Cumartesi, Mart 12, 2005

Helal! Helal!

Joseph Kessel’in “Atlılar” romanında uzun uzun anlatılan bir oyunun ismi bu sabah aklıma düşüverdi. Çok eskiden okunan kitapların zihnimize bıraktıkları fren izleri böyle bir şeydir işte: Tam aynı yoldan başka bir yöne doğru giderken rastlayıveririz ve bize yepyeni bir ufuk açıverirler.

Oyunun adı, Buzkaşi. Afgan bozkırlarında oynanan, zor mu zor, sert mi sert, hem kanı hem teri bol bir oyun. Sıkılmazsanız, birazcık anlatayım:

Oyun başlamadan çok önce, tüyü bol ve gariban bir teke arkadaş yakalanır ve ustaca boğazlanır. Çilesi ölümünden sonra başlayan bu tekecik iyice şişirilir ve oyun alanına getirilir.

Oyun alanının bir ucuna, ismine “Helal” denilen bir çember çizilir. Sonra gözün gördüğü uzaklığın en ucundaki çizgiye (hani o içimizdeki maceracı herifin veya kızın hep gitmek istediği ve “ufuk” denen yere) bir direk çakılır.

Meydana gelen elleri kamçılı, çoğu çıplak, vücutları kamçı izleriyle dolu kurt bakışlı adamlar, aldıkları işaretle atlarının üzerinde Helal Halkası’na yaklaşırlar. İkinci işaretle bu herifler aniden çakmaktaşı gibi delirir ve tekeye saldırır. Oyun başlar.

Amaç, halkanın içindeki teke leşini almak, şeytanın kendisi at binip kamçı kuşanmış ve peşinden geliyormuş gibi sürüp ufuktaki o direğe varmak, tekeyi etrafından dolaştırıp geri gelmek ve halkanın içine atmaktır. Tabii bu söylendiği kadar kolay değildir. Yere basmadan koşan hızlı bir Afgan kısrağının tepesinde, peşinde yirmi veya ikiyüzlü atlı sırtına, bacaklarına, yüzüne deri kamçılarla vurarak tekeyi kapmaya çalışırken kilometrelerce hiçlik düzlüğünü geçmek gereklidir. Elbette takımlar vardır, ancak her takımda olduğu gibi aleni indirilen darbelerin arasında tekeyi tutana vurulan en can yakıcı darbeler genelde başarıyı, yani kanlı teke leşini kapmak isteyen takım arkadaşlarından gelir.

Teke mi?

O garibim zaten ölüdür, fakat şahit olan her canlının yüzünü kızartacak bir post mortem töreninde başrolü oynamaktadır. Oyun boyunca yüzlerce kez el değiştirir. Kamçılarla derisi yüzülür. Yere düşer ve üzerinden çocuklar gibi şen olduklarını pek sanmadığım bin kadar atlı hızla geçer. Geçmekle de kalmaz etrafını sarıp onu yakalamak için üzerinde tepinir dururlar. Teke çifte yer, parçalanır, kanar, tüyleri yolunur, üzgün ve mide bulandırıcı bir kalıntıya dönüşür. Fakat başroldedir. Getirilip halkanın ortasına atılana –yani oyun bitene- kadar dünyanın en önemli şeyidir.

Küçük ve orta boy bir reklam ajansında –artık reklama bakış açınıza göre adına “ürün” mü yoksa “eser” mi dersiniz onu bilemem- yaratıcı işinizin son hali, genelde oyun bittikten sonra liğme liğme olmuş şu tekeye benzer.

Fikir biz kez ortaya atıldıktan ve elle tutulur, paspartulanmış gerçeğe dönüştürüldükten sonra (bu noktada tekenin doğumu ve buna sebebiyet veren edimler gibi lezzetsiz konulara sapmamak için yazarın yaratıcılık buhranlarını ve çizerin “yazar sonrası” uykusuz saatlerini sadece gözümüzde canlandıralım lütfen) öncelikle reklam konusunda minimum “fikre” sahip olmasını beklediğiniz müşteri ilişkileri karakterlerine sunarsınız.

İyi bir buzkaşi oyuncusu olmakla birlikte, bu karakterlerin genelde tekenin nasıl hissettiği konusunda hiç bir fikirleri yoktur. Hatta ve hatta tekenin bir rasyonele dayandığına da inanmak istemezler ve inansalar bile o rasyonelin “ürün” formunda ortaya çıkmış, elle tutulur bir medya üzerinde sunulabilir hale getirilmiş olması onlarda hemen şu fikri uyandırır: “Teke o halkanın içinde iyi durmuyor.” Ve saldırırlar.

Tekenin formunu bozmak için sizinle cebelleşmeye hazır ve kamçıları da genelde kör olan bu grupla uğraşmanız kolaydır. Buzkaşinin iç dinamiklerini iyi bildiklerinden, cahil cesaretinin yarattığı hormonal patlamaları kendi içlerinde iyi kontrol etme özellikleri vardır (Türkçesi işinize fazla karışırlarsa zaten bu yazar-çizer takımı genel olarak kaçıklardan oluştuğundan uzun vadede canlarını çıkaracağınızı iyi bilirler ve “yemez”). Saldırılarını savuşturduğunuz anda, tekeyi kapar ve hedefe doğru uzaklaşırlar.

Hedef denilen şey, “dilin” ve dolayısıyla sağduyunun bütün nimetlerinden arınmış bir müşteri grubudur. Reklam denilen naneye zaten pek inanmakmakta, toplantıya kravatla gelmeyen ve her konuştuklarında fazla zekice sözler sarfeden şu heriflere ve karılara hiç güvenmemekte, rüyalarında parasının şirketin kasasında açılmış bir pencereden esen “satın alma ve tasarım” rüzgarıyla uçtuğunu görmektedir bu grup. “Madem parayı havaya savuruyoruz...” faraziyesiyle kurduğu bir mantra’sı vardır ve o mantra şöyle bitmektedir: “Beğendiğim işi yaptırayım bari.”

Teke, işte tam da bu sırada atının tepesinden dünyaya “yemişim reklamcıları benden iyi mi biliyorlar,” edasıyla bakan bu grubun ortasına atılır.

Zavallı teke...

Pek sütten çıkmış ak kaşık olmayan işgüzar müşteri ilişkileri ekibi, müşteri ve müşterinin “yanında gelen” (İngilizceden apartma şu lafı çok seviyorum) amip kıvamındaki profesyonel yönetici güruhu, tekeyi öncelikle ortalarına atıldığı yerde üzerinden birkaç kez geçerek inceler. Daha sonra, aralarından (burayı okumuyorlarsa Alfa Erkeği veya Kadını diyebileceğimiz olanı) tekeyi kapar ve yerden yere vurmaya başlar. Doğası gereği, bu sırada çevresindekilere bizler gibi aklı fikri yaratmaya çalışan tiplerin anlayış sınırlarına hiç girmeyen ince söz kamçılarıyla vurmakta, gelecekte kendisine dedikodu olarak dönecek izler bırakmaktadır.

Artık iş hayatında yediği tokatların ve geçirdiği senelerin kümülatif toplamının IQ seviyesine oranına bağlı olarak bu lider “slogan istediğim gibi olmamış... Beğenmedim... Biraz şey gibi değil mi? Renkler az şey olsa da logo da şöyle olsa da bir de badi tekst içinde daha bir kansımır drayv yaratacak biçimde bir kanteskst mi kullansaydık acaba pek sayın satın alma sorumlusu Necati Bey?” gibi cümleler kuracaktır ve tekeyi paralamaya devam edecektir. Bunların akılı olanları, tekeciği biraz paraladıktan sonra avanesinin ortasına bırakarak debelene debelene yorulmalarını bekler ve sonra kaparak ok gibi Helal Halkası’na doğru uçar. Akılsız olanlarıysa, tüm cümlelerini nokta ile bitirerek iş hayatında kazara tırmandıkları basamaklardan hiç feyz almadıklarını kanıtladıkça kanıtlarlar.

Hikaye sürüp gidebilir. Hatta çenesi düşük bendenizin sözü kesilmezse uzağa çakılmış o direğin etrafından sonsuz defalar dönüp gelebilir. O yüzden sabahın bu saatinde bir sonuca varmakta ve bu mesaj tahtasından “yeter yediğin disk alanı ey zalim” kibarlığıyla atılmaktan son anda kurtulmakta fayda sezinliyorum:

Bir kez bu buzkaşinin içine düşmüş her yazar, üzerine titrediği, yeteneğine senelerinin birikimini katarak şekil verdiği, cahil cühelanın “alt tarafı 82 kere tuşa bastı” diyerek hor gördüğü o güzelim “eserinin” öldürüp şişirilmesinden, oyunun ortasında atılıp korkunç bir deformasyona uğramasından, bütün kuduz oyuncular yorulup teke Helal Halkası’na atıldığında o ilk haline hiç benzemeyen deforme, iğrenç, şimdiki yayık Türkçeli gençlerin diliyle “yıvışık” hale gelmiş olmasından nefret eder.

Orijinal buzkaşide teke Helal Halkası’na atıldığından seyredenler ayağa kalkar ve “Helal! Helal!” diye bağırırlar.

Toplantı bitip de eskiden “eseriniz” olan teke önünüze atıldığında ve fikrinizin ölümü işi satmış kişilerin ve buna şahitlik edenlerin “Helal! Helal!” nidalarıyla kutlandığında, içinizdeki nefret ve “ölmüş ve tabutu çivileniyor olmak” hissi daha da artar.

“Bu nefreti hiç bir zaman hissetmedim,” diyebilenimiz var mıdır?

Varsa, siz olmak güzel olmalı.

3 Comments:

Blogger Doğan Yarıcı said...

Bu nefreti hiçbir zaman hissetmedim. Ve ben olmak hiç de güzel değil.

Bu yazıyı yazana "Helal! Helal!"

13 Mart, 2005 01:05  
Blogger Oğuzhan Akay said...

çok zevk alarak okudum. teşbihte hata olmazmış.
olmamış da...

iki kez "helal!" de benden.

ben nefreti hissettim. sövdüm de.
sonra değmeyeceğini anladım.

nefret bile hak edenin olmalı:)

14 Mart, 2005 16:13  
Blogger Ozgun Baspinar said...

Nefreti hissettim. Musteri grubundakilerin yasadigim sikintilari anlamalari icin benim yerimde degil, tekenin yerinde olmalarini bile istedim. Ama hic bisey olmadi. Dunya donuyor, bozkasi suruyor ve teke delik desik olarak halkanin icine atilmaya devam ediyor.

"Helal! Helal!" Meriç...

28 Mart, 2005 14:07  

Yorum Gönder

<< Home