Çarşamba, Şubat 23, 2005

Ne yapmalı, ne etmeli...

Yazacağım hikaye bizden çok uzakta olmayan bir zaman diliminde, günümüz Türkiyesinde geçmektedir. Olayın geçtiği yer pek çoğunuzun yakından tanıdığı bilindik bir REKLAM! ajansı. Mağdur olan ise yine sizlerden biri yani bir REKLAM YAZARI! işte hikayemiz başlıyor ...

Bölüm 1 (Konkur)

Günün ışıkları yavaş yavaş yok olmaya başlarken, toplantı vaaaar sesiyle irkildi. Ne olup bittiğini anlayamadan, toplantı masasının başında bulmuştu kendini. Önünde yazıcıdan taze taze çıkmış sıcak kağıtlar, etrafında sürekli koşuşturan müşteri temsilcileri, yani tipik bir toplantı durumu. Sakin sakin etrafına bakınırken, barkonun ışığının yanmasıyla toplantının başladığını anladı. Bu bölümü fazla uzatmadan hemen sonuca geçelim. Toplantı sonunda bir konkur olduğunu ve 2 gün süreleri olduğunu öğrendi.

Bölüm 2 (Ajans içi sunum)

2 gün uyunmamış harıl harıl çalışılmış ve işler ortaya çıkmış. Ajans içinde sunum yapılmış ve elenen fikirler elenmiş, güçlü olduğuna inanılan fikirler, müşteriye sunulmak üzere seçilmiş. Reklam Yazarı kahramanımız en üstün performansını sergilemiş ve toplantı odasını gülmekten kırıp geçirmiş, böylece 1. aşama tamamlanmış.

Bölüm 3 (Müşteri sunum)

Güzel İstanbul'un güzide semtlerinden birinde bulunan bir gökdelendeyiz. Zavallı yazarımız daha hayatında o gökdelenlerin en üst katına çıkmamış olduğu için sunum öncesi meraklı gözlerle dışarıdaki manzaraya bakıyor, bir yandan da yanındakilere burdan İzmit görünüyormuş gibi saçma laflar ediyor. Neyse fazla uzatmayalım, müşteri odaya giriyor ve toplantı başlıyor. Herkesin karşısında bizim sevimli yazarımız, başlıyor anlatmaya. İlk tepki çok önemli yoksa bütün sunum berbat olabilir. Neyseki müşteri korkulduğu gibi çıkmıyor ve başlıyor gülmeye. Onlar güldükçe Reklam Yazarı oynuyor toplantı, komedi salonuna dönüyor. Filmlerin anlatılmasının üzerinden 15 dak. bile geçmemiştir, ama müşteri açıklamasını yapar: "Ajansımız sizsiniz". Başarılı ve müthiş bir gün gibi düşünüyorsunuz ama yanılıyorsunuz, çünkü kabus asıl şimdi başlıyor.

Bölüm 4 (Yönetmen)

Toplantı üzerinden 4 hafta geçmiş bu arada Reklam Yazarı filmleri 8 kere anlatmış ve artık anlatmaktan bıkmıştır. Sıra yönetmene gelmiştir. Showreel'lar arasından çok iyi yönetmenler seçilmiştir, ancak bazı sebeplerden dolayı son dakikada yurdumuzun tanınan ve sevilen (tamam sevilmiyor olabilir) yönetmenlerinden biriyle anlaşılmıştır. Bu yönetmenle yapılan ilk toplantıda Reklam Yazarımız yıkılmıştır çünkü yönetmen senaryoyu çöpe atmıştır. Yani Reklam Yazarının emeğini, fikrini ve alın terini. Ajans ne mi yapmıştır hiçbir şey. Neyse sonra bir iki toplantı daha yapılır ve yönetmen yazılan filmleri çekmeye ikna edilir.

Bölüm 5 (Çekim)

Çekim günü gelmiş çatmış, bütün ajans heyecanla sette yerini almıştır. Tabii bizim Reklam Yazarı'da. Oyuncuların makyajı setin hazırlanması derken çekim başlar. Ama ortada garip bir şey vardır çünkü yönetmen yine kendi kafasına göre takılmaktadır. Bir uyarı iki uyarı, sinirler iyice gerilmiştir. Reklam Yazarı kendi kendini yemektedir. Ha bu arada merak edenlere hemen söyliyeyim ajansın diğer çalışanları ve Reklam Yazarı'nın üstleri, hiçbir şey yokmuş gibi pizzaları mideye indirmekle meşguldürler. 2 gün süren çekimlerin sonunda ortaya, yazılan ve anlatılanla alakası olmayan stratejik olarak müşteriye yakışmayan bir film çıkar. Bu arada Reklam Yazarı'da diğerleri tarafından sessiz olması konusunda uyarılır.

Bölüm 6 (Son)

Evet bu bölümü sizlerden bekliyorum çünkü bir Reklam Yazarını en iyi bir Reklam Yazarı anlar. Kahramanımız ne yapmalı. İstifa mı etmeli? Yoksa boynunu eğip işine mi bakmalı? Yoksa yeni iş buluncaya kadar sessiz mi kalmalı? Belki de başka birşey yapmalı, kim bilir...

4 Comments:

Blogger Başak Kanat said...

Hikayede eksik kalan bir nokta daha var... O da müşterinin tepkisi! Onlar da diğer ajans çalışanları gibi davranıyorsa, problem daha da tuhaf bir hal alıyor çünkü!!!

23 Şubat, 2005 19:06  
Blogger Tayfun Kısacık said...

Bu hikayeyi birebir yasamis biri olarak seni -gercekten- cok iyi anliyorum. Bu cok sevilen ve hic sevilmeyen yonetmeni(!) bircok Reklam Yazari arkadasim gibi ben de hemen tanidim. Burada problem yonetmende degil, paranin derdine dusup kaliteden odun verenlerde diye dusunuyorum. Kanaatim odur ki, bu yonetmenle calismak demek kaliteden odun vermek demektir. Maalesef saglam bir kulture sahip olmayan pek cok ajansta bu tur seyler yasaniyor. Saglam bir kulture sahip olanlarin sayisi da bir elin parmaklarinin sayisini gecmiyor. Bu anlattigin hikayede bir yonetmen ve onun yaptiklarina goz yumanlar var. Benim bildigim pek cok oykude de reklam yazari olma cabasindaki musteriler... Anlayacagin bircok ajansta da durum cok farkli degil. Yani idealist davranip istifa etmeye kalksan baska bir ajansta da calismaman gerekir.
Bir arkadasim, sektorun ve sektor calisanlarininin icinde bulundugu bu durumu “tatli su baligi reklamciligi” diye tanimliyor, bense “Subat 2001 sonrasi reklamciligi.”
Simdilerde sektorun, o hic yasayamadigim, ama hep bahsedilen eski gunlerine donmesini umut ediyor, hasretle bekliyorum. Ha bu arada, Reklam Yazarlarina iade-i itibar talep ediyorum, israrla.

24 Şubat, 2005 11:04  
Blogger Başak Kanat said...

Tayfun'un söylediğine ek olarak benim bir yorumu daha olacak. Madem hepimiz bu durumdan şikayetçiyiz, neden sürekli yer değiştirip tekrar tekrar hayal kırıklığına uğruyoruz? Belki de yerimizde kalmalı ve memnun olmadığımız durumu değiştirmek için çalışmalıyız.

Tabii unutmamamız gereken bir şey daha var! Değişim öyle hemencecik oluvermiyor. Uzlaşma gerekiyor. Memnun olmadığımız durumları tartışmayı ve çözüm üretmeyi gerektiriyor. Belki bize zor gelen de bu... Şimdi büyüklerimize soruyorum: O dönemleri geri getirmek çok mu zor?
Ya da içinde bulunduğumuz koşullara göre çalışma sisteminde yepyeni düzenlemeler yapmak...
Çok mu zor?

Yoksa bu daha mı idealist oldu???

24 Şubat, 2005 16:21  
Blogger Ozgun Baspinar said...

Eğer bu yönetmen hepimizin tahmin ettiği kişiyse şaşırmanın çok alemi yok. Kendisi koskoca Türk sinemasının ağzına sıçmış bir şahsiyettir. Bir reklamın içine sıçması onun için devede kulak kalır. Bence bize düsen böyle egosantrik adamlarla en güçlü sekilde kavgamizi edip, gücümüzün tükendiği yerde kendimizi daha fazla zorlamamaktır. Ama çektiğimiz acıyı unutmadan, icimizdeki hıncı saklayarak, her defasında biraz daha güclenerek bir sonraki kavgaya hazırlanmaliyiz. Zaman gectikce, kaliteli işlerimizin sayisi daha da arttıkça -sakın yanlış anlaşılmasın, Emrah'ın senaryosunun kalitesi konusunda en ufak bir şüphem yok- böyle adamların işlerimize el sürebilme ihtimali de giderek düşecektir. Ya da bu benim umudumdur.

07 Mart, 2005 19:36  

Yorum Gönder

<< Home