Cuma, Haziran 30, 2006

Sürç_ü lisan ettiysem affola.



Geçen hafta içinde bir büyüğümüzle bir arada oturmuş sohbet ederken, üstadımız aniden hadi bakalım dilinizi burnunuzun ucuna değdirebilir misiniz dedi. Önce afalladık, niye, nasıl, anlamadım gibi tepkiler verdikten sonra denedik. Başarılı olanlar da oldu olamayanlar da. Pek çoğumuz neden böyle bir şey yapmaya çalışıyoruz sorusuna cevap ararken, üstadımız diline hakim olan onu kontrol edebilen pek çok şeyi kontrol edebilir cümlesiyle yanıtın anahtarını verdi.

Aslında üstadımız bize küçük bir oyunla önemli bir ayrıntıyı anlatmaya çalışıyordu. Dilimizi burnumuza değdirebilme kaygısı, bunu nasıl yapmamız gerektiği üzerine teorilerin kafamızda dolaşmasına neden oldu ve acaba nasıl oluru zorladık. Dilimizle daha önce böyle bir şey denememiş olma durumu bizi yavaşlattı. Aslında çok basit olan hareket daha önce yapmadığımız için bizi zorladı. İşte asıl cevap burada yatıyor. Yazı yazdığımız, söz söylediğimiz dilin sınırlarını zorlamış olmak, onu olabildiğine geniş görmek size genişlettiğiniz alan dahilinde bir hareket kabiliyeti sağlar. Yetkin ve kontrollü bir dilin işimizin en önemli gerekliliklerinden olduğunu hepimiz biliyoruz.

“Bir imge bizi tutsak almıştı. Ve dışına çıkamıyorduk, çünkü dilimizde yatıyordu ve dil onu acımasızca tekrar eder gibi görünüyordu.”

Wittgenstein

Ünlü dil profesörü ve filozof Wittgenstein böyle der. Evet her kelime bir şeye işaret eder. İmge kelimesi meta-phora’dan gelir. Yani bir şeye işaret eder, kafamızda görsel bir imge yaratır. Böylece kelimeler düşüncemizin sınırlarını belirler. Kullandığımız her kelime karşımızdakinin algısını çerçeve içerisine alır ve tanımladığınız şey kelimenin yarattığı imgesel alan içinde bir gerçeklik kazanır. Kelimenin kendine ait gerçekliği.

Diğer yandan dil yaşayan bir varlıktır. O da yaşadığına göre ölebilir. Yüzyıllardan bu yana dilin geçirdiği evrimi hepimiz biliyoruz. Türkçe gibi zengin bir dilin evrimini incelemek heyecan verici bir o kadar da üzücü. Çünkü artık gün içinde kullandığımız kelime sayısı hayli düşmüş durumda. Yaşayan bir varlık olan dil yaşanılan çağın toplumsal ve kültürel yapısına göre biçim değiştirir. Toplumun ekonomik, bilimsel ve kültürel anlamda gerçekleştirdiği her yenilik dilin gelişimine katkıda bulunur. Türkçe’nin problemi ise bilim ve sanat alanında üretimleri yeterli olmayan bir millet olmamız. Üretim gerçekleşse bile yükselen değerler farklı olduğundan sanat ve bilim alanında gerçekleştiren üretimler ve yaratılan değerler pasif hale geliyor. Kolay olanla yetiniyor, var olanı alıp yapıştırıyoruz. Eklektik bir bilgi yapısı kuruyoruz.

Konuyu daha fazla dağıtmayayım. Uzun lafın kısası “DİL YAŞAYAN BİR VARLIKTIR”. Onu ne kadar iyi tanırsanız onun aracılığıyla o kadar iyi iletişim kurarsınız. Ama onu beslemezseniz zamanla zayıflar ve hastalıklı hale gelir. O zaman ne yapıyoruz, çok okuyor., çok yazıyoruz ve dil dediğimiz o güzel ata hakkını veriyoruz.

0 Comments:

Yorum Gönder

<< Home