlayamıyorum. Ama okuduğum defterimde ustalarımın varlığını bilmek bana huzur veriyor. Dilerim bu huzur dalgası bırakmaz beni... Dilerim... Ve dilerim ustamız Haluk Mesci yazılarıyla tekrar aramızda olur...

Yoğun zamanından çalarak burada yer alan tüm kalemlere, eşsiz yazılarından ötürü teşekkür ederim...İyi ki varsınız...

25 Ocak, 2007 17:46  
Blogger Burak Kargın said...

Evet, birbirimizi anlamak...
Haluk Abi’yi anlıyorum. Kendisi öncülük ettiği bloglar için çok çaba gösterdi. Reklam sektöründe çalışan ya da reklamcılığa ilgi duyan insanları bir araya getirmeyi başardı. Ancak üye sayısıyla yazı sayısı doğru orantılı değildi. Elbette herkes yazmak zorunda değildi, bunun için insanın zaman yaratması ve içinden bir şeyleri atması gerekiyordu. Fazlalık değildi bu atılan, paylaşmaydı. Takip ediliyordu ortak defter, değeri vardı herkesin gözünde... Bundan şüphem yok! Bunun devam edeceğini düşünüyorum ve yürekten istiyorum. Fayda sağlıyorsa bu ortam, içini döküyorsa birileri, sevmeye ve yazmaya devam!

Maksude Hanım’ın gözlemlerine katılmakla birlikte bir şey eklemek istiyorum.
Ben bu defterde ‘Türkçe Polisi’ edasıyla uyarılmaktan(yargılanmak biraz ağır olmuş) hep hoşlandım; ama ‘Türkçe Polisliği’ yapmaktan genellikle kaçındım. Kimi zaman ne haddime diye düşündüm kimi zaman da boşverdim. Orta yolda ilerlemeye çalıştım. Ancak boşvermeyenlerin ilgisine hayran kaldım. Ustaların beni uyarmasından ya da bir başkasının benim hatamı düzeltmesinden zevk alıyordum. Her yazımda, yorumumda yeni bir şey öğreniyordum. Öğrenmek güzel şey...

Haluk abi’ye attığım ilk mailde dikkat etmediğim o kadar çok hatam vardı ki; bana dost edasıyla ‘acı’ları söyledi önce ve sonra yol gösterdi. Onun önerileri, benim görevim oluyordu; gelişiyordum, büyüyordum, hissediyordum bu eğriyi. Bunu hissetmek de güzel şey...

İkinci mailim önerilerini yerine getirdiğimi ve yeni görevler beklediğimi söylemek içindi. Bunun için hazırlanmak gerekiyordu. Sanırım geceyarısı üç saat sürmüştü o maili yazmak. Benim gözümde hatasızdı. Böylece ifade gücümün arttığını ve Türkçe’ye sahip çıkmanın hafifliğini yaşıyordum. Kimi insanlar hocalık etmek istemese de bazıları onları hoca olarak seçerler ve zorla onlardan emir alırlar. Bu emirleri görevleri bellerler ve bu yolda atılan adımlarla ilerlemeye çalışırlar. İlerleyebilmek de güzel şey...

Sözün kısası; Kağan Bey’in yorumunu sonundaki şu ifadeye dikkat çekmek isterim:

Yazmış olmak için yazmamak adına, bazen susmak ve dinlemek de bir o kadar değerli bence.

Yaratıcılar duygusal insanlardır. Bazen duygusal kararlar verirler. Bunu anlıyorum. Ama yazamayanları da anlıyorum. Benim için aslolan iyi niyet:)


Ben de böyle düşünüyorum, iyi niyetli olduktan sonra her şeye eyvallah!

Sevgi ve saygılarımla…

25 Ocak, 2007 20:17  
Blogger Hatice Üzgül said...

Uzun zamandır deftere katkısı dokunmayan genç yazarlardan biri olarak;

Benim yazmama nedenim, ne hata yapma korkusu, ne konu bulamama sıkıntısı, ne zamansızlık, ne ilgisizlik, ne de sorumsuzluk. Bir müddet kabuğuma çekildim. Yazmıyorum, çizmiyorum, katılmıyorum, paylaşmıyorum, dışarı çıkmıyorum, arkadaş edinmiyorum, okuduğum kitapların altını çizmiyorum, yolda karşılaştığım genç erkekleri süzmüyorum, makyaj yapmıyorum, ayakkabımla çantamın uyumuna dikkat etmiyorum, odam dağınık...

Kısacası, kendimi nadasa bıraktım. Biraz dinginliğe ihtiyacım vardı. Çok hızlıydım, duraksama gereği gördüm. Bir çeşit ekran koruyucuyu devreye soktum, fütürsuz bir maske yüzümde, sessizlikte yaşıyorum.

Bu bir suç değil, kimseden özür dilemiyorum ve cezalandırılmayı da kabul etmiyorum.

26 Ocak, 2007 09:00  

Yorum Gönder

<< Home