Pazartesi, Ağustos 21, 2006

Düşman Tüketim Toplumudur!

Geçenlerde NPQ ( New Perspectives Quarterly) dergisinin 1999 yılı çevre konulu özel sayısı geçti elime. Her sayfasını merakla okudum ama en çok 85 yaşındaki okyanus bilimci Jacques Cousteau ile yapılan söyleşide takılıp kaldım. Hayatının çoğunu denizi keşfetmek ve Dünya çevresini anlamak için geçiren Cousteau 20. Yüzyılda Dünyayı tahrip etmek için geçmiş insanlık tarihine oranla ne kadar çok şey yaptığımızı anlatıyor ve suçluyu açıklıyor:

“Düşman Tüketim Toplumudur!”
“Para, değişim için olağanüstü bir araç ama gezegen için de büyük bir tehlike. Bugün pazar perakende bir aklıselim ve toptan bir çılgınlık üretiyor.
Bir birey sabahtan akşama ihtiyacı olmayan şeyleri almaya zorlandığında, kendini nasıl kontrol edebilir?
Ben bir deneme yaptım. Paris’te bir gün sabah saat yedide sokağa çıktım ve akşam yedide eve döndüm. Bir numeratörüm vardı. İhtiyacım olmayan bir şey için bir reklama maruz kaldığımda numeratöre bastım, günün sonunda numeratördeki sayı 183’tü.
Her dakika “ bunu alın ve kadınlar kollarınıza düşecek” mesajıyla karşılaşan biri, kendini nasıl kontrol edebilir? İhtiyacı olmayan bütün o şeyleri alan zavallıyı affedebiliyorum. Nasıl dirensin?
Bu tahrip edici tüketiciliği kontrol etmek, bireyin değil toplumun görevi. Ben bir tür ekolojik devlet yanlısı değilim. Hayır. Ama caddede araba kullanıyorsanız ve kırmızı ışık görürseniz, durursunuz. Kırmızı ışığın özgürlüğünüzü kısıtlayan bir şey olduğunu düşünmezsiniz. Tam tersine, onun orada sizi korumak için bulunduğunu bilirsiniz. Aynı şeyi niçin ekonomi için de kullanmayalım? Kullanmıyoruz.
Sorumluluk, toplumun kurumlarına ait bireyin erdemine değil.”

Cousteau söyleşinin devamında gelecek kuşakların neyle yüz yüze kalacağını kanıtlarla anlatıyor. Şu sıralar gazetelerden de küresel ısınmayla ilgili felaket senaryolarını okuyabilirsiniz. Ben kendimi biraz kötü hissettim. Ya siz?

4 Comments:

Blogger Şahin Tekgündüz said...

Düşman tüketim toplumu mu, toplumu bu duruma getiren kapitalizm mi?..

Kapitalizmin sadece tüketimi kamçılamak gibi, görece masum olan suçuna şapka çıkarmaya hazırım. Ya o gayrimeşru çocuğu emperyalizmin yediği haltlara ve dünyayı kana bulamasına ne diyeceğiz?..

21 Ağustos, 2006 21:27  
Blogger Ahu Serap Tursun said...

Toplumun kurumlarını oluşturanlar bireylerin seçtiği hükümetlerdir. Yaşadığımız her toplumsal sorun ve kurduğumuz her sistem zincirini yaratanlar bizleriz. Gerek seyirci kalarak, gerekse bizzat içinde olarak. Toplumu değiştirmek ya da suçlamak için önce öz çevremizde doğru yaptırımlarda bulunmalıyız. Her bireyin yaşadığı topluma vicdan borcu vardır. Kapitalizm, emperyalizm ve seyirci koltuğunda oturan sosyalizm de zincirin bir halkasıdır.
Dünya görsel bir şova dönüşürken, hedef kitlesi olan bireylerin içleri de o kadar hızla boşalmaktadır. Her yeni gün bardaklarımızı boşaltmalı ve yeniden doldurabilmeliyiz. Ben salt toplum kurumlarını suçlayamıyorum. Bireyler hür iradeleriyle hareket edebildikleri sürece adımlarından kendileri sorumlu olmalıdır. Başta da dediğim gibi o kurumlar bizlerin yarattığı kurumlar.
Sevgili Nazım Hikmet'in sözünü anıyorum yine yeniden...''Sen yanmazsan, ben yanmazsam, o yanmazsa... Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa? ''

23 Ağustos, 2006 11:45  
Blogger Ersin Pekin said...

Tüketim toplumunu sadece her gördüğünü canı çeken yeniyetme veletler topluluğu gibi algılamak çok yanlış. Bu, birebir ilişkilere, tavırlara, jestlere, dünyayı algılama biçimlerine hatta dinlenen müziğe kadar yaşamın her kesitine yansıyan, nüfuz eden bir olgu.

Tüketim toplumunu kapitalizmin akciğerleri olarak tanımlarsak, ne yazık ki (biz) reklamcılara da kapitalizmin bronş-bronşçukları olmak kalıyor. Birçoğumuz işiyle bu anlamda bir yabancılaşma yaşıyor belki de. Hatta anti-kapitalist (anti-reklam) reklamcılığı da bu bağlamda değerlendirmek gerek sanırım (BMW ve Diesel’in böyle işlerini hatırlıyorum).

Yine de işimizi “iyi insan” güdüsüyle yaptığımızda var olan ekonomik sistemin işlerliğini sağladığımız, çarkları döndürdüğümüz bir gerçek.

Tüketim toplumunun kötü tarafına katkıda bulunan bir başka öğe de reklamlardaki –mış gibi gerçekliği. Yani özellikle televizyon dünyasında “halk bunu istiyor” mantığıyla yapılan ve halkı yansıttığını iddia eden programlar ve bu mantığın reklam dünyasındaki izdüşümleri.

Reklam hedef kitleyi (halkı) birebir anlatmalı mı, yoksa daha düzgün bir insan-yaşam düzlemi mi kurmalı? Şöyle bir hafta her şeyden elini eteğini çekip tartışmak lazım…

23 Ağustos, 2006 17:50  
Blogger Maksude Kılınç said...

Tüm bu düşünceler bana "birey"i yeniden düşündürdü. Toplumu oluşturan ve her biri için tek tek "insan" dediğimiz bireyleri.

Ya mesleğin getirdiği yorgunluk ya yaşın getirdiği olgunluk ya fazla duyarlı olmanın getirdiği kızgınlıkla, ne derseniz deyin, suçu kesinlikle bireye yüklüyorum. Ardına izm eklediğimiz her şey ve toplum bireyin uzantısıdır, yaratısıdır. Ormana bakarken ağaçları gözden kaçırmak gibi yapmayalım. Genele bakarken tekili unutmayalım.

Dünya üzerine çok fazla senaryo var. Kimileri şiddetle üzerine gidiyor, kimileri de "hadi canım safsata" diyor.

Ben şiddetle üzerine gitme taraftarı olanlardanım ama kendimi çok sık yalnız hissediyorum ve gelecekten -ne yazık ki-ürküyorum.

25 Ağustos, 2006 17:43  

Yorum Gönder

<< Home