Salı, Ekim 10, 2006

Cervantes kardeşler... Sorum size.

Yeldeğirmenleriyle şavaşılır mı? O kadar deli miyiz? Reklam yazarı mıyız canım biz? Metin yazarı mıyız yoksa? Bu işi neden yapıyoruz? Bu işi neden yaptığınızı sorabilir miyim? Neden reklam yazarı olmayı seçtiniz öğrenebilir miyim? Derdiniz neydi?

13 Comments:

Blogger Tayfun Kısacık said...

Ben söylemeyi unutmuşum... 11 yıl önce arkamdan ittiler. İterken de "sen yaparsın" dediler... Ben de o sıralarda kendimi farklı olarak ifade edebileceğim bir iş yapmak arzusundaydım, reklam yazarı olsam ne güzel olur diyordum. Oldum. Kendimi bildim bileli kendimle ilgili sorunlarım olmuştur zaten. Sorunlarım bitti mi? Yooo artarak devam...

10 Ekim, 2006 11:43  
Blogger Ayşe Tüzel said...

Benim maceram biraz Türk filmi gibi... Trajik, trajikomik. 1989 yılında üniversite ikinci sınıfta iken, babam iflas etti. “Bende para kalmadı kızım ya bir işe gir, hem çalış hem oku ya da okulunu bırak eve dön” demek zorunda kaldı. Ben de eş dost vasıtası ile 18’lik bir velet olarak bir reklam ajansının kapısından girdim. Elimiz kalem tutuyordu. Lakin yazarak para kazanılabileceğini orada gördüm. Sürüklendik. Süründük. Ayak sürüdük. Sürü olduk. Ne kadar sürer daha? Sürüncemede...

10 Ekim, 2006 12:07  
Blogger Erçin Sadıkoğlu said...

Ortaokuldaydım. Çok kıskandım izlediklerimi... Ben de yaparım dedim, hatta başka da bir şey yapamam dedim.

Bazen soruyorum kendi kendime bu soruyu, moralim bozuluyor cevabı bulamayınca, unuttuğum zamanlar oluyor cevabımı. Azıcık sakinleşip o ilk kıskançlığı ve ardından gelen hırsı hatırlıyorum sonra.

Geçiyor mu? Evet. Bir sürelilğine, yani tekrar unutup tekrar hatırlayana kadar. :)

10 Ekim, 2006 12:26  
Blogger Hatice Üzgül said...

Ben sadece yapıp yapamayacağımı merak ettim.

10 Ekim, 2006 14:00  
Blogger Çağlayan İbiş said...

Üniversitenin ilk yılı hazırlıktayım. Bölümüm halkla ilişkiler ve reklamcılık ama ben hiç bir şey bilmiyorum bölümümle ilgili. Bünyede merak... Reklamcılık nedir sorusu kafamda çakıyor. Kütüphaneye gidip sektörümüzün dergilerinden birisini görüp karıştırmaya başlıyorum. O ana kadar hep takım elbiseli bir işte çalışacağımı düşünürken reklamcılığı öğrenmeye başlıyorum. Aaa "yapabilenlerin ellerinin kalem tutması gerekiyormuş, Ben de yazıp çiziyorum. Yaparım herhalde niye yapamayım ki, diyorum ve İstanbul maceram başlıyor.

Mutlu muyum? Evet, ama yeni bir yazar olmama rağmen yine de ara sıra bir fikir gelmediğinde aklıma, bir türlü önümdeki probleme çözüm bulamadığımda, ajans içi problemler de olduğunda sinirlenip ben neden buradayım ki?, sorusunu o iki saat boyunca kendime soruyorum. Fikri bulduğumda ise karamsarlığımın yerini o bilindik coşku alıyor, bu mesleğe o an bir daha aşık oluyorum.
Klasik reklamcılığa girmek hikayesi işte.

10 Ekim, 2006 14:22  
Blogger Maksude Kılınç said...

Ne zor bir soru bu yahu!

Demişsin işte Tayfun, "yeldeğirmeni savaşı" merakı işte.

Yıl 1985...

Başlamayayım yani anlatmaya.

10 Ekim, 2006 15:07  
Blogger Ender Emiroğlu said...

Yazıyordum, hayal kuruyordum, kitapların ve defterlerin ve kalemlerin arasında yaşıyordum, yazıyordum, vizörden bakıyor, her kareyi sinema karesi gibi çerçeveliyor, yazmaktan ve görmekten başka bir şey bilmiyordum, ne müdahale edecek gücüm, ne ticarete atılacak cesaretim, ne de yerimden kalkacak mecalim vardı, sadece yazıyordum. Sinema yapmak istiyor, görüntülerden ve seslerden oluşturulmuş bir kitap yazmak/hazırlamak istiyordum. Yazarak yapılabilecek, hayal kurarak hazırlanabilecek bir iş arıyordum. Sanırım hala yazıyor ve hala arıyorum.

10 Ekim, 2006 15:22  
Blogger Başak Kanat said...

Ortaokul hazırlık sınıfındaydım. Bir gün rehberlik öğretmenimiz hepimizi tek tek yanına çağırdı. Büyüyünce ne olmak istediğimizi sordu bize. Reklamcı dedim. Tuhaf tuhaf baktı yüzüme. Sene 1990'dı...

Bazen ben de kendime tuhaf tuhaf bakarken buluyorum kendimi...
Ama sıkıntısına, kavgasına, sürünmesine, sürüncemesine, didişmesine, -mesine, -masına rağmen seviyorum mesleğimi.
Bazen beynim beni önemsemiyor da, bir yol tutturmuş, bu işi kendi kendine yapıyormuş gibi geliyor.
Fikirler bir anda parlıyor ya, yüzün, gözün, ruhun aydınlanıyor ya, "sırf bunu tekrar tekrar yaşamak için bile yapılır bu iş" diyorsun.
Hele bir de başarıya ulaşıyorsa o iş, tadından yenmiyor.

"Kendini adama şüphe içermediği zaman değil, şüpheye rağmen olduğunda en sağlıklıdır."
Rollo May, Yaratma Cesareti'nde böyle diyor.
Şüphe edelim...
Daha çok edelim...
Nihayetinde hâlâ seviyorsak bu işi ve yapmaya devam ediyorsak, kendimizle bir sorunumuz olduğundan değil, mesleğimizden aldığımız keyiften vazgeçemediğimiz içindir derim.

10 Ekim, 2006 16:29  
Blogger Semire Muratoğlu said...

Hep birşeyler anlatayım istedim; ama geveze de olmak istemedim, yaptıklarıma baksınlar istedim; ama sürekli seyretmelerinden de hoşlanmadım. Yazmak istedim. Yazdıklarımla işaret etmek, davet etmek, rahatsız etmek, haber vermek, kafa karıştırmak, umut vermek istedim. Yazdıklarıma maruz kalanlar; merak etsinler, kızsınlar, şaşırsınlar, hüzünlensinler, gülümsesinler, kahkahayı patlatsınlar, küfretsinler, takdir etsinler, bir anlam veremesinler, bir bilene sorsunlar ama tepkisiz kalamasınlar istedim. İstedikçe istedim işte!

10 Ekim, 2006 16:47  
Blogger Nokta Çelik said...

Sevdiğim işi yapıyorum. Kasten bu işin içindeyim. Pişmanlık duyduğum anlar oluyor tabii ama her gün yeniden başlamak hoşuma gidiyor.
Bir de habercilikte bu adrenalini duyabilirdim sanırım. Ama orada genel tema negatif olduğu için bu kadar eğlenemezdim herhalde.

Reklam yazarlığı yapmamın bir nedeni de sanırım ilgilendiğim çeşitli konuları tek iş yaparak besleyebiliyor olmam. Sadece resim, grafik, müzik, edebiyat işiyle yaşayamasam bile reklam yazarlığı yaparken bu ihtiyaçlarımı da karşılayabiliyorum. Ya da en azından temas halindeyim. Sözlerimi bir sloganla bitirmem uygun olur sanırım: I love this game:)

10 Ekim, 2006 19:43  
Blogger Emrah Kural said...

Aslına bakarsanız herkesin hikayesi biraz birbirine benziyor. Ortak noktalarımız aşk, sevgi, merak, macera... Çoğumuz bu işe atıldığımızda (özellikle genç arkadaşlar) artık ayakları üzerinde durabilen, biraz olsun gelişmiş bir reklam sektörü vardı. Peki ya ustalarımız! Yani reklamcılık bu ülkede emekleyen, belki çoğunluk tarafından ciddiye alınmayan bir sektörken, nasıl girdiler bu işe? Nereden akıllarına geldi ve bu karşılıksız aşka kapıldılar. Ben asıl bunu merak ediyorum.

11 Ekim, 2006 10:49  
Blogger Meriç Eryürek said...

Bilişim sektöründe yönetici olarak çalışıyordum, ölesiye boğuluyordum, sıkıntıdan patlamamak için de sabahlara kadar uykusuz kalıp eşin dostun gönderdiği işleri yazıyordum.

Bir gün, bir ay kadar süreyle yatağa çakılı kalmam gerekti. Tavanla uzun uzun konuştum. Bana Mark Twain'in bir sözünü hatırlattı tavan:

"Mutlu adam, hayatını hobisiyle kazanabilendir."

"Adam," elbette olamadım, olamayız. Ama mutluyum.

11 Ekim, 2006 13:07  
Blogger Ezgi Yener said...

...Üniversite sınavına haldır huldur hazırlandım.

Psikoloji istiyordum.

Psikolojinin üstüne reklamcılık yazdım...

12 Ekim, 2006 17:50  

Yorum Gönder

<< Home