Perşembe, Haziran 16, 2005

Inter-views... (İç-görüşler No.2) Nerede o eski zamanlar?

Az önce geçip giden dakikalardan bahsediyorum. Kaybolan anlardan... Teknik olarak bir fark yok 60 yıl öncesiyle, 60 sn arasında... Geçmiş... Bitmiş...
Algılar boş zamanlarda neler yapıyor? Zaman nerede tükeniyor?

Reklam dünyasından insanlarla mı berabersiniz hep, yoksa bakkalın, manavın, tamircinin, telefoncunun, kafe sahibinin kafalarını şişiriyor musunuz? İçgözünüzle bakıyor musunuz sağa sola?

Bir kenara çekilip denizden ilham almak mı, insanların karşısına geçip hafızaya yeni veriler depolamak mı? Hangisi nerelere götürür sizce?

Sinema, kitap, müzik dışında neler var hayatlarımızda?

Not... Dostlar... Interview (İçgörü)lere yanıtları, soruların yorumu olarak yanıtlasak, bir araya toplasak... Bunlar oldukça kıymetli şeyler, kutularında saklasak?

Saygılarla

7 Comments:

Blogger Erçin Sadıkoğlu said...

Neler mi var hayatlarımızda?

Kediler var, korku filmleri var, berber var mahalle berberi, futbol var tribün var, kapıcımız İsmail var, İsmail'in bitmek tükenmek bilmeyen yalanları var, dürümcüler var, gidilecek keşfedilecek büfeler var, sürekli aynı geyikleri döndüren arkadaşlar var, sosyoloji hocamızın çok sevdiğim tabiri ile varoğlu var işte..

Neyin nereden çıkacağı bilinmiyor, bir gün bakkalın anlattığı bir anıyı dinlerken, bir gün sinemada film izlerken ya da bir gün gerçekten de işi düşünürken:)
İyi ki de bilinmiyor çıkış noktası da, durmadan bıkmadan aramaya devam ediyoruz. Çok yorucu görünüyor ama emin olduğum bir nokta var ki,
biz bütün bunları farkında olmadan yapıyoruz.

Mary Wells içindeki "gözleyen"den bahsediyor Bir Koca Hayat kitabında. Sanırım hepimizin içinde var gözleyen biri. Başka bir biz..

Bilmiyorum, bilemiyorum. Bu da beni çok mutlu biri yapıyor:)

16 Haziran, 2005 15:01  
Blogger Ferhat Tumer said...

yani zaman bir sekilde geçiyor, biz pesinde...
acaba zamanın önüne geçemk mümkün mü peki?
Yani zamana yön verebilmek? Akışında kayboluyor muyuz, boğuluyor muyuz?

Sadece markalara mı hayat veriyor reklamcı? Kendi hayatına bir katkısı var mı? Herkes gibi yaşıyor, hepsinden ayrı mı düsünüyoruz sadece?

Önündeki 10 yılı garanti olsa, geçen 10 yıldan farklı yaşarsın mesela?

Hazır yasamlara mı konuyoruz acaba?

Yaşam inadı, tarzı, kaosu yaratma gücümüz ne durumda?

Anlatamadım değil mi?

16 Haziran, 2005 15:15  
Blogger Önder Öncel said...

Bi kere yakinen görüştüğüm insanların neredeyse hepsi reklamcı. Olmuş işlerden, olmamış işlerden, niye olmamışlardan, en çok nesini sevdiğimizden, iyi işleri nasıl kıskandığımızdan, ajansı kimmişlerden girilir, filmlerden, kitaplardan, müzikten, kliplerden, bomba haberlerden, en taze şehir efsanelerinden çıkılır. Ben de her sohbetin sonunda nasıl da gaza gelirim. Bu süreç her şeye açıktır. Fikir bulma yöntemlerinden tutun da yeni reklam filmi ya da kısa film senaryolarına kadar genişler, Çat! diye yeni şeyler keşfedilir, farkedilir, notlar alınır ve bence bu işin en zevkli kısımlarından biridir. (Çünkü resmi mesaiye dahil olmayan, isteyerek, bilerek, dilediğiniz gibi, hiç bir baskı altında kalmdan çalıştığınız zamanlardır) Tüm bunlara "1" diyelim. Bir de hayatın geçtiği her yerde dolaşan gözler var. Bakkalla manavla sohbetlerde,insanların, eşyaların duruşlarında, seslerde, heryerde...Bu da "2" olsun.
Sanırım tüm bunlar çok da yabancısı olduğumuz şeyler değil, çok sıradışı yanıtlar değil yani. Buradan edindiklerimiz işimiz için ilham kaynağı. Peki keşfettiğimiz yenilikler hayatımıza ne kadar etki ediyor? Sadece iş için fikir geliştirmemize mi yarıyor? Hayatımızın geri kalanı bundan ne kadar etkileniyor?Yani işimiz mi bizi var ediyor? Yoksa biz mi onu kendi yaşam enerjimizle, gücümüzle var ediyoruz? "Bir işi yapabilmek için onu sadece yapıyor olmak yetmez, işin kendisi olmak gerek" diyor Cesare Pavese. Sürekli peşinden koştuğumuz fark yaratma çabası hayatın iş dışındaki kısımlarında ne kadar etkili? Yemek yaparken, eve dönerken, ne bileyim işte yaşarken ne kadar farklı, yenilikçi, inatçıyız?

Yok yok olmadı..Anlatamadım ben bunu. Hepsini baştan yanıtlamak istiyorum. Zaten bu bir yanıt değil yeni bir soru olmuş:)

16 Haziran, 2005 16:05  
Blogger Ferhat Tumer said...

Olmus dostum, harika olmus...
Ne demek istedigimi de anlamıs, börek gibi açmışsın, ellerine sağlık Önderim...

16 Haziran, 2005 16:15  
Blogger Vahide Tandelen said...

Hmmm, ellerinize sağlık, şahane bir noktaya parmak basmışsınız. Ben ezelden beri çok sevdim bakkalımı. Sadece üniversite 4. sınıftayken, evimin yakınındaki bakkala ısınamadım bir türlü. Adamın 'İyi dileklerim'e yanıt vermesi için 3 ay alışveriş yapmam gerekti. Bakkal dediğin güleryüzlü olmalı değil mi?

Yakinen görüştüğüm insanlar arasında epey reklamcı var. Reklamcı olmayanı da bizim kadar reklamcı aslında. Erdem var mesela, popüler kültür onu manyak etmiş. Nasıl besleniyoruz ondan bir bilseniz. Annelerimiz var mesela, ara ara öyle laflar ediyorlar ki, benzer yapıda bir slogan çıkaran reklamcı yüklü bir alkış alır.

Taraftarların, vapurlardaki satıcıların yaratıcılıkları gerçekten sınır tanımıyor.

Başka kimler var? Zabıta İrfan döneminden beri takip ettiğimiz Engin Günaydin, yaptığımız işleri onların samimiyet ve inandırıcılık boyutuna taşıyabilecek süpermenler olabilsek dediğimiz Adile Naşit-Münir Özkul filmleri, hayal gücü 0km'ye en yakınlar, yani çocuklar... Herkes olmalı, herkese her şeyi satabilmeliyiz çünkü. Ancak yalnız 'olmalı' ile olmaz ki. Sevmek lazım, önemsemek lazım, hitabet sanatının inceliklerini öğütmüş, bir yerlerimize sindirmiş olmak lazım ki, çevremizdeki harikaların bize bir katkısı olsun.

16 Haziran, 2005 17:45  
Blogger Emrah Doğu Akay said...

Ellerine, beynine sağlık Ferhat. Ortak Defter'i ateşlemişsin. Bir şeyler karalayacağım ama, kaleminin ucuna geldiği gibi...


Gün gelir "Adem" olurum. Daha yeni yaratılmış, "Havva"yla ilk kez göz göze gelmiş biri. Tanrı'yla konuşan...
Gün gelir "Habil", gün gelir "Kabil" olurum.
Benim yerim zamansızlıktır.
Bazen kendimi sokaktan geçen kedinin yerine koyarım, bazen en olmadık yerde biten bir "ot".
Bir gün hıristiyan olurum, bir gün müslüman, başka bir gün ateşe taparım.
Benim yerim yersizliktir.
Çocukla çocuk, ağaçla ağaç, kuşla kuş olurum.
Şurada duran taş...
Bilirim her dili.
Ben tanımlanamam. Sözcüklere nasıl sığayım?
Aslında hiç kimseyim.
Ben dediğim sen-ben-o!
Su damlası.

İşim reklam gibi görünse de işim insandır.
Reklam uçar gider, kalmaz geriye bir şey.
Söz kalır.

Biraz edebi bir metin oldu galiba. Neyse :)

17 Haziran, 2005 12:22  
Blogger Ferhat Tumer said...

emrah... yazıp savurmussun. eline saglık...

17 Haziran, 2005 13:14  

Yorum Gönder

<< Home