Cuma, Şubat 17, 2006

Bana Hollanda reklamcısı diyorlar anne!

Reklam yazarından önce reklamcıyım. Her zaman önce görsel düşünüyorum. Çiz, boya, fotoğraf bul ya da çek, altına üstüne bir şeyler kesip yapıştır, gerekirse arkadaşının üzerinde göster! İşte ben fikrimi böyle anlatıyorum, daha iyi anlıyorum, daha iyi anlaşılıyorum. Art director, yazar farketmez fikirdir aslolan, iştir, burada bir ekip varsa iş bizim iştirak halinde değil müşterek görevimizdir, buna inanıyorum. Görsel çözümlemelerle olmuş bitmiş cillop bir işe tek kelime yazarken bile, her ne kadar en iyisini yapmaya, şıklıktan uzaklaşmamaya gayret etsem de, resmen üzüntümden ağlıyorum. Akılları tembel alıştırmayalım, her şeye alt yazı geçmeyelim, bu milleti hafifsemeyin diyorum. İşim yazarlık, başımın üstüne, yazmayı da seviyorum ama mümkünse ben yazmadan anlatmalıyım, yazmadan sattırmalıyım diyorum. Acaba ne zaman Türkiye'de reklamcılık o boyutlara gelecek merakla bekliyorum. Dünya alem görsel santlarda almış başını giderken, bizim kültürde resim ve heykelin dini nedenlerden ötürü çok daha geç gelişmeye başlamış olmasının bedelini daha ne kadar ödeyeceğiz bakalım, ya sabır diyorum.

Dahası, KISKANIYORUM!

Nerden mi boyle celallendim? Bakın şu işin, daha da önemlisi fikrin güzelliğine! Sonra da hayal edin "Hadi buna başlık yaz" diyene ne çeşit bir cevap verirdiniz...

Ohh rahatladım!

İyi hafta sonları!


(Van Gogh Museum Cafe)

2 Comments:

Blogger Haluk Mesci said...

Son birkaç gün içinde Hürriyet'te yer alan bir söyleşide, genellersek, artık Türkiye'de reklam fikri geliştirmek/çalışmak yerine kataloglardan veya web'den stok görsel aramak ve altına iki laf yazmaya yöneldi genç reklamcılar dedim. Ceylan Pojon'un yazısında söz ettiği 'görsel düşünmek ve/veya kendini görsellerle daha iyi anlatmak' değildi kastettiğim tabii ki. İlla her şeyin altına 'metin' yazmak da değildi. Asıl önemli olan şey dediği reklam veya ilan fikrinin kendisinin geliştirilmesini ve yaratıcı ortağa, müşteri ilişkileri bölümüne, ve de özellikle reklamverene, yazı yoluyla anlatılabilmesini, benimsetilebilmesini kastediyordum. Ve tabii, sonuçta çıkıveren, illâ da az laflı veya lafsız bir görselden ibaret ilanların çokluğunu, çoğu kez kolaycılığını...

Aynı şey reklam filmlerinde de yok mu ? Evet, görsel ve işitsel bir mecra televizyon. Ama ne kadar azında sahici bir fikir var, hiç saydınız mı ?

Toplumumuzun büyük bölümü, belki ideal değil ama gerçek bu yönde, öncelikle sözel/işitsel : Fıkra, hikaye, masal, espri 'anlatır'; türkü çalar/söyler, ağıt yakar. Bunları hemen hemen hiçbir zaman görsel üreterek yapmaz. Bunu göz ardı etmesi mümkün mü reklamcımızın ?? Reklam filminizin veya outdoor afişinizin görselini mi anlatıyor, tekrarlıyor birbirine insanlar ??

19 Şubat, 2006 11:21  
Blogger Murat Kaya said...

Ceylan Pojon'un bahsettiği bu durumun, 50'lerin Amerikan reklamcılığı ile 90'ların Hollanda reklamcılığı arasında gidip-geliyor olmamızdan kaynaklandığını düşünüyorum.

"Okumuyoruz" diye dert yandıktan sonra kendimizi "okumayı gerektiren" reklamlar yapmak zorunda bulduğumuz için de iki arada bir derede kalıyoruz.

Evet, haklısın Ceylan Pojon, fakat bu ilanı anlaması için, kişinin Van Gogh'a dair biraz da bilgisi olması gerekiyor. Belki de "ressam" olarak bildiği tek kişi Özcan Deniz'dir çoğunluğun.. Ya da Bedri Baykam..

Offf, neresinden tutarsan tut, durmuyor elde...

Canımızı sıkmayalım. Güzel günleri de göreceğiz. Yeter ki inanalım, ümidimizi kırmayalım.

20 Şubat, 2006 23:45  

Yorum Gönder

<< Home